HEZARFENLİK YOLUNDA


”Varsın hayat yalakalara şans tanısın.Ben onuruma fiyat biçmem.Yaşadığım kadar daha yaşasam asla tükürülecek eli öpmem. ” / Ömer HAYYAM

”Sanatçı el öpmez, sanatçının eli öpülür ..”Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Ali Reza Aghamiri ile Birlikte özel İran Minyatürü derslerine başladık.”Gelenekli Sanatlar ” da bir Hezarfen olmak yolunda ilerliyorum. Uzun zamandır usta arıyor olmama rağmen , online eğitimlerin başlaması ile birlikte Ali Reza Üstâd ile karşılaşmak imkanı elde ettim.Bu arada koleksiyonu olan bir sanatsever olarak koleksiyonuma üç eserini ilave ettim bile..

Timuçin Tanarslan Hoca’nın sadece beş kişiye verilecek icazetinden beşinci ve sonuncusunun sahibi olduğumu bir insan ile paylaştığımda bana bakmıştı ve yüzüne bir gülümseme yayılarak ”demek ki kalpten istemişsin ” demişti… Ben de ”kalbi olandan olmasını istemiştim.. ”.. demiştim.. Kapıma değil kalbime vuran özellikleri olan bir hocayı buyur ettim..

Yok ise hiç bir fikrim değişmedi bin tane icazetleri olsa ve etraflarına milyon insan toplansa benim için fark eden bir şey olmaz. Karşılaşmaya da tanışmaya da pek niyetim yok…Kendilerini şahsım adına çok iyi tanıdığımı düşünüyorum..Sürekli türeyen demagoglara inanacak devri atlattık…

Korona günleri ile başlayan evde tıkılanların delirme sürecini sükunet ile biraz da gülümseyerek izliyorum.Korona beni etkilemedi çünkü yıllardır tuhaf insanlar sebebi ile inzivadayım… Kendi adıma bir çoğunu para ve insan avcısı olarak değerlendirdiğim ve insanlara satmaya çalıştıkları öğretilerin nerede ise hiç birisine uymadığını düşündüğüm insanların korona sebebi ile evlerinde kendi kendilerine kamera açarak yaptıkları komiklikler benim için ancak alay konusu olabilir.

Hayatımızın her döneminde olduğu gibi sanat öğrenmek ile meşgul olduğumuz dönemlerde de sanki büyüğe saygıyı küçüğe sevgiyi sabrı ve çalışkan olmayı ilk defa onlardan öğrenecekmişiz gibi bir eda ile bize ”soru sormamayı ” telkin edenlerden tutunuz da kendisinin bihaber olduğu ”edeb kurallarını ” bizlere öğretmeye kalkan hoca geçinenlere rastladım ve ulaşabildiğim herkese ”anlattıkları kurallara herkesin ulaşabileceğini ve dedikleri ile yaptıklarının birbirini tutmadığını öğrencilerine dini taassup ile bezenmiş telkinleri anlatıp kendilerinin salkımları yuttuğunu ,insanların haklarını yediklerini ” anlattım. Elbette ki bu anlattığım gerçeklerin gereğini yaptılar ve iyice kenetlenip ” görmezden geldiler ,sessiz oldular ve sessizliğin insanı mahvettiğini ” düşündüler… Buna daha popüler anlamda ”Mobbing ” ismi veriliyor.Ancak Mobbing konusuna değinmeden önce sizlere nerede ise düşüncelerimi birebir anlatan bir yazıdan alıntılar yapacağım.Yazıda ”geleneksel sanatlar ” çatısı altında faaliyet gösteren insanların ” mürşitlik ” iddiasının kocaman bir palavradan ibaret olduğu anlatılıyor..

”Sen Şems’i mal ,yüreği yal eyledin
Biz derdi Hâl ,nefsi Lâl ” eyledik ”

diyen iki satırım da kendilerine tepki olarak yazılmıştı.
Yani kendi adıma sizim burnunuzun ucunu bile göremez haliniz ile şeyhliğe güneşliğe hocalığa soyunmanız benim için hiç bir anlam ifade etmiyor ve kendi nefsimi el öperek gelecek kürsülerden,sahte makamlardan, uzak tutarak ”bilgisizler sınıfında efendi olup gittikçe daha aptal olmaktan ” ziyade , hakikat yolunda öğrenci olmaya devam edeceğim.

demiştim…

Hakiki Mürşit’in nasıl olması gerektiği konusunu araştırır iken ,daha doğrusu kendi emin olduğum düşüncelerimi destekleyecek kaynaklara ulaşmak çabası içerisinde iken, insanlara dini telkinler vererek onların özgürlüklerine göz diken,kendisine enayi arayan,paralarını alan ama icazetlerini vermeyen , kurmaya çalıştığı ortaçağ düzeni için işi bilen bir başka gerçek hocanın bile ismini anmaktan imtina eden, tek derdi kendinin bilinmesi,çalışmalarının satılması olan,insanların arasına nifak tohumları saçarak teknik bilgiyi ve insanları kendisi için kullanan şarlatanların yüzünde tokat gibi patlayacak bu makaleye ulaştım. Son sözü ile başlayayım :

”Hiç şüpheniz olmasın, ellerinde icazetleri olsa, etraflarında binlerce insan toplansa bile bunlar nefislerinin esiri olan, bırakın başkasına yol göstermeyi kendileri yol bulamamış yol kesicilerdir. Eğer soyulup yağmalanmak istemiyor ve selamete ulaşmayı umuyorsanız mutlaka uzak durmalısınız.”


Tasavvufi kaynaklara göre şeyhlerin tasnifi
Tasavvufi hayatla irtibatlı olarak şeyhlerle ilgili şöyle bir tasnif yapılır: Kâl şeyhi, yal şeyhi, takke şeyhi, avrat şeyhi, evrad şeyhi, tekke şeyhi, bir de hâl şeyhi. Kısaca bunların özelliklerini sıralamak gerekirse, kâl şeyhleri; sufilerin sözlerini ezberleyip aktaran ama onların hallerinden bîhaber olanlar. Bunların bir kısmı kendince bir seyrü sülûk görmüşse de zahirde kalıp hakikate varamamış kişilerdir. Yal şeyhleri; daha ziyade maddi kazanç peşindedirler. Tüm düşünceleri yemek içmek ve nefsi arzularını tatmin etmektir. Takke şeyhleri; tasavvuf, marifet ve hikmetin kıyafetten ibaret olduğunu zannedenlerdir. Bunlar ya zahirlerini süslemekten gönüllerini düzeltmeye fırsat bulamışlardır yahut zaten gönül diye bir dertleri yoktur. Avrat şeyhleri; bunlar özellikle kadın müritlerine karşı daha özenlidirler. Şeyhlik vasfını fırsat bilip şehevi arzularını tatmin etmenin peşindedirler. Özellikle zengin ve dul olan kadınlar bunlar için elden kaçırılmayacak ganimettir.

Evrad ve tekke şeyhleri ise tasavvufi terbiyesini tamamladıktan sonra kendilerine usul, evrad ve ezkar konusunda icazet verilenlerdir. Bunlar arasında samimi olanlar, şeyhlerinden öğrendikleri âdâb ve usûlü yaşatmaya çalışırlar. Güzel ilahi meclisleri tertip ederler, devran ve zikir ayinlerini büyük bir hassasiyetle yerine getirirler. Bu şeyhler için tekkedeki ses düzeninden tutun kullanılan enstrümanların nasıl icra edileceğine varıncaya kadar usul adına ne varsa çok önemlidir. Bazı kimseleri bu gibi tekkelere çeken şey de zikir halkalarının ahengi, ilahilerin namesi, büyüsü ve tekkedeki düzendir. Yine bu tekkelerde nefsin mertebeleri üzerine zahiren bir eğitim takip edilerek sonunda dervişlere tac ve hırka giydirilir. Ancak çoğunlukla bunlar zahirde kalır. Zira kat ettiklerini düşündükleri kâmil nefsin özellikleri “şeyh unvanı” almış dervişlerin üzerinde pek görülmez. Tarikat dersleri zahiren on ikinci esmadadır ama ahlâk ve hâlleri bu esmaların hakikatinden fersah fersah uzaktır.

Dikkat edilmesi gereken beyanatlar
Ben gavsım veya vaktin kutbuyum davasını güdüyorsa;
Kendinden başka hakiki mürşidin olmadığını ileri sürüyorsa;
İrşadı bırakıp işi, dervişlerinin sayısını arttırarak ticaret ve siyasette güç elde etmeye dönüştürmüşse;
Dini emirleri yerine getirmeyip yasakları çiğniyor ve buna şeyhliğini kılıf olarak kullanıyorsa;
Hizmet adı altında etrafındaki insanlardan para topluyor ve bunları dilediği gibi harcıyorsa;
Mal varlığı şeyh olduktan sonra artmaya başlamışsa;
Şeyhliğini geçim kapısı haline getirerek müritlerinin üzerinden aile ve akrabalarının masraflarını gideriyorsa;
Babası ve dedesinin böyle bir vasfı olmadığı halde kendini “Seyyid ve Şerif” olarak tanımlayıp isminin önüne bunları sıralıyorsa;
Şeyhliğini kullanarak birden fazla kadınla evlenmenin yollarını arıyorsa;
Dervişlerinin imkânlarını kendi özel işlerinde kullanıyorsa;
Tanınma, bilinme ve saygı görme derdinde ise;
Her fırsatta manevi âlemde gördüklerinden ve kerametlerinden bahsedip bunlarla meşruiyet kazanmaya çalışıyorsa
Falan tarihte mehdi çıkacak, şu vakitte deprem olacak, savaş çıkacak, kıyamet kopacak gibi geleceğe dair bir takım iddialarda bulunuyorsa;

Abdurrezzak Tek




”Biz derdi Hâl nefsi Lâl eyledik.. ”

Sabır ile bekledim. Hem de bu kendisine hoca ve sanatçı diyen insanlardan hiçbir şekilde bir şey umut edilemeyeceğini bilerek Bruno ‘nun sözlerini aklımdan hiç bir zaman çıkarmayarak bekledim.. ”Tanrı iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır ,yeryüzündeki kötü insanlar kendi iradelerini hakim kılabilmek için Tanrı’yı kullanır ” diyordu Bruno ve üç şişe boyayla yapacağı ebruları paraya çevirmenin hayalini kuran ”nerde beleş orda yerleş ” mantığı ile sanat dünyasının içerisinde yer edinmeye çalışanların akmış çalışmalarında akan kimlikleri ile boy gösterip ” edeb hakkında ” ahkam kesmelerini izledim.

”Elimi Öpün ” diyemeyenlerin Mustafa Kemal Atatürk’ün ”Sanatçı el öpmez ,sanatçının eli öpülür ” sözünü alıp kullanmalarını gülerek izledim ve ”bu ayakkabının kendilerine hiç bir zaman uymayacağını ” söyledim. Kendilerini külkedilerini içeri kapatmış ya da yıldırmış kendilerine uymayan elbiselerin ayakkabıların içine girmeye çalışan komik insanlara benzettim.. Ve derdi hâl ,nefsi hâl eyledim.. ”.. Bu insanların tükürülecek ellerini öperek bir yere geleceğime kendi elimi sürekli olarak çalıştırmayı tercih ettim.

Kendi iradelerini hakim kılabilmek için sanatı da ” eline geçmiş güç olarak bir alet ” olarak kullanan ve yaptığı en iyi iş yalakalık olan insanların , ” siz bu etkinlikten önce de benzer sözleri ediyordunuz böyle yaparak bir şey elde edemeyeceksiniz ama biz gittik kürsülerde bildiğimizi tarihi ile okuduk ” şeklindeki yorumlarını hayret ile izledim.

Hâlâ cebimde tek birisinin bile kartı yok ,hâlâ ”ben bunun öğrencisiyim bana ona göre davran ” diyerek bir yere iştirak etmedim. Hâlâ ”hocalık büyük iştir her şeyden önce büyük had bilmeyi gerektirir ,büyük bir kalp ,kalpte kulak,göz,dokunma ,tat alma ,koklama duyularının gelişmiş olmasını gerektirir. ” diyorum..

Kendisinde ”hâller ” olduğunu söyleyenlere ”bu ne Hâl ” diyorum ..



Bu fakir dilencilerin komik hallerini ve uydurmalarını,KOMİK AŞKLARINI tiye aldığım 2017 TARİHLİ bir yazımla bitireyim :

GÖNÜL SOHBETLERİ



SEBE FRENİK


Gönül sohbetleri
Evet sevgili gönül dostlarım
Ellerimi size , gönlümü öze, özümü söze, sözümü göze, gözlerimi dize getiren fakirliğe bin bir şükür ile bugünkü gönül sohbetlerimize başlıyoruz. Bir uzanan elime bin rahmet, bir uzanan gönlüme bin bağış, bir uzanan sözüme bin sadaka,bir uzanan gözümü bin ( – /+1) rızıklarla donatan , gönül ırmaklarını bu kurumuş çöle bahşeden o yolcu gönül ehillerine, selamlar olsun. O ellerinizi bin (+/- 1) nakışla nakkaşlamış olan o alemlerin nakkaşının rahmeti bütün gönül çöllerimi ırmaklar, dereler, çaylar, göller, küçük su birikintileri ile doldurdu.O ehil ,o bereketli o nakkaşın aynası mübarek gönülleriniz dokunduğu yeri elmasa ,altına,cennet bahçelerine, zümrüte,yakuta ve bereketli üzüm bağlarına çeviriyor. Alemlerin nakkaşının sizler gibi yüce ,cömert yüreklerin o zengin gönüllerini fakir, alemlerin hattatı o kendisini ayna bellemiş zarif ellerinizi mürekkepsiz bırakmasın.Sizlerle istişareye başladığımdan beri bu yalan dünya hayatının ne kadar da yok ve boş olduğunu bir kere daha idrak ettim.
Bugün yine gönülden saçılan o inci tanelerinin o ışıl ışıl sedeflerinde bir yolculuk gerçekleştireceğiz.
Gönül yolcumuz ‘’ Sebe Frenik’’, bu karlı kış günlerinde , bu küçük hanımızın kapısında bir parça ekmek kırıntısı için çırpındığını,inşallah izni inayeti ile o serçe yüreğinin bereketi ile geldiğini nakışlamışlar.
Sevgili gönül dostum bu boş han kapımızda çırpınan o küçük aciz yüreğiniz ile birlikte dopdolu oldu.Gönül dostum benim bu boş hanımdan bir parça ekmek kırıntısı dilenmek ile büyük mütevazilik ediyorsunuz. O beraberinizde getirdiğiniz üzüm bağlarından bir inci üzüm koparmak istemek ne büyük bir gönül ehli olduğunuzu gösteriyor. ‘’Benim için taht bir gönül sultanının sandaletlerinin ipine kurban olmaktır ‘’ diyerek sözlerine başlamış sevgili gönül dostum ve devam etmiş :

Gönül sultanım ,
Karanlık gecelerin o derin karanlığı aralık kalmış bir çift nakışlı pencerenin arasından sızmaya başladığında ,gönül tellerimden geceye açılan ilahi notalar pencere aralığında yakutlara kavuşur. Ayın on dördü gibi rakseden meleklerin kanatlarından koparıp bana verdiği tüy zerreciklerinin birbirine şems ile Mevlana hazretleri,iki denizin kavuşması gibi kavuştuğunda her taraf deniz derya olur. Ne bileyim nasıl söylesem,nasıl desem yalan denizlerin kurak çöllerinden geldim. Uzun dillerin kısa sözlerinden geldim.İri gözlerin ölü bakışlarından geldim. Buzdağlarının yangın yerlerinden geldim. Ama yine de gönlüm gözüm doymak bilmiyor. O uçsuz bucaksız çöllere günler ve geceler boyu denizleri, okyanusları taşısalar, bir kum tanesi için sırtında gökleri taşısalar doymuyorum da doymuyorum. Bütün geceleri gündüze çevirseler, bütün gündüzleri geceye, her tarafımı sarıp sarmalasalar, en acı çilelerle sınasalar doymuyorum da doymuyorum. Ömrüm bitse cennetimde, cennetim bitse cehennemimde ,cehennem yanıp sönse küllerinde … doymuyorum da doymuyorum… Her nereden yeniden doğarsam doğayım açık ellerim aç, açık gözlerim aç, açık gönlüm aç, dilim aç, kulağım aç doymuyorum da doymuyorum. Şeyhinin peşine takılmış bir aciz gibi kolum kanadım kırık,yüreğim harab, başım bir hoş, içim sarhoş.. İnşa ettirdiğim o büyük saraylar harabeye döndü..Kalbim bir viraneye döndü.Garibe döndüm Süleyman saraylarında.O saraylara bir sultan yaraşır. Aç gözümü gönlümü doyuracak Leylamı buldum.Buldum onu. ‘’O geliyor’’ deyivereyim bir aşk dese..Bütün ahlarımı silivereyim, bütün öksüzleri yetimlerin duasını alıvereyim.. Sırma saçlım, opal tenlim geliyor deyivereyim.. Bir aşk desin ‘o geliyor o ‘’ zülfü sırmalı, gülşeni bindallı, gözleri hilal, derdi helalim geliyor..’’ deyivereyim. Bir işve etse dirilecek, bir fitne etse doyacak gibiyim…Talibim…Talibim ki tutan parmaklarını yalasın,tutmayan avcunu..İpe un seriyorum farkındayım… Hiçe yoğurt mayalıyorum… Nasıl desem.. nasıl..nasıl söylesem…

Aşk aşkına…
Aşkla…
İnşaAllah …
Evvel yükseklerden uçtu
Düze indi şimdi gönlüm…
Aşkla…aşk…

Gönül tellerinizden dökülen notalarınız birçok gönül yolcusunun kulaklarının pasını temizleyecek türden sevgili bal sıcaklığı gönül dostum.O gecelere gönlünüzle kavuşturan pencere aralığından süzülen melekler o büyük nakkaşın,hattatın o büyük sanatçının elinden, gözünden size şaraplar karıştırmış. Alemde ne var ki aşktan özge… Alimde ne var ki ilimden öte. İlim alim ile var, alim ilmi ile yok olur. İlim bitti mi alim yok olur.Alemlerin aliminin lütfu ile ilimlenmiş bir gönül yolcusu için bu küçük dileğinizin hiç lafı mı olur.Laf olur torba doldurmaz, torba olur bir laf almaz.Kimisi torba tutar tombala için,kimisi torbacıdır bir çorba için… Kiminden çekersin ziyan olur,kiminden içersin riyan olur… Alimlerin aliminin hali ile hallenen alimin yolumuza dökmek için aracı bellediği şahsınızın derdi seksen bin alemin aliminin hali ile dertlenenin yanında dert olabilir mi. Senin derdin dert mi ki benim derdim yanında.Sen söyle hiç gördün mü böyle dert hayatında.
Sevgili gönül dostum.O saraylar o mülklerin alemlerin mimarının inşaatlarının yanında lafı mı olur.O büyük ustanın çırağı olmak için ne devirler ne çağlar çağıl çağıl çağladılar da yine de saraylarında bir zerrelik harcı karamadılar. O büyük ustanın mülkünün sırrı için bütün dünyalıklarını bağışladılar da yine bir adım bile yol gidemediler. Bir adım yol gitmek bir yana dursun, hangi yolda gideceklerini bile bulamadılar. Talip gönül mülkünü bırakmasın. Dünya mülkünü incelemek üzere gönül talebelerimiz sizinle iletişime geçecekler. Dünya mülkü ne kadar büyükse gönül mülkü o kadar küçülür çünkü…
Sizin için türlü iksirler, gönül terapileri ve mülk aleminin verdiği ağırlıklar üzerine dinletiler gerçekleştireceğim.

Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin
Sen öldürüyorken de vuruyorken de güzelsin…
Aşk ile…





MAYMUN GÖRDÜĞÜNÜ TAKLİT EDER

1990 ların başında İtalyan araştırmacılar hiç umulmadık ve dikkat çekici bir keşifte bulundular .Önde gelen nörobilimcilerden Vilayanur Ramachandran’a göre bu ” son on yılın bitirilmemiş ( ya da en azından yayınlanmamış ) en önemli keşfiydi.”Beyin fonksiyonlarını inceleyen bilim insanları makak maymunlarına elektrotlar yerleştirdiler.Bir gün bir araştırmacının karnı acıktı ve bir şeyler atıştırmak istedi.Yiyeceğe uzanırken maymunun ön motor korteksindeki nöronların hayvanlar kendi yiyeceklerine uzandıklarındaki gibi hareketlendiğini fark etti.Maymun öylece oturmuş araştırmacıyı izlerken neden böyle olmuştu?Araştırmacıların bulduğu cevap bireyin kendi yaptıklarına değil,diğerlerinin yaptıklarına gösterdiği tepki ile canlanan özel nöronların varlığıydı.

Bunlara ayna nöronlar adını verdiler ve 20 yıl sonra ,birkaç bilim insanı bu keşfin öneminden şüphe duymaya başladı .Ramachandran şu tahminde bulundu : ”Ayna nöronlar psikolojik olarak DNA nın biyolojide yaptığını yapacaklar.Birleştirici bir yapı sağlayacak ve şimdiye dek deneylerde ulaşılamayan ve gizemli kalan bir çok zihinsel yeteneğin açıklanmasına yardım edecekler.Bu tesadüfi keşfi izleyen onlarca yıl boyunca ,bu özel beyin hücreleri sınıfı ,psikologların beyni özellikle de sosyal yönlerini ele alma biçiminde önemli bir değişime neden oldu.Tespit edilmelerinden önce ,bilim camiasında başkalarının davranışlarını mantıklı ,Sistem R düşünme biçimini kullanarak yorumladığımız ve tahmin ettiğimiz şeklinde genel bir inanış vardı.Sosyal anlayışın ve empatinin otomatik olarak ortaya çıkabildiğini ,çünkü ayna nöronların başkalarının sadece hareketlerini değil aynı zamanda niyetlerini,duygularını da ”uyardığını ” artık anlıyorlar.Örneğin gülümseyen birisini gördüğümüzde gülümseme ile ilgili nöronlarımız canlanır ve zihnimizde gülümseme ile ilgili duygular yaratır.Karşımızdaki kişinin gülümsemesinin altındaki niyeti düşünmemiz gerekmez -Bu durumu anlık olarak çaba harcamadan yaşarız.

Maymunlarla yapılan bu ilk araştırma üzerine ilerleyen nörobilimciler ,insanlardaki ayna nöronları incelemek için artık beyin taramalarını kullanmaktadırlar.Bu araştırmalardan elde edilen başlıca bulgulardan biri de ayna nöronların eylemin arkasındaki niyeti anlamamıza imkan sağladıkları olgusudur.Örneğin bir kişi çay içmek için fincanı eline aldığında ,ayna nöronlarımız o kişi masayı temizlemek için fincanı aldığı zamankinden daha aktif olur.Sistemin yüz ifadelerini çözmemizi sağladığı ya da aynı şeyi yapan birini gördüğümüzde de canlanır.Bu durum ,söz konusu hareketler bilinçli farkındalığımızın dışında kalacak kadar hafif ve belli belirsiz olduğunda bile meydana gelmektedir.İğrenme ifadesi ile bağlantılı olan ”mikro esnemeler ” izleyen herkeste aynı tepkiyi uyandırır.

Araştırmalar gösteriyor ki ,başkalarıyla empati kuramama durumu ile nitelenen otizmli kişilerin ayna nörın sistemleri disfonksiyonel olabilir.Otizm ne kadar ileri seviyede ise ayna nöron sistemine o kadar az aktivite kayıt edilir.Bunun sebebi diğer insanların yüz ifadelerine bakamamaları olabilir. Bu durum ”bakıştan kaçınma ” olarak adlandırılır.Laboratuvarımda yapılan bir araştırmada otistik gönüllülere özel olarak kaydedilmiş bir drama gösterildi.Kısa sekansta karısının en iyi arkadaşıyla ilişki yaşayan bir adam betimleniyordu.Otistik olmayan gönüllüler neler olduğunu hemen anlarken ,otistik olanlar hemen hemen hiç bir şey anlamadı.Göz tarama teknolojisi ile nereye baktıklarını incelediğimizde otistik olmayanların aktörün yüz ifadelerine odaklandığını ,otistik olanların ise görüntüdeki üç kişinin yüzleri dışında tüm sahneye baktıklarını anladık.

Bir ayaklanmayı şahsen ya da ekrandan izlemek atna nöronları uyaracak ve izlenen eylemlerle ilgili heyecan ,öfke,korku ya da hiddete neden olacaktır.Ayna nöronlar tarafından uyarılan tepkiler ,aynı şekilde hareket edenlerin varlığı ile öylesine pekişir ki aynı şekilde davranma dürtüsü baskın çıkabilir…