…Kimse Susmaz…

 

 

Sosyal Medya edebiyatçılarının gelişmesi ile ki bu arada ”Sosyal Medya Uzmanlığı ” belgesi de yakında geliyor..Sosyal medya uzmanlığına da el attım dikkat dikkat…Ne ise sosyal medya da iyice gözüme batan  yeni bir gelişme de erenlerin sözlerinin sık kullanılanlar listesinde olması..Nasılsa kopyala yapıştır var..Erenleri kopyalamak biraz zordur da  sözlerini kopyalamak ve yapıştırmak  çok kolaydır…Sol tuş ,sağ tuş kopyala yapıştır..İşte erenin ardına saklandın oldun bir edeb abidesi…Zaten  yazıları birkaç böyle düşünür sözü ile süslemek de her zaman pirim yapmıştır..

Sosyal Medya  Meydanın da  yapılan eylemlerde hoşuma giden  bir çok sözden üçünü  yazacağım…Benzerleri de dahil paylaştıkları için  kendilerini tebrik ettiğimi bilsinler.

* Bazı kadınlar yemek yapmaz, devrim yapar..

Biz kazanana kadar ikisini de yapmak zorunda olanlar fazla çaktırmasınlar devrimi,hem yemek yapıp hem de devrim planları kurmaya devam etsinler  manevi desteğe ihtiyacımız var olumlu düşünün ,size zorla yemek yapmak görevini dayatanların kökünü kurutacağımız günlerin hayalini yemeklerinize lezzet olarak katın ,keyfini çıkarın…..Birden devirmeye kalkmayın öyle…Bize sağ kalan devrimciler lazım…Dediğimi yapın yaptığımı yapmayın ula..Biz bunların işini zaman içerisinde bitireceğiz zaten birden kanuna yerleştirsen bile fikirlerinde bir değişme oluyor..Sadece söylediklerinin kendilerini bağladığını ve senin yemek yapman gerektiği düşüncesinin de öyle genel geçerli bir ahlak kuralı olmadığını ve olamayacağını bil rahat ol sen seni seviyoruz…Hazır olduğumuzda  zaten devrilmiş olacaklar..Sözümüz halinden memnun olmayanlara ,olanlardan yemek daveti bekliyoruz abla sevabına bize de yollayın sizler de lazımsınız..

Şaka bir yana da insan sevdiği işi yapınca mutlu olur..Sevmediği işi kimseye dayatamazsınız…

 

* Susuyor isem asaletimden değil ,ortalık fena karışacak onun için susuyorum..

gibisinden bir söz yine beni çok güldüren sözlerden birisidir.Kazanacağımız,rahat rahat konuşacağımız  güne kadar  bazen susmaya hakkın var zaten kimsenin asaletten felan susmadığını hatta susmadığını  biz biliyoruz sen rahat ol ..Ya birisini korumak için susarlar,ya birisinden korunmak için susarlar, ya zamanını bekledikleri için susarlar..Susmadıkları için de felsefe yapan insanlar çoğalmışlardır..Zorla sessizlik insanı filozof yapar çünkü..Asaletinden felan susmadığını  biz biliyoruz  biz bunların çenesini açılmamak üzere bağlayana kadar sessizce çığlıklar atmanın keyfini çıkar zaten her susan asil felan değildir.Her  dinleyen de doğru şeyleri dinliyor değildir zaten her dinleyen de dinliyor değildir..Burada susar bütün mahallede dedikodu yaparlar,kafa sallar içinden küfür ederler..İşte örnek cümle susuyorsam asaletimden değil ortalık karışacak onun için yani..Aldanma sakın ”susuyorsam asaletimden”  felan diyenlere kendisini fena asil sanıyor,asil olduğunu söylemek istiyor zaten başka türlüsü olsa idi bu sözü kopyalayıp yapıştırmazdı..Seni  konuştuğun için asaletinden şüphe ettireceklere pirim verme seni seviyoruz..Konuşmak ve susmak ile ilgili edebiyatta ancak ,kendi sazını elinden düşürmeyenlerin mausunda kopyala yapıştır..

 

* Bazı g.. den uydurduğunuz sözlerin altına Oscar Wilde yazınca daha inandırıcı olmuyor bilin istedim.

Oooo çok sert… Yani söz balyoz gibi inmiş..Bu kişiye  herhangi bir ürünü almak için ikna eder iken popüler isimleri kullanamazsınız..Ancak ürünün kalitesinden ikna olur ise o ürünü edinir bilin istedim..Bu hususta hiç susmayın hep uyanık olun…Tüketici Hakları bölümü şikayetler ile  dolu..

Yani de en üstteki hariç diğer cümleleri paylaşanların isimlerini kayıt etmediğim için unuttum.Paylaştıkları için teşekkür ederim…

 

İşte çok düşünceli sözler bu sözler…Sizi susturmuyor,size dayatmıyor, ben de varım diyor…Kimsenin görmek işine gelmiyor ama biz görürüz..Not alırız..Gülümseriz..

 

Kimse susmaz…

Kimse susmaz aslında…

Kimisi için soğuk yenen bir  zeytinyağlıdır  intikam,kimisi için susmak en güzel cevaptır edebi elden gidene – ki burada sana edebsiz  diyen bu insana bakmamız lazımdır hemen ciddiye almayız edebden kastı nedir ?Ne susması arkadaş hiç susmuş gibi bir hali var mı bu sözü edenin resmen sana edebsiz diyor işte.. – kimisi  de şunu çok seviyor – cahil bir kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol- kimisi için olduğun gibi görün göründüğün gibi ol—-Kimsi de şunu çok seviyor :

”Karşımdakine bakarım adam mı diye..”

Önce Aynaya bak…

Önce biz bir bakalım bu sözü edecek kadar adam mısın..Ya da iletişim kopukluğu yaşıyor olmanızın birinizin adam olup olmaması ile ilgisi nedir  görmemiz lazım..

 

..kimisinin gözlerinden akar, kimisinin düşüncelerinden akar, kimisinin şiirlerinden,kimisinin şarkılarından …

Yok birşey değil erenleri de rezil ettiniz,düşünürleri de kepaze ettiniz..

 

…Kendime belge verdim…

 

 

Hayaldi gerçek oldu..

Ebru sanatını icra edebildiğime dair kendi kendime belge vermek zorunda kaldım…

Çünkü  mevcut ebru hocalarından herhangi bir icazet,belge vs taleb etmemin imkanı ve de ihtimali yoktur…

Bu işten para kazanmayı düşünen bir insan olsa idim ve de bu hocalardan başka da bir alternatifim olmasa idi açlıktan da öleceğimin resmidir..Çünkü gönül şişmek ister ebru bahane..

Anladınız sanırım niçin açlıktan öleceğimi..”Gönül şişmek ister ebru bahane” der iseniz tabii ki açlıktan ölmeye mahkumsunuz bu insanların içerisinde çünkü gerçek bu olmasa idi bugün ben de bir cümleye engellenen bir insan olmaz idim..

Ne ise Hoca pişman olmuş mudur dediğine diyeceğine ama yine de Alparslan Babaoğlu’ndan bir ”Keşke bizim camianın erkekleri de senin kadar delikanlı olsa idi ” cümlesini duydum..Pişman da olabilir özgürdür…

İcazette alamayabilirim de pek umurumda değil ama ben inandığı gibi yaşayan bir insan olduğum için bu kadar muhalefete Hoca’dan bu sözü duymak önemli bir olay e tabi..Bu sene yılın ödülünü aldı …Düzgünman çizgisini en iyi takip eden tabiri caiz ise bu yola başını koymuş bir Hoca..Ben etrafında ayaklarının altını görenleri pek takmıyorum zaten..Biz gökyüzünü görüyoruz…

Bazen ”Hoca madem öyle düşünüyorsun  Hoca buraya yumruk havaya ” diye bağırasım gelmiyor değil tabii ki…

**

Ne ise  inandığı gibi yaşıyor olmanın ,sistemi kökünden reddetmenin sonu kökünden reddedilmektir..

**

Kendi kendime belge vermek zorunda kaldım..

Ve aldığım  bir karar doğrultusunda  bu sanatı öğretecek olduğum talebelere de kendi kendilerine belge vermek imkanı vereceğim..Bu sınav notunu kendisi veren öğrencinin durumuna benzer..Cevaplar orada evladım…Bak cevaba bir de kendi cevabına kaç aldı ise notunu kendin yaz..Beni de akşamları 500 tane sınav kağıdını okumak zorunda bırakma..Ondan sonra her ders ”kaç aldım kaç aldım” diye soruyorsunuz..İşte en güzel örnekler bunlardır..Şimdi saz çalmayı öğreniyorsun…Benim işim sana sanatı öğretmek bak her ders kendini sınava al..”Ben hazmettim,bu sınavı başardım ” diyebiliyor isen çekmeceyi aç yeni dersinin sertifikasını kendi kendine yaz..Dünya ile alay ederek mizah ile ciddi ciddi  eğitimi kendi kendine ver.. Hıı  kademeleri atladın beste yapmaya başladın..Elbette çocuğum buna karışmak benim ne haddime…İyi bir şey ise ben senin öğrencin olurum…

 

Ha ülkemiz alaylı takımına ses etmez..Bizde tam alaycı  ,alaylı  takımdanız…

Napim arkadaş biz böyleyiz..

Bunun yanında  kesin kural olsa ve bu hocaların ayak tabanını görmeden ebrunun adını anmanın imkanı yoktur deseler..Biz o eli ayağı yine öpmeyiz..

Biz kimin elini ne zaman öpeceğimizi çok iyi biliriz…

ZORLA ÖPTÜREMEZSİNİZ…

BİZE YALAKALIK YAPTIRAMAZSINIZ…

TEK  OTORİTE SİZ OLSANIZ VE BİZ BİLSEK Kİ SİZ OLMAZSA OLMAYACAK YİNE ÖPTÜREMEZSİNİZ..

İNSANLARI KENDİ ENSENİZ ŞİŞMEDİ DİYE AÇ BIRAKTI İSENİZ BUNDAN YÜZÜ KIZARMASI GEREKEN KOSKOCA HOCALAR OLARAK SİZLERSİNİZ..

Yok benim öğrencimin eseri şu sergiye kabul edildi ,yok benim öğrencimin eseri bu notu aldı edebiyatı bize hiç sökmez..Hiç kimse de  yukarıda yapılmış olan gibi bir ebruyu kafasınnı keyfine göre seçme hakkına sahip değildir çünkü yukarıda örneğini verdiğim ebru olmuş bir ebrudur..Ve ben eğer bu ebrular ile değil de herhangi birisinin elini eteğini öpmek zorunda kalacak isem öpmüyorum ve siz de yarın benim elimi eteğimi öpmeyin gider en etek öpmeyen kim ise ona  karakter ödülü veririm…

Yukarıdaki ebruyu günler geceler boyu eşek gibi yapa boza ayarlaya çöze kendim yaptım…Ben bu kadar çalışmış iken hiç kimseye de benim talebemin ebrusu gibi saçma sapan bir cümleyi kullandıramam doğrusu…

Bana temel dersleri veren hocamı da her zaman saygı ile anarım bu açıdan bunun yanında bir harf  bile açıklama yapan var ise tekrar teşekkür ederim..Bunun dışında Hoca yine kızacak ama..Ben yaptım..

Şimdi hepiniz kızabilir,egoist olduğumu da düşünebilirsiniz…

Hayır tepki…

Böyle başlar değişim..

Böyle çoğalır fikirler ve böyle gelir devrim…

Hadi dumur olun yine söyleyecek söz bulamayın..Bulamazsınız tabii…500 yılda bir gelir hazırlıksız yakalandınız onun için…

Bu arada siz körler sağırlar biribirini ağırlar kendisini çok iyi bilirler ekibi devam edin..Gelecekte bir kaç cami yanında da tekne açabilirsiniz gelen geçen tekneye bozuk para atsın..Hiç bir olan ya da olmayan imkanımı sergi açmak,efendim tezgah kurmak,otel bulmak için de kullanmayacağım siz devam ediniz…

Biz ya hepimiz,ya hiçbirimiz…

Siz ebruyu benim gibilerden değil kendinizden koruyun…

Bir de önce ebruyu gidin Hollanda’lılardan öğrenin onlar bu sanatı biliyor ama ”kitap ciltlemede kullanılıyor bu sanat biliyoruz..” diyorlar..sen önce kendini ciltleme de ispat et, ondan sonra ressamlara dil uzat ebru artık kendisini ispat etti de.. oldu mu…Tabloları asıp asıp sonra da dağdan gelip bağdakini kovalamaya çalışmak çok ayıp oluyor ama…Ressamlar size bunu yapmaz..

 

 

 

 

 

…ALMA MAZLUMUN N’AH’INI…

 

İkili eğitimimi tamamladığım zaman ne bir siyasetçi olmak isterim halkı kandıran ne de bir psikolog olmak isterim bir bir hastaları iyi etmeye çalışan..

Bizim işimiz  daha çok hepimizi  hasta eden,hepimizi doğduğumuza pişman eden  mikrobu yok etmek çabası…Biz birgün bunu başaracağız…Bütün herşeyin içerisine sinmiş olan ve dinden bilime siyasetten,aileye  tüm meslek gruplarına kadar geniş bir alanı istila etmiş olan , birçoğunuzun farkında olmadan bir güzel hazmettiği hatta daha da azmedin ve hazmedin  için bu sistemin içinde başarılı olmuş insanların   başarı öykülerinin yazılarak takdir edildiği  ve kişilik gelişimi ismi altında -kişiliksizliğe- pirim verildiği,körlerin ve sağırların dünyasının mimarı olan  bir mikrobun kökünü kurutacağız..Biz topunu bir çuvala doldurup tarih sahnesinden  belki birisinin aklına düşer diye kitaplarından dahil kaldırmak isteyen insanlarız..Birgün başaracağız…

Geri kalanını yapanlar zaten var…Siz bu ahlaksız düzende kandırılmaya ve hasta olmaya devam ede durun…Yanlış evlilikler,dogmalar,doktrinler,size dayatılan görevler,dinmeyen gözyaşları ,doğamayan çocukların dünya üzerindeki ahları,ah lak lakçıları…Bataklığı kurutmadığınız sürece böyle gelip böyle gideceğini de aklınızın bir kenarına yazın..

Biz sırılsıklam maymunlar olarak o muzları alabileceğimizi biliyoruz, ve tazyikli sularla bizi ıslah edebileceklerini düşünenler kendilerini de kandırmaya devam ededursunlar..

O yüzden bütün bu düzene kocaman bir

N”AH…

ÇEKİYORUZ..

N’AHH ÇEKTİĞİMİZ İÇİN BİZE TERBİYESİZ DİYENLERE İNAT…

Alma mazlumun N’ah ‘ını…

Çıkar devrim devrim…

Gün gelir devran döner…Dünya döndükçe zamanımız var..

Diyoruz…

…İSYAN…

 

Hayatım :

Büyüklerime isyan..Küçüklerime insan..

Küçüğüm,

Bakma yazılışı başka okunuşu başka..

Her okuyanda  manası başka

kimi zaman ayarı bozuk dilime…

Sen rahat ol..

Onlara,

Seni sevdiğimi söylüyorum…

O kadar..

Budur kabul edemedikleri..

Çünkü onların sevdikleri farklı

Senin ne anlama geldiğini biliyorlar..

Ondan bu bitmez tükenmez kavgalar…

Sermayesini kaptırmak isteyen patron gördün mü sen hiç ?

 

 

 

 

 

NAM- I DİĞER CHE

 

 

 

 

 

 

 

”Tıbba başladığım sıralarda ,bugün bir devrimci olarak sahip olduğum kavramların çoğu bilgi dağarcığımda yoktu.Herkes gibi ben de başarılı olmak istiyordum.Ünlü bir araştırmacı olmayı,insanlığın hizmetine sunulacak bir şeyler yaratmak için durmadan dinlenmeden çalışmayı hayal ediyordum,ama bu hayaller kişisel zafer arzularım ile kurulmuş hayallerdi.Hepimiz gibi ben de çevremin ürünü idim.”

 

Tita :

” Onun kalın,yumuşak sesini birkaç kez duymuşum.Sesindeki  ironi geleceğin Galenleri arasında en korkusuz olanlarının bile yüreğini hoplatacak bir şey ile karşılaştığımızda ona ve hepimize cesaret veriyordu.Aksanından taşralı olduğu anlaşılıyordu.Yakışıklı ,rahat biriydi.Utangaç ve kendini beğenmiş belki de pervasız görünüşünün altında derin bir zeka,doymak bilmez bir anlama isteği daha da derinlerde sınırsız bir sevme gücü gizli idi..”

**

Kütüphanede 10-12 saatini geçiriyordu.Edebi kitaplar ve psikoloji  okuyordu.Kayıt yaptırdığı derslere çalışmak yerine ilgisini çeken tıp konularına çalışıyordu.Aile içinde yaşanan gerginlik yüzünden evden uzaklaşmak için  gidiyor olabilir mi idi kütüphaneye ?

**

”O insanların tarafında olacağım.Bunu biliyorum çünkü bunun gecede yazılı olduğunu görüyorum.”

 

” O ilk dersleri dinlerken ,isyancı komutanla ilk karşılaştığım sıralarda pek güçlü olmayan zaferin olabilirliği konusundaki inancım hemen güçlenivermişti.Daha baştan beri onu kendime yakın hissetmiştim;böylesine saf bir ideal uğruna yabancı bir ülkenin sahilinde ölmeye değeceği inancını paylaşan iki maceracı arasındaki bir sempati bağı idi bu.”

**

Bayo’nun anıları ,Ernesto’nun herşeyi mükemmel yapmayı ,kendini aşmayı,hiç hata yapmamayı adeta bir takıntı haline getirdiğini doğruluyor.Kendisi ile ve sınırları ile giriştiği muazzam rekabet onu ‘rütbesi yükseltilecekler arasında bir numaralı aday haline getirmişti ve tüm eğitim faaliyetlerinde en yüksek notu alıyordu,on üzerinden on..”

**

Che babasına yazdığı bir mektupta babasına rüşvet konusunda  endişe etmemesi gerektiğini ve son on yılda rüşvet yemeyen bir kaç kişiden birisi olarak gösterildiğini söylemiştir.

**

Hilda :

”Yirmi beş, yirmi altı yaşlarındaydılar,zayıf ve bizim yaşadığımız bölgedeki insanlara oranla uzundular.Boyları 1.74 -1.77 civarında idi.Guevara’nın yüzü çok beyaz ve solgundu,saçları kahverengi idi,iri etkileyici gözleri ,küçük bir burnu ve düzgün bir görünüşü vardı, genel olarak iyi bir görüntüye sahipti…ses tonu biraz davudi ,son derece erkeksi idi,görünüşüne bakan ondan böyle bir ses çıkacağını beklemezdi.Atikti,çok hızlı hareket ediyordu ama görünüşü çok ağır  biriymiş izlenimi veriyordu insana.Onun zeki ve gözlemleyici birisi olduğunu,sert konuştuğunu farketmiştim.Biraz kendisini beğenmiş kendine çok fazla güvenen birisi imiş gibi gelmişti bana..Ama daha sonra Guevara’nın yardım istemekten rahatsız olduğunu ve bana uğradıkları sırada daha yeni astı krizi geçirdiğini öğrendim;daha rahat nefes alabilmek için göğsünü şişiriyormuş meğer…Çoğu Latin Amerikalı gibi ben de Arjantinlilerden çekiniyordum..”

**

”Müthiş bir tıp bilgisine sahip değildim,hiç olmamıştım da,yaralananların sayısı çok fazlayı ,ben ise o sıralarda kendimi birilerini iyileştirme işine adamaya hiç niyetli değildim…”

 

**

Che’nin sonradan liberalizme geçmiş koyu katolik  bir annesi Celia de la Serna’da eski dindar günlerden kalma bir inanç gücü vardı.Yeğenlerinden birisi daha sonra onun ile ilgili bir anısını şöyle anlatır :

”Saçını erkek gibi kestiren,sigara içen,herkesin önünde bacak bacak üzerine atan ilk kadınmış.Buenos Aires’teki feminist bir hareketin öncü kolunun lideri imiş.Evlendiğinde reşit değilmiş.Bu  ailesi ile arasının açılmasına neden olmuş ;bu yüzden teyzesinin yanına taşınmış.”

küçük Ernesto’nun  anne – babası kültürlü biraz da Bohem insanlardı;ruhsuz ,itaatkar buldukları bir oligarşinin parasız pulsuz mirasçıları idiler.Çocuklarına macera duygusu,kitap sevgisi aşılamışlar  ve Küçük Ernesto’nun yıllar sonra ayrılmaz bir parçası haline gelecek olan o duruşu miras bırakmışlardı.

***

”Kongo’da çok şey öğrendim.Bir daha tekrarlamayacağım hatalarım oldu;belki ileride yine bu hatalardan bazılarını  işleyeceğim ve yeni hatalarım olacak.Gerilla savaşına olan inancım daha da arttı ,ne var ki yenildik.Bunda sorumluluğum büyük.Yenilgiyi ve yenlgiden aldığım ağır dersleri hiç unutmayacağım..”

***

” Bir gerilla savaşçısının sahip olması gereken nitelikler ve olması gerekenden daha az disipline sahip oldukları konusunda pek öfkelenmedim,onlara görevimizin herşeyden önce örnek bir çekirdek kadro ,çelik gibi bir çekirdek kadro kurmak olduğunu açıkladım…Öğrenimin öneminden söz ettim,öğrenimin gelecek için vazgeçilmez bir konu olduğunu söyledim.

***

”Herkesi bir araya topladım ve şunları söyledim :Zor durumdayız.Pacho iyileşiyor,ama ben bir canlı cenazeyim ve o küçük kısrağa yaptığım şey  zaman zaman kontrolümü kaybettiğimi gösteriyor.Bu durum değişecektir ama bu durumun zorluklarını hepimiz göğüslemeliyiz ,bunu göğüsleyemeyeceğimizi hissedenler duygularını açıkça söylemeli.Bu,büyük karar anlarından biri.Bu tip mücadeleler bize devrimci olma ,insanlık merdivenindeki en üst basamağa çıkma fırsatı tanır. Ama aynı zamanda gerçek bir  erkek olmamıza da olanak tanır.Bu iki durumun ikisine de ulaşamayacağını düşünenler bunu söylemeli ve mücadeleden ayrılmalı.

Kübalıların hepsi ve bazı Bolivyalılar sonuna kadar dayanmaya karar verdi.

****

 

Che’nin  ölümünden yıllar sonra Arjantin ordusu tarafından öldürülen Arjantinli şair Paco Urondo ,Che’nin öldüğünü duyunca şunları yazmıştı:

”Bir hafta boyunca yağmur yağacak ve inanmayanlar,yani batıl inancı olmayan kişiler bunun sadece bir tesadüf olduğunu ,olanın bitenin istisnai şeyler ,tümüyle şans eseri olduğunu düşüncekler.Dostlar hep ıslak yaşayacak ve bu berbat hava her zamankinden daha uzun sürecek.Ama bu sefer Buenos Aires usulü  tahminler yapılmayacak,insanlar kendilerini bekleyen kaderlerden ve felaketlerden bahsetmeyecekler artık ,havadan sudan da konuşmayacaklar;bu sefer farklı türden tahminler yapacaklar;huzur kalmadı, sadece sükunet var.”

 

Che’nin ölümü kadını ile erkeği ile binlerce insanı serseme çevirdi.Siyasi sahnede geçirdiği on bir yıllık süre içerisinde – ve hiç istemeden- Che o çok ertelenen ,çok fazla ihanete uğrayan Latin  Amerika devriminin simgesi haline geldi;yalnız  şundan emin olabiliriz : böyle hayaller hiç ölmeyen malzemelerden yapılmıştır.Ne var ki Che Bolivya’da öldü.


İşte buradayız

titriyoruz

öfkeliyiz

ölüm tahmin edilebilir bir saçmalık

olsa da /Benedetti


***

Bellekler .

Bir bellek var.Binlerce fotoğrafın ,posterin,tişörtün,kasetin,plağın,videonun,kartpostalın,portrenin ,derginin ,kitabın,deyimin,aktarıan hikayenin  – belleğin dinginliği içinde mitlerini nereye yerleştireceğini bilemeyen sanayi toplumuna musallat olan tüm hayaletler  -arasında Che bizi seyrediyor.Ölümünden otuz yıl sonra imgesi kuşaklardan kuşaklara geçiyor,efsanesi noliberalizmin büyüklük kuruntularının üzerinde dolaşıyor.

Saygısız,şakacı,inatçı,ahlaka inat eden,unutulmaz biri..

 

**

 

Bir şarkı sözü ile kitap önerimi bitireyim..

”Gönlümün  şarkısını gözlerinde okurum..

Sevgimin neşesini sözlerinde bulurum..”

 

 

…Umut Notası…Lodi

……

………

”Konuşmayın benimle” diye  bir çığlık yükseldi dudaklarından..Konuşmayın benimle..Kendi sesinden ürktü sonra ,kırmızı saçlarını yoldu ,küçük yaştan beri hiç sevmediği kıpkırmızı saçlarını çekiştirmeye başladı.

İçindeki duyguları nasıl bastıracağını bilemiyordu.Koşturarak odasına gitti.Annesi ile babası çaresizce bakıyordu kızlarının arkasından..Bu kadarını onlarda tahmin etmemiş olmalıydılar. Sinirle kapıyı kapattı.Kilitledi.Kapının arkasına yaslanıp bir süre bekledi.Bütün odanın üzerine geldiğini hissetti.Camı kırmalıydı, kapıyı kırmalıydı.Bütün dolabını indirmeliydi,içinde ne var ne yok çıkartmalı ve hepsini paramparça etmeliydi.Hiçbirşeyi kalmamalıydı.Önce herşeyi ve sonra da kendisini yok etmeliydi.Bütün oda üzerine üzerine geliyordu.Kapının dibine çöktü.İnip çıkan göğüs kafesi yerinden fırlayacakmış gibiydi.Yüreğinin atışının sesleri kulaklarında çınlıyordu.Saçlarını tuttu.Gidip ikisini de boğazlamalıydı.Hiçbirisini yapamadı.”Deliriyorum Tanrı’m ” dedi sonra”bana yardım et” diye inledi.Kapının arkasına çöktü ve titremeye başladı..Sinirden tir tir titredi.Ellerine baktı,kollarına…Elleri kolları dostu ve düşmanı oldu..Sağ elini sol omzuna yaklaştırdı ve kendisine bir tırmık attı.Sonra yine,yine..Etlerini sıktı daha da sıktı..

”Geber,geber,geber lanet olası geber..”

Kapı çaldı…
Annesi kapının arkasındaydı.. kapıyı açmasını istiyordu.Sakin bir ses tonu ile..
”Kızım,yavrum,lütfen..”

”Geber ,geber,geber…defol !”

Avuç içi ile  kapıya bir tokat vurdu:

”Defooolllllll”

Yine sinirlenmişti, saçlarını tuttu ve odanın içine çaresizce bakınmaya başladı.”Ne yapsam”…
Hiçbir şey yapmadı..Yatağının üzerine kapandı bağıra bağıra ağlamaya başladı..Kimse onu susturamadı.Annesi de.. Babası bile..Arkadaşları,öğretmenleri,babaannesi,anneannesi ve Serkan..Hepsi geldi o ağlarken tek tek,ikişer ikişer,hepbirlikte ..Saçını okşadılar,yalvardılar,ellerini tuttular.Öptü onu Serkan.Sonra yine öptü,sarıldı..Olmadı..Babaannesi ona hayatın umut notasını anlattı yine..Hayat melodisinin en güzel notalarından birisinin umut notası olduğunu anlatırdı ona hep.Yine anlattı:

Hayat melodilerine hiç bir zaman ”umut notasını” eklemeyi unutma…Sınavlarda,Serkan ile kavga ettiklerinde,istediği notu alamadığında,Serkan’a gizli gizli aşık olduğunda hep bu cümleyi duymuştu…

”S..ktirrrr” diye bir çığlık attı…

Kandırıldığını hissetti ilk defa.Umut değildi.O başarmıştı.”Buna ne diyeceksin hadi bakalım ekle umudun notasını !”

Kovdu babaannesini..İçi yanıyordu..

Arkadaşları geldi onunla sinemaya gitmek istediler,biraz çıkıp hava almak istediklerini söylediler.Belma’yı bile istemedi.Hepsini kovaladı..

Annesi de istediği parfümü almıştı işte..Ama istemedi.

Odasının kapısı umut notasını vuruyordu.Annesi son bir umut..

Olmadı..

”Rahat bırak beni.Defooolllllllll”

Ağlamaya devam etti..

Birden telefon çaldı…Serkan arıyordu….Konuşmak istemedi…Telefon tekrar çaldı..Sonra tekrar çaldı…Telefon çaldı..kapı çaldı..telefon kapı…Kapı sustu…Telefon yine çaldı….Konuştular ..Olmadı…Telefonu kapattı..Kapı tekrar çaldı…Bağırdı..

Sustu.Yatağına sırtüstü uzandı.Tavana yapıştırdığı yıldızlara tükürmek istedi.Göktaşı gibiydiler.Bok gibiydiler.Üzerine s..çmak isteyen inek sürüleri gibiydiler.Hayat onu bir güzel yemiş,içmiş sonra da  üzerine bir güzel  i..miş,s.çmıştı…Burnu tıkanmıştı.Çekti,çekti..Ağzı ile nefes almaya çalıştı.Burnunun iki yanı sızlıyordu.Yüzünde patlatılmayı bekleyen bir balon var gibiydi ve şakakları zonkluyordu..Biraz daha sakinleşmişti.Burnunun iki yanına bastırdı..Zonkluyordu..Ne kadar acıdığını düşündü canının.Hayatı bir ölüm yolcusu gibi yakasını bırakmıyordu.Hayatın tadı,rengi,anlamı..Herşeyi değişmişti..Bu seferde kendiliğinden akan gözyaşları rahat bırakmadı onu.Gözyaşları sakince  yüreğinin içinde akıyordu.Hepsinin sıcaklığını hissediyordu.. Yüreğini delip geçiyordu gözyaşları.Her damlada  yüreği gözlerinden akıyordu.Yüreğini eritiyordu.Serkan onu böyle görse kesin kıyamaz ve kolları ile sarardı.O da başını göğsüne yaslayıp ağlardı.İşte o an ne kadar yalnız olduğunu hissetti ve kendisine dokunacak bir elin varlığına ne kadar ihtiyacı olduğunu farketti..

Biraz rahatlayabilmek için ayağa kalktı.Masasının üzerinden paketini aldı ve bir sigara yaktı….

Yatağının üzerine oturdu.Sessiz,sakin  bir gökkuşağı inmesini bekledi birden.Birden bir mucize olsaydı bütün zamanı geri sarabilseydi.Bütün bu olanlar hiç olmamış olsaydı.Yine annesinin biricik kızı,babasının biricik kızı ve tek sevgisi olsaydı.Bütün güzellikler,bütün acılardan uzak olmak bu kadar sürmeseydi.Hepsi bitmişti.İki gün gülse üç gün ağlatan hayat bunca yılın gülücüklerini tek kalemde almıştı elinden.Bütün olanları düşünmek istedi,kendisini bildiğinden bugüne kadar geçirdiği bütün herşeyi düşünmek istedi. Annesi ile babasının onu ne kadar sevdiklerini düşünmek istedi…Çok seviyorlardı,dün gibi,bugün gibi,evvelsi gün gibi ve ertesi gün gibi çok seviyorlardı…

Odasının kapısı tekrar çaldı.

-Kızım.

-Kızım…

– Anne git ,iyiyim ben ,konuşmak istemiyorum anlıyor musun,istemiyorum.

diye bağırdı..

Yapmak istediği tek şey,odasında ne var ne yok alıp bir an evvel o evden uzaklaşmaktı.Kaçmak,uzaklaşmak.Bir daha yüzlerinin görmemek üzere uzaklaşmak.O güne kadar hiç olmadığı kadar isyan etmek.Kendisini bir daha bulamayacakları kadar uzaklaşmak.Şu kısacık süre içerisinde o kadar uzağa gitmişti ki artık kendisinin bile onu bulamayacağını düşünüyordu.Odasında kalakalmış bir et yığınını ne yapacaklardı bundan sonra..

” kendimi bir et yığını gibi hissediyorum, içinde ruh barındırmayan,ona ne olduğunu bile merak etmeyen,belki bir karanlık sokakta kolları delik deşik bir eroinman olmuştur,belki de  yurtdışına çıkmıştır belki Serkan ile evlenmiş güzel bir yuva kurmuştur ve belki de çoktan bir trenin altına kendisini atmıştır kim bilir..Bu et yığınından artık bir bok olmaz ,bu karanlık mezarlığın içerisinde  kalmak istemediğimi ve onu aramak istediğimi biliyorum sadece..Bana bunu nasıl..na..sıl…”

Bir hışımla yerinden fırladı ve odasının kapısını açtı.Gözleri hiçbirşeyi görmüyordu delirmiş gibiydi.Kapının yanında bekleyen annesi onu engellemeye çalıştı ama annesini   ”dokunma bana..” diyerek ittirdi.Birden annesinin saçlarına nefretle baktı.Babası da sesleri duyunca salondan fırlayıp gelmişti.Babası da  birşeyler söyleyecek oldu ama elleri ayakları kilitlenmiş gibiydi.

***

”Anne saçlarımı örer misin? Anne benim saçlarım ne için sizlerinki gibi kahverengi değil?”

” Anneannene benzemişsindir..”

”Baba benim saçlarım ne için sizinkiler gibi kahverengi değil ?”

”Anneannene benzemişsindir.Senin anneannenin de seninki gibi kızıl ,güzel saçları vardı.Çok güzel bir kadındı,sen ona benzemişsin.”

***

”Anneeee benim saçlarım ne için sizinkisi kahverengi değil???” diye sorduktan sonra sinirle annesinin çalışma odasına ilerledi.Telefon sehpasının önünden geçerken orada duran bibloyu da arkasına bakmadan geriye doğru fırlattı.Biblo parça parça olmuştu.Çalışma odasına girdiğinde yaptığı ilk iş psikoloji kitapları ile dolu olan raflara saldırmak oldu..Eline geçen kitabı yere fırlatmaya başladı.Bir yandan kapıdan kendisine doğru gelen annesine ” gelme ,al,bu kadar psikoloji kitabının sırrı anlaşıldı..demek bütün derdiniz buymuş..” diye bağırıyordu..Annesi kollarını tutmaya onu engellemeye çalıştı…”Kızım yemin ederim ki ..” Kısa bir süre sonra babası…….Ve kısa bir süre sonra….

Gözlerini açtı..

-Anne neredeyim ben..Bütün bunlar şaka değil mi..Anne..Anneciğim ne olursunuz bana bunun bir oyun olduğunu anlatın.Anne sizden tek farkımın saçlarım olduğunu söyleyin bana ne olur.Anneanneme benziyorum değil mi..?

– Ayşen Hanım kızına sarılıp hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Babası da diğer başucunda elini tuttu..

-Canım kızım.

diyebildi sadece…Ağlıyordu..

……………..

– Bu duruma alışması biraz zaman alacaktır Ayşen Hanım.Ferit Bey..Bunu geçen hafta da konuşmuştuk..Aslında bu duruma ailece alışmanız biraz zaman alacaktır.Daha önce de söylediğim gibi.Bu süreci hep birlikte aşmaya çalışacağız.Ne düşünüyorsunuz,ne yapmamız gerekli,ne yapmak istiyoruz,yapmamız gereken nedir?Olmasını istedikleriniz ile olması gerekenleri birlikte düşünüp en sağlıklı kararı alacağımızı umuyorum.

-Bilmiyoruz Rıfat Bey…

Dedi Ayşen Hanım.”Günlerdir eşim ile Çağla için neler yapabileceğimizi konuşuyoruz.Şu an bizi anlayamayacak gibi görünüyor.Endişelerimiz var.”

-Büyük endişelerimiz var.Ne yapacağımızı bilemez haldeyiz Rıfat Bey..

dedi çaresiz bir ses tonu ile Ferit Bey

-Dediğim gibi bu süreci birlikte aşmaya çalışacağız ve yine dediğim gibi hiçbiriniz için kolay olmayan  durum.

-Öyle..

diyebildi Ayşen Hanım.Aslında daha söylemek istediği çok şeyler vardı.Kendileri hakkındaki endişelerini gizliyorlardı.Kendilerinden bile gizliyorlardı.Hem biliyorlardı,hem anlıyorlardı birbirlerini hem de kendilerinden bile gizliyorlardı.Günlerdir içlerinde kopan fırtınaları eşi birbirlerine  itiraf etmeye korkmuşlardı.Bir köşede sessizce derin derin düşünüyor ve birbirlerine akıllarından geçenleri söylememek için özel bir çaba sarfediyorlardı.Çocuğu olmayıp evlatlık alan  bir ailenin,çocuklarına bunu açıklamaları ve birlikte atlatmaları kolaydı belki,belki birden ortaya çıkan  gerçek anne-baba ile başetmek de kolaydı.Belki bunu çok kolay aşabilirlerdi..Ancak ……………..

********************************

..Masal Masal Lodi…

 

…..

……………..

…..Bu akşam seninle son bir akşam yemeği yemek istiyorum” dedi adam kararlı,ısrarlı ,üzgün  bir ses tonu  ile…”Gitmeden önce benimle bir akşam yemeğini çok görme lütfen..Lütfen..Bak babamla da aram iyi değil bugünlerde,moralim çok bozuk…Biliyorum seni çok kırdım..Daha önce söylemeliydim..”

”Peki” dedi kadın sonunda  .Sonunda ısrarlarına dayanamamıştı.

”Çok güzel olmalısın..” dedi adam sevinçli bir ses tonu ile.”En güzel,prensesler gibi..Son günümüzü bir masal gibi yaşayalım mı ne dersin…? Bu da benim senden istediğim son çılgınlık olsun..”

”Peki” dedi yine kadın içinde kopan fırtınaları belli etmemeye çalışarak…Bu kadar üzgün bir halde kendisi  ile bir akşam yemeği yemek isteyen bir insanın nasıl olup da bir ‘peki’ ile dünyanın en neşeli insanı olduğunu da düşünmeden edemedi.Sanki eninde sonunda bu cevabı alacağından emin olan bir insan gibi görünüyordu.Kendisini tuzağa düşmüş gibi hissetti.

Bu akşam son akşamları olacaktı….Eve gitti .Hazırlandı kadın…Yine de hiçbirşey olmamış gibi hazırlandı.Çok güzel örünmek isteyerek. ”Yoksa hala bir umut mu barındırıyorum içimde?” diye  soruyordu kendi kendisine …Ne yaptığına kendisini bile gülerek  hazırlandı.Modern dünyanın kurallarına uyacaklardı işte..Arkadaş kalmak,arkadaş olarak ayrılmak…Buna ne gerek vardı ki..Uzun beyaz bir elbise  giydi ve  dalgalı topuz yaptığı saçlarını yandan iki beyaz kelebek ile süsledi.Bir masal prensesi gibi olmasını istemişti sevgilisi ve oda öyle olmuştu.Bu akşam ayrılacaklardı…Aşkın gitme vaktiydi artık..Ayrılığın hüzününü gördü aynaya baktığında…Hüzünlü  bir kız resmi daha çizdi makyaj malzemeleri ile yüzüne…Papatya gibiydi..Romantik aşkları yine en az roman gibi bitecekti anlaşılan…Gitmesini istemiyordu aslında ancak yapılabilecek birşey yoktu…İş dünyasının evlilikleri de genelde babadan oğula geçiyor ve insanlar imparatorluklarını büyütebilmek için türlü anlaşmalar yapıyorlardı…Kadının kariyeri bile böylesi bir imparatorluğun büyümesinin önüne geçemezdi..Yalnızca nişanlı olduğunu saklaması çok  ağırına gitmişti…Bu aldanışı kendisi gibi bir kadına yakıştıramamıştı…Bir külkedisi olmamanın rahatlığı ile ne kadar da safça inandığını ve rahat olduğunu düşündü..İçini hüzün bastı…Zil çaldı…
Yine de ona tekrar aşık olmaktan kendisini alamadı.”Ne kadar garip” diye düşündü kapıdan çıkarken ” bunu neden kabul ettim sanki?İleride geriye baktığım zaman hatırlayacağım  ve berbat sonu ile ömür boyu ağlayacağım bir masalın acı sonu için bu daveti kabul etmeme değer mi idi?”İçinde herhangi bir ümitte yoktu,yeniden eski güzel günlerine döneceklerine dair küçücük bir umut bile barındırmıyordu ..Birkaç gündür içinde hiç bir umut olmadan sevmenin güzelliğini de acısını da birlikte yaşamıştı..Olabileceğine ihtimal bile vermediği bir sevgi ile ve hiçbir ümit beslemeden yine de sevdiğini düşünmüştü..Belki de sevgilisinin elinde olmayan nedenler onun için üzülmesine bile sebep olmuştu..Çok zengin olmak,büyük şirketlerin sahibi olmak ,istediği kadar parayı istediği zamanda harcayabilmek,babasının işini başarı ile sürdürmek,özel zevkleri olmak hobileri olmak,istediği zaman istediği ülkede özel uçağı ile bir akşam yemeği yiyebilmek ona aşk özgürlüğünü vermemişti işte..Kendisini çok özgür hissetti..Ama yine de bunu paylaşmadığı için sevgilisine hala kırgındı..Belki bile bile bu oyunun bir oyuncusu olduğunu kabullense idi o zaman büyük bir olgunluk ile kötü sonunu bekleyecek ve an’ı yaşamanın güzelliğinin tadına varacaktı..Şimdi ne olmuştu? Sanki hayatının erkeğinin bekarlığa veda gecesinin tek arkadaşı olmuştu..Aşk uğruna buna dayanmak gerekli mi idi.. ? Bir erkeğin gözlerinde bu kadar olgun olarak hatırlanacak olmak hayatının nihai hedefi olmamıştı hiçbir zaman..Ona hayatını vermeyi bütün bunların hepsine tercih ederdi..

 ********

Kolunu uzattı adam.”Bu gece kendini bana bırakmanı istiyorum bebeğim…Bebekler gibisin..”…Koluna girdi kadın ve garip bir gülümseme aldı yüzünü..” ”Peki..” dedi…Bu sefer özel şoför gelmemişti ve kapıyı kendisi açtı adam.Ve nereye gittiklerini bile sormadan kendisini gecenin büyüsüne teslim etti kadın…”İyi halt ettin” diye  kendi kendisine kıza,küfrede  kendisini teslim etti.

 ****

Araba ağır ağır şehir dışına doğru ilerlerken Aranjuez dinlediler defalarca..Dışarısı yoktu…Hiçbir şey yoktu..Ne kadar anlamsız bir iş yaptığını düşünen bir kadın,evlenmeden önce kadınla son bir gece geçirmek isteyen bir adam ve  güzel bir müzikten başka birşey yoktu..Bu çapkın adamın onu diğer çapkınlıklarından ayrı bir yere koyup günlerce özür dilemesini,telefonlarla sürekli aramasını,sadece affetmesini istemesini bir onur olarak kabullenmeli miydi ?..İlk duyduğunda verdiği tepki o kadar korkunçtu ki o an onu öldürebileceğini bile düşünmüştü…O günü düşündü tekrar …Söylediği sözler tekrar kulaklarında çınladı .”Sen beni hafta sonları kaçabileceğin bir deniz kenarı gibi kullandın…Bir doğa manzarası gibi kullandın..Senin ağzına s…m….Git defol hemen….Anlaşılan nişanlın asil ve kasvetli bir bakire…”

********

 *******

Başını çevirip araba kullanan adama  baktığında onun bir deli olduğunu düşündü.Yoksa  ”güzel bir gece geçirelim” der iken yapmış olduğu kötülüğün farkında değil miydi..Bu bir çılgınlıktı..Bu yaptıkları sadece filmlerde olabilecek bir çılgınlıktı.Kötü bir sonun  ezberini bozuyorlardı.Bu kadar romantik ve çılgın bir ruhun hayatın pençesine bu rol ile düşmüş olmasına şaşırırdı insan..Arabaya bindikten sonra birkaç kez telefon çalmış ve  adam sonunda telefonu da iptal etmek zorunda kalmıştı ”bu gece ikimizden başka birşey istemiyorum sana hayatımızın  en güzel gecesini bırakacağım…Emin ol sevgilim,seni seviyorum çok seviyorum,yapabileceğim birşey olsaydı bunu mutlaka yapardım ama sen o kadar tatlısın ki ,sana sadece ikimize ait bir gece bırakacağım,bir daha hiç bir kimseye vermeyeceğim bir gece…Ve bir daha hiç kimse ile olamayacak bir gece…”…

 *****

”Ah ne büyük onur ! Nasıl bu kadar salak ve korkak olabilirsin?” diye düşünmekten kendisini yine alamadı kadın..Tıpkı son günlerde sürekli düşündüğü gibi…Halbuki birlikte ettikleri  entelektüel sohbetlerde ne kadar da cesur bir felsefe ustası gibi idi..İnsan ona baktığı zaman aşmış bir insan olduğunu düşünebilirdi.Gelgelelim kırk iki yıl boşuna düşünmüş ve okumuş bu adam tam bir mahkûmdu.Basit bir iş mahkumu.Çevresinin mahkumu…Halbuki kendisinden fazla bir şey yediği ve kendisinden farklı seviştiği yoktu.Kendisi de  gezebiliyor,yiyebiliyor,arkadaşları ile parti yapabiliyor,içip içip çıldırabiliyordu.Bir gece Seda ile sabaha kadar müzik dinleyip dans etmemişler miydi..Bu adamın ayakkabılarını çıkarttırana kadar bir ay geçmişti…Sokakta öpüşmeyi öğretene kadar öylesine..Herhangi bir basit yerde olmak ama sadece onunla olmak  fikrini duyunca nasıl da  şaşırmış ve kendisini lüks  yatı ile denizin  açıklarına davet etmişti..Gözlerden uzak koyların olduğu güzel bir şehre ya da..Ve yine gözlerden uzak bir başka şehre..Orada gözlerden uzak sevişebilirlerdi.Dilediğini içebilir,yiyebilirlerdi…..

 *******

Araba  ilerliyordu..Yol boyunca tüm bu anılar gözlerinin önünden geçiyordu…”Seninle geçirdiğim günleri basit bir kadınla geçirdiğim günlerle bir tutmuyorum ufaklık..Seni saklamamın nedenlerinden birisi de bu…” dediği aklına geldi tekrar…Ve yine nereye gittiklerini  sadece adam biliyordu..Kırk beş dakikadır ilerliyorlardı..Yine gözlerden uzak bir yere…Şehirden uzaklaşmışlardı  ve  Rüya Tepesi’ne doğru ilerlediklerini çoktan anlamıştı kadın.Birçok kereler oraya gitmek gerektiğini konuşmuşlar ama  gitmemişlerdi.Son gecelerini Rüya Tepesi’nde geçireceklerdi anlaşılan.Yemyeşil ,gözlerden uzak,tek tük villaların var olduğu bir tepe idi Rüya tepesi.Yükseklere doğru çıkıldıkça ormanın içerisinde cenneti andıran büyüleyici  villalar olduğu bilinirdi..Ancak henüz çok kimsenin yerleşip yaşamayı tercih ettiği bir yer değildi..Çok özel zevk sahipleri  gözlerden uzak,doğa ile iç içe birkaç gün geçirmek istedikleri zaman kendilerini buraya atarlardı.Bu sebep ile turistik bir değeri de yoktu..Anlaşılan  sevgilisinin de burada almış olduğu bir arazi ve evi vardı.Veya bir başka arkadaşının evinin anahtarını almıştı.İçini bir merak kapladı ”eğer burada bir evi var ise bunu da ilk kez öğreniyorum ne sır küpü bu adam..” diye düşündü..Virajı alıp  yukarı doğru ilerledikçe ,  nereye gittiklerini kestirmeye çalıştı.Çok uzaklarda şehrin ışıkları kendilerine doğru göz kırpıyordu.Yolda herhangi bir araca da rastlamamışlardı..Birden ”ona  bu kadar yalan atmış bir insana bu kadar güvenmek ile doğru birşey yapıp yapmadığını düşünmeye başladı.Ya bir masal gecesi yerine kötü bir gazete haberi olmasındı sakın ? Kaçırılıyormuş gibi bir hisse kapıldı.”Bir ormanda ölü bulunan kadın” öyküleri geçti gözlerinin önünden.Bütün bunları düşünürken içini kaygılar kaplamaya başladı..Sürekli sevgilisine dönüp bakmaya olayı çözmeye çalıştı.Adam anlamış olacak ki bir ara  arabayı durdurdu…Kadının yüzünü ellerinin arasına aldı..Gözlerinin içine baktı..Parmakları ile yüzünü ve boynunu kavrayarak okşadı..Dudaklarının üzerinde gezdirdi..Ve ”bana bak..” dedi ”Sana hayatımızın en güzel gününü hediye edeceğimi söyledim,hayatını bitireceğimi değil anladın mı ufaklık..”  Sonra dudaklarına bir öpücük kondurdu…”Bu büyüyü bozmak istemezdim ama sende bozma lütfen..Lütfen bugün dünya yok,iş,evlilik,nişan,yaşam,ölüm hiç birisi yok,değerlerimiz,kaygılarımız,endişelerimiz..Hiç birisi yok…Bir rüyadayız..Sadece yıldızlar,ikimiz,şu an var şimdi var …Biz varız,sadece ikimiz varız.”Ve yine bir öpücük kondurdu dudaklarına..Bir daha ve dayanamayarak canını yakacak kadar öptü…Titrediler..

 *********

Ve yol boyunca bir daha hiç konuşmadılar….Tepenin en yüksek noktasına kurulmuş bir çiftliğe gelmişlerdi..Arabadan indi adam ve kapıyı açtı…Buyrunuz hanımefendi diyerek kolunu uzattı.Gülümsedi kadın..”Oysa seninle neler yapabilirdik..”  gibisinden karmaşık düşünceleri terkederek bütün zihninden, içten bir gülümseme ile zarif bir şekilde koluna girerek kendisini yine aşkının akışına teslim etti…İlerlediler..Bir bilinmeze doğru ilerlediler..Çevrelerinde kendilerinden başka hiç kimse yoktu..Çevresinde neler olduğunu görebilmek için bakınacak gibi oldu ise de bahçe düzeni  ağaçlar ve çiçeklerin  yoğunluğu yüzünden pek bir şey kestiremedi….Belirsizliğin getirdiği bir gerginlik  ile yapacak birşeyi olmamasının getirdiği çaresizliğin karşımı  bir sakinlik,durgunluk  sarmalamıştı kadının bütün bedenini.Sadece ışıl ışıl yanan bahçe lambalarının arasında   çok şık mimarisi  olan çiftlik evine doğru kol kola ilerlediler..Ağustos böceklerinin çığlıkları insana şiirleri hatırlatıyordu……… güzel şiirleri……………..hatırlatıyordu..Ve şiirler okudukları günleri.. ”Halbuki bu belirsizlik yerine  bu romantik ve gizemli ortamda ayakkabılarımızı çıkarıp ,ormana doğru koşarak birlikte yok olabilirdik.” diye düşündü..Böyle şeylerin ancak filmlerde olabileceği gerçeği de o kısacık süre içerisinde aklının içerisinden  hüzünle birlikte geçiverdi.Bir an  ”gidelim,istemiyorum” diyebilmek için duraksadı.Adamın yüzüne baktığında gördüğü kararlılık onu bunu yapmaktan alıkoydu.”Neden durdun?” der gibi meraklı bakışlarla kendisine  bakan adamın dudaklarına bir öpücük kondurup gülümsedi.Teslim olacaktı.Bir başka dünya bir cennette gibiydi sanki..…Uzun  iki yanı çiçekli bahçe  yollarından sessizce ilerlemeye devam ettiler..Çiçek kokuları bütün havayı sarmıştı.Büyük ve yüksek oymalı kapıya geldiklerinde bütün girişin kırmızı güllerle kaplandığını gördü kadın…Kapının önü güllerle doluydu.Bu olsa olsa bir rüya olmalı idi…

******************

Ve kapıyı Salome açtı….Lou Salome…Bir an gözlerine inanamadı kadın.Defalarca sohbetini ettikleri bu kadını Nietzsche’nin tutkun olduğu bu güzel kadını,Salome’yi bir görüşte tanımıştı. …Bu muhteşem kadını karşısında görmeyi hiç ummayan kadın neye uğradığını şaşırdı…Bir bütün şıklığı ve güzelliği ile karşısında duran Salome’ye bir de sevgilisine baktı.Dili tutulmuş gibiydi..”Ben neredeyim,neler o…luyor işte ta kendisi biçimli gözleri,yüzü,dudakları ve burnu ile güzeller güzeli Salome bu..gerçekten de ta kendisi” diye düşünmeye kalmadan sevgilisi eğilerek  hafifçe kulağına mırıldandı ”hiç bozuntuya verme lütfen bunun bir rüya,bir masal olacağını söylemiştim değil mi ?” …Toparlandı kadın.Ve Salome’ye zarifçe bir selam verdikten sonra içeriye girdiler…İçeride gördükleri sayesinde artık bir rüyada olduğunda emindi …Nietzsche’de ileride bekliyodu işte…Nietzsche idi işte..Ünlü filozof bir el hareketi ile Salome’yi yanına davet etti…Salome hızlı adımlar ile ilerlerken ”dediğin kadar varmış” diyerek göz kırptı ve kadına ”aramıza hoşgeldin ..” dedi…Salome’ye tatlı bir gülücük attı kadın ve sevgilisine dönerek ”ona bir soru sormam gerekecek sanırım” dedi..Gülümsedi adam..Eğilip dudaklarına tatlı bir öpücük kondurduktan sonra ”sanırım ne soracağını biliyorum..” dedi……………

************

***********************

***************************

**********

…MARTI…

Martı

Kitabın tanıtım yazısı şöyle: ” Rıchart Buck bir pilot. Bütün uçmasını bilenler gibi, yerçekimi yasasını yenmiş, özgürlüğe susuzluğu onu yer yüzü dünyasının kabuğuna yapışık olarak yaşamak zorunluluğundan kurtarmış. Bu kitabında kozasını delen ve yeni ufuklara doğru uçmasını keşfedeni anlatıyor. Uyananı ve sonra içinde doğduğu dünyanın, onun için önceden hazırladığı bütün genel yargıları, yeniden yargılayan kalıp inançları ve benzeri düşünceleri savunanlara başkaldırışı ve onları yıkanı anlatıyor. Kişiyi sürüteki yapan bütün sıradanlıkları, düşünmeden kabul edişleri, anlamadan yargıya varışların inkar edilişini dile getiriyor. Öz olarak, kendini tamamlamak ve toplum içinde kendini tekrar bulmayı, değerler dünyasının eylem dünyasında gerçekleştirilmesini anlatıyor. Bunu değişmez kuralı, sürüteki olmamak, ön yargılardan uzak, ileriye dönük, yeniyi bulmaktaki YÜREKLİLİKTİR.”

Alışılagelmiş düşüncelerden kurtulmak insanlar için her çağda zor olmuştur. Yeni bir düşünce için kan dökmeye kadar bir direniş içinde olan bir topluluk, ne acıdır ki zorla kabul ettiği düşüncenin değiştirmesine de aynı direnci göstermektedir. Bu deneyler sonucu bir çok düşün adamı gerçeği ve yeni dünya görüşlerini dolaylı olarak ortaya atmayı zorunlu görmüşlerdir. Örnek olarak, Ferudutdin-i Attar’ın Mantık-ul Tayr ve Beydeba’nın Kelile ve Dimme’si ile Ezop’un masalları, ondan esinlenen Lafonten. Rıchart Buck da bunlardan biri.

Kitap üç bölüm, birinci bölüm UYANIŞ, ikici bölüm BİLMEK ve ÖĞRENMEK, üçüncü bölüm de EYLEM ve OLUŞ.

Şöyle başlıyor birinci bölüm.

” Martıların çoğu beslenmeleri için gerekli olandan fazlasını öğrenmezler. Kıyı ile besin arasında uçarlar. Onlar için uçuşun anlamı besine ulaşıp kıyıya dönmektir. Onların ereği uçuş değil yemektir. Ama bir martı için önemli olan yemek değil uçmaktır. ”

” Martı Jonathan sıradan bir martı değildi. Bir arayış ve uyanış içindeydi. Denenmemişi denemek ve öğrenmek isteğindeydi. Bir martının uçamayacağı hızları ve yükseklikleri denemek ve başarmak istiyordu. Her başarısızlığın neden ve niçinler ini arayarak, yeni yöntemler bulmayı kendine amaç edinmişti. Bu uyanış ve arayış martı sürüsünü olduğu kadar ailesini de rahatsız ediyordu.

Annesi, neden Jan neden diye sordu?

-Bu kadara zor mu diğerleri gibi olman? Yemiyor içmiyorsun, bak bir kemik bir tüy kaldın. Alçak uçuşu pelikanlara ve albatroslara bırak.

Jonathan şöyle karşılık veriyordu.

Bir kemik ve tüy kalmam önemli değil anne. Bir martı olarak havada ne
yapabilirim ne yapamam onu bilmek istiyorum. Hepsi bu kadar. Sadece bilmek istiyorum.

Jonathan bıkmadan usanmadan bütün uçuşları deneyerek, her başarısızlık
onda yeni şeylerin denenmesi için bir itki oluyordu. On binlerce yıldır hiçbir martının denemediği uçuşları yapıyor ve yeni uçuşları için yöntemler buluyordu. Her deneyde ufku biraz daha genişliyordu.

Bu çalışmalar esmasında kendi kendine ” Hayat taşıdığı bu imkanlardan dolayı ne büyük bir anlam kazanıyor ” diye düşünüyordu. Hayat kıyı ile balıkçı tekneleri arasında geçirilen boş bir yaşamdan ibaret değildir. Onun bir ereği olması gerekir. Kendinizi bundan kurtarabilir, maharet, bilgi ve yücelik kendinizi yeniden bulabilirsiniz.

Bütün bu arayış, öğrenme ve bilme isteminden doğan bu tutum, martı yasalarına aykırı görülür. Jonathan martı kurultayının önünde sürüden kovulurken, yaşlı kurultay başkanı şöyle seslenir Jonathan’a.

-Bir gün sen martı Jonathan Livingstone bu yolun çıkmayacağını bileceksin. Biz bu dünyada yemek ve olduğu kadar uzun yaşamak için geldik. Bunun dışında bir hayat bilmiyoruz ve bilemeyiz.

Cevap hakkı tanımayan martı yasasına rağmen, Jonathan yine de şöyle cevap verdi.

-Kutsal hayatın ereğinde bir anlam görüp onun peşinden gidenden daha sorumlu kim olabilir? Sadece artık balık kafaları peşinde koşmak değildir hayat. Binlerce yıl bu böyle oldu, ama bizim yaşamak için bir ereğimiz var; öğrenmek, bulmak ve özgür olmak.

Jonathan gerçeği dile getirmesine rağmen, bütün martı kardeşleri sırt çevirdi ondan.

Ve Jonathan uzak kayalıklara doğru uçarken, öbür martıların, kendilerini tanrılaştıracak olan bir uçuşa ulaşmayı reddetmelerine üzülüyordu.

Jonathan yılmadan, usanmadan çalıştı, her gün yeni şeyler keşfediyordu. Sıradan hiçbir martının erişemeyeceği hız ve yüksekliklere ulaşıyor, istediği gibi ve bir çok martıdan daha iyi besleniyordu. Bir zamanlar toplum için düşündüklerini, şimdi tek başına gerçekleştiriyordu.

O uçmayı öğrenmişti. Pişman değildi, buna karşı ödedikleri için. Martı Jonhathan inandı ki “bir martının hayatını bu kadar kısaltan nedenler korku, bezginlik ve hırstır”. O bunlardan kurtulmuş olarak uzun ve güzel bir hayat sürdü.


İkinci Bölüm :

Jonathan her gün daha çok öğrendi. O artık yaşamak için, balıkçı tekneleri ve bayat ekmek artıklarının peşinde değildi. Havada uyumasını öğrenmişti. Açık deniz rüzgarlarına göre rotasını çizip güneşin doğuşundan batışına kadar inmeden uçabiliyordu. Diğer martılar yağmurlu ve puslu havalarda sahilde pineklerken, o sezgisi ile yoğun sis tabakalarını yararak pırıl pırıl parlayan gök yüzüne erişebiliyordu.

Bir gün Jonathan yükseklerde uçarken yıldız gibi parlayan iki martı gelerek, ona, seni daha yükseklere, yuvaya götürmeye geldik dediler.

Ve martı Jonathan Livingstone kapkara bir gök yüzü içinde yıldız gibi parlayan iki martıyla birlikte gözden kayboldu.

Demek cennet bu diye düşündü ve kendisine gülümsedi. Burada da durmadan, dinlenmeden yeni uçuşlar öğreniyordu. Bir gün öğreticisiyle uçuş eğitimi yaptıktan sonra, kum üzerinde düşünürken eski dünyasını hatırladı.

Gıdaklamalar, gaklamalar yerine sessizliğin diliyle sordu. Ötekiler nerede? Bizlerden olan niye yok? Ne tuhaf, benim geldiğim yerde… binlerce vardı. Biliyorum diye başını salladı Sullivan ve devam etti. Sana şu kadar söylerim ki, sen milyonda bulunansın. Çoğumuz o kadar zor ve güç ulaştık ki buraya. Biz bu dünyadan, ondan az farklı bir dünyaya geçtik. Nereden geldiğimizi, nerede olduğumuzu fark etmeden, sadece o anımızı yaşayarak. Bizler yemekten, içmekten, savaşmaktan ibaret olmayan ve sürünün gücü altında bulunmayan bir dünyanın varlığını öğrendiğimiz zaman. Kaç dünyadan geçmiştik. Binlerce John on binlerce. Sonra kusursuzluk diye bir şeyin varlığını sezene kadar, yine yüz dünyadan geçtik. Bir o kadar dünya daha bize hayatın ereğinin o kusursuzluğu bulmak ve onu gerçekleştirmek olduğunu öğretti. Aynı kurallar şu anda bizler içinde geçerli. Gelece dünyamıza bu dünyadan öğrendiklerimizle biçim verebiliriz. Hiçbir şey öğrenmezsen gelecek dünyan önceki ile aynı olur. Sınırlı, yenilenmeyen bir hayat, kuşun gibi ağır ve anlamsız olur.”

Jonathan bir akşam kumda dinlenirken en yaşlı martı Chiang’ın yanına yaklaştı.

-Chiang burası cennet değil değilmi? Diye sordu.

Yaşlı martı ay ışığında gülümsedi. Yine öğreniyorsun martı Jonathan dedi.

-Peki bundan sonra ne olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?

-Hayır Jonathan öyle bir yer yok. O NE BİR YER , NE DE BİR ZAMAN. CENNET, KENDİNDE KUSURSUZLUĞU BULMAKTIR.

Bir an sessizlik oldu.

-Sen çok hızlı uçucusun değil mi?

-Ben ben hızı çok severim dedi.

Kusursuz hıza eriştiğin an cennetin kapısına yaklaştın demektir Jonathan. Ve bu ne binlerce kilometre hızla, ne de ışık hızı ile uçmak demektir. Çünkü her hangi bir sayı sınırdır. Ancak kusursuz hızla olunabilir. Ancak kusursuz hızla orada olunabilir.

Birden Chiang kayboldu ve aynı anda on beş metre ilerideki su kıyısının yanında belirdi. Bunlar bir an içinde olmuştu. Tekrar kayboldu, bu defa Jonathan onu omuz başında gördü. Şaşkınlıkla cennet meselesini unutmuştu. Nasıl yapıyorsun bunu? Ne hissediyorsun? Ne kadar uzağa gidebilirsin? İstediğin herhangi bir yere, istediğin zaman gidebilirmisin?

Ben aklımdan geçen her yere ve zamana gittim dedi, yaşlı martı. Kusursuz bir hızı öğrenme uğruna her şeyi, her şeyi feda edenler, her yere gidebilenlerdir. Hatırla Jonathan, cennet yer ve zaman değildir. Bunlar o kadar anlamsız ki. Jonatham heyecanla ” Bana öyle uçmayı öğretebilirmisin? ” diye sordu. Chiang genç martıyı dikkatle süzerek ” Düşünce kadar hızlı uçmak için, gideceğin yer neresi olursa olsun şimdiden oraya vardığını inanarak başlaman gerek. ” dedi.

Chiang’a göre bu işin kuralı Jonatan’ın kendisini yüz beş santimlik kanat açıklığı olan ve uçuş rotası belli bir gövdenin sınırları içinde görmemesi idi. Bu işin kuralı öz yapısının, adı konmamış bir kusursuzlukla zaman ve mesafenin ötesinde, her yerde aynı anda yaşadığının bilincine varmaktır.

Sonra bir gün Jonathan sahilde dururken birden gözlerini yumdu. Sezginin doruğunu yaşadığı bir anda Chiang’ın ne demek istediğini anladı. Mutluluğun verdiği büyük bir hazla kendinden geçti. Jonathan gözlerini açtı ve ihtiyarla birlikte tamamen başka bir sahilde buldu kendini. Ağaçların deniz kıyısına kadar ve üstünde bir çift sarı güneşin döndüğü bir yerdi burası.

Sonunda bunu öğrendin dedi Chiang. Fakat elindekileri iyi kullanmak gerek. Jonathan şaşkınlıkla sordu. Neredeyiz? Besbelli yeşil göğü ve güneş yerine parlayan iki yıldızı olan bir gezegendeyiz.

Chiang ” Eğer istersen zaman üzerine çalışabiliriz, geçmiş ve geleceğe uçmayı öğrenene kadar. O zaman en zor olanı, güçlü olanı ve en doğru olanı yaşamaya hazır olacaksın.

Aradan aylar geçti, Jonathan öğreniyordu, büyük istekle. Artık Chiang’ın son günleri idi, öğrencilerine hayatın gözle görünmeyen ilkelerini anlamaya ve onu öğrenmek için aralıksız çalışmaya devam etmelerini anlattı. Son sözü ” Jonathan SEVGİNİN ÜZERİNE ÇALIŞMAYA DEVAMET “oldu.

Günler geçtikçe dünyaya geldiği toprakları sık sık hatırlamaya başladı. Onun hayatı yalnızlıklar içinde geçmesine karşın o, sevgiyi fiilen yaşayarak öğrenmişti. Onun ancak özgür ve bağımsız olarak kendi gözleriyle görmek isteyenlere gösterebilirdi.

Arkadaşı Sullivan, ” Jon seni o zaman kovan militanların bugün sana kulak vereceklerini nereden çıkarıyorsun? Geldiğin yerdeki martılar kör dövüşü içinde sahillerinde pinekliyorlar. Onlar cennetten binlerce kilometre uzaktalar. Ve sen orada onlara cenneti göstermek istiyorsun.”

Bir gün geri dönmeye karar verdi. Arkadaşı Sullivan seni çok özleyeceğiz dedi. Utan Sully diye cevap verdi Jonathan. Şimdiye kadar öğrendiklerimizi unutmuş gibi görünüyorsun. Eğer bizim arkadaşlığımız zaman ve mesafe ile sınırlı ise o yok demektir. Biz zaman ve mesafe ile sınırlı olmayanı yaşıyoruz. Mesafeyi yenince biz hep aynı yerdeyiz. Zamanı yenince hep aynı anın içindeyiz. Böylece hep beraber olabileceğimizi düşünmedin mi? Martı Sullivan güldü ” Seni deli kuş ” dedi, şefkatle, eğer yerdeki birine binlerce kilometre uzağını gösterecek birisi çıkarsa o da sen olacaksın.

Üçüncü Bölüm :

Son hızla uçmakta olan Fletcher yanı başında dünyanın en parlak beyaz martısının bir tüyü bile kıpırdamadan süzülmekte olduğunu gördü. Böylece Fletcher Jonathan’ın ilk öğrencisi oldu. Sonraki günler onlara yeni öğrenciler katıldı.

Bir gün onlara ” Sizler kendinizi tırnak uçlarından kanat uçlarına kadar kendi düşüncelerinin sınırlandırdığı sadece beden olarak görünürsünüz. ” dedi ve ekledi. ” Düşüncelerinizin zincirlerini koparın ve göreceksiniz ki gövdeniz de özgürlüğe kavuşacaktır.

Bir gün Jonathan kovulmuş öğrencileri ile birlikte sürünün kurultay toplantıları yaptığı kumsala indiler. Sürü gelenlerin karşısında şaşkınlıktan dona kaldı. Bu olacak şey değildi. Onlar kovulmuştu, nasıl dönerler diye düşündüler. Kurultay başkanının buyruğu gereği kimse onlarla ilgilenmesin, kovulmuşlarla konuşan kendisini sürüden kovulmuş bilsin di.

O andan itibaren bütün sürü onlara sırtını döndü. Jonathan her şeye rağmen öğrencilerle birlikte diğer martıları şaşkına çevirecek şekilde eğitim uçuşları yapıyor, her geçen dün sürüden bir iki martı daha onlara katılıyordu.

Bir gün Fletcher Jonathan’a ” Sürüde senin için o eğer yüce martının gerçekten oğlu değilse zamanından bin yıl ilerisini yaşıyor ” dedi. Jonathan içini çekti, işte yanlış anlaşılmanın sonucu. Sana ya Tanrı ya da şeytan derler.

Aradan bir hafta geçti. Bir gün martı Fletcher çok yüksek hızla uçarken önüne çıkan yavru bir martıya çarpmamak için sola doğru sert bir dönüş yaptı. Sonra granit bir yamaca çarptı. Yamaç onun için sanki başka bir dünyaya açılan muazzam sert bir kapıydı.

Çarpma, korkunun sessiz bir karanlıkta patlaması…Sonra tek başına yepyeni garip bir ülkede sürükleniş. Utanarak, hatırlayarak, ürkek, üzüntülü, pişman çok pişman.

Bir ses ona ” Fletcher, kural şu ki sınırlılıklarımızı sırasıyla ve sabırla yeneceğiz. Kayanın içinden uçmaya, programda daha bir süre yer yok. ”

-Burada ne yapıyoruz? Kaya… ölmemiş miyim ben?

-O haydi canım Fletcher şimdi benimle konuştuğuna göre besbelli ki ölmedin. Yaptığın şeyle bir üst aleme geçtin. Ama böyle olmamalıydı. Kararı sen vereceksin. İster ulaştığın seviyenin çalışmalarını yap, ki bu seviye güç erişilir bir yerdir. İstersen sürüye dönüp tekrar onlarla çalışmaya devam et.

Bu olay sürünün yaşlı martılarını çok memnun etti. ” Ben sürüye dönmek onlarla çalışmak istiyorum. Hem aralarında yeni öğrenciler var.” Dedi Fletcher.

Vücudun düşünceden fazla bir şey olmadığı hakkında söylediklerimi hatırla. Fletcher yamacın dibinde toplanmış sürünün önünde silkelendi, kanatlarını gerdi ve gözlerini açtı, Kalabalıktan bir çığlık koptu.

-Yaşıyor, ölmüş olan yaşıyor.

-Ulu tanrının oğlu ona kanatlarının ucuyla dokundu, ona can verdi.

-Hayır, o şeytandır. Şeytan sürüyü dağıtmaya geldi.

Kalabalığı meydana getiren dört bin martı üzerlerine atlamaya hazırlanırken.

-Buradan uzaklaşalım Fletcher, istermisin diye sordu Jonathan sordu.

-Buna itirazım olmaz, dedi Fletcher.

O anda onlar bin metre uzakta idiler. Fletcher şaşkınlıkla hala gözlerini kırpıyordu. ” Ne oldu şimdi. Biz nasıl geldik buraya?

-Sürüden dışarı olmak istedin değilmi?

-Evet ama bu nasıl…?

-Her zaman olduğu gibi Fletcher, antrenmanla.

Sabah olduğunda sürü çılgınlığını unutmuştu. Fakat Fletcher unutmamıştı. -Biraz önce seni öldürmeye kalkan gözü dönmüşler sürüsünü sevmeyi nasıl becerdiğini anlayamıyorum dedi, Fletcher.

-Ama Fletcher, sevilen o değildi. Tabi ki kötülük ve kini sevmezsin. Her martıda gerçek martıyı aramaya çalışmalısın ve bunu kendilerinin bulmasına yardım etmelisin. Gerçek sevgi bu. Bir tattın mı onu özünde kavrarsın.

Bir an sonra Jonathan’ın vücudu havada dalgalandı.

-BENİ TANRILAŞTIRAN APTALCA SÖZLERİN YAYILMASINA ENGEL OL. Tamam mı Fletcher. Ben bir martıyım. Zavallı Fletcher, gözünle gördüğünü inanma. Onlar sadece sınırlı olanlardır. Sevgiyle bak. Seninle olanın adını koy. Uçuşun adını öğreneceksin.

VE JONATHAN SAYDAMLAŞTI. .

Kaynak: http://www.aktifbir.com/f217/marti-ozet-jonathan-livingston-13717/#ixzz2TA6jwWpp

…DOSTLARIM…

 

Eski bir yazım…

Biraz ilavelerle…
Ay günlüğü

Sunuş 

yıldızlardır üzerimize düşen 
kırık ay taşları… 

Gelmelerin ve gitmelerin arasına sıkıştırılmış 
adı hilal bir yalnızlıktı gözlerin. 
Ay günlüğünde 
bir adım uzaktaydık aşka; 
belki bir adım daha yakın… 

Yakamozların ışıltılı yollarında 
içimde dört nala koşan atlar var. 
Nal seslerini duyuyor musun? 
Bakır yüzlü, tunç bilekli süvarilerin 
örste dövülen yürekleri midir bu tan kızıllığı? 
Yoksa cesaret midir? 
Kamçısını sallayan aşka 
teninde soluk soluğa at koştururken… 

Serin bir rüzgarı getirmişti yanında 
eğilip usulca okşadım yelelerini… 
İçim de soluksuz arzuları kovalarken 
dört nala yalnızlığım 
en militan yanımda intihar eden ateş böcekleri… 

….. 

Kıyıları hançerlenmiş akşamlar 
yüreğine saplı deniz 
kaybolan gemilerin mendireğinde giden uyku… 

Yalnızlığın güncesi 
kırık aynalarda 
param parça bir begonya gülüşü… 

Tütün kokan uzaklar 
ay yüzlü akşamlar 
en keskin kılıçlarıyla kınında uyuyan mısralar… 

Varlık- saflık, yalan- gerçek, göç- kuş, aşk- biber, umut- ölüm, mutluluk- özlem… 

Açar içimizde gelin çiçekleri 
günahlarımızla el ele 
yürürüz yürürüz denize çıkar tüm yollar… 

Ayazda çobanların söndürmeyi unuttuğu dağ ateşleri gibi 
bir odun atsan tutuşacak düşler 

çevrilir kilit 
açılır öbür zamana aynalar 

çakar kibritini küçük kız 
kanatları gölge kuşlar uçar kalbimin duvarlarında… 

Uyanırsın! 
Adına aşk denen bir depremle 
gecenin geç ve tenha saatlerinde 
bir kaçışa 
ömrünün kadranında 
akrep misali… 

İki göz arası ela bir zamanda 
kalbinde ay depremleri 

Gelmek ve gitmek arası med-cezir takvimlerinde 
kum saatinden akan zaman. 
Bir yanda biriken 
bir yanda tükenen 
yazgısı kırmızıyla yazılmış mürekkebi karanfil düşler… 

Hüzün atlasında 
deniz koyuluğunda 
gözlerin. 

Şafak sökerken 
kar beyazı 
penceremize 
asılmış dolunaydır umut… 

Temel Kurt

Kimbilir 

Ben neyleyim iktidarı, 
Ben neyleyim cenneti 
başka türlüsü benim aradığım 
ne zor anlatılıyor aşk 
sevmediğim sözcüklerle 
bitiveriyor ömür 

Sen bilirmisin 
Ceviz kokardı elleri annemin 
kuşlar konardı serçe parmağıma 
gülüşünü boyardım denizdeki gemilerin 

ben neyleyim iktidarı 
ben neyleyim cenneti 
başka türlüsü benim aradığım 
Yüzünde gül doğuran sabahlar 
şarap dolu kırık bir testi belki 

kim bilir… 

T. Kurt

Sessizliğe dair

düşünmek istemiyorum 
zaten vaktimde yok durup ince şeyleri düşünmeye 
çünkü insan hem bıçak, hem yara olamıyor 
ki artık sırça aynalarda pandomin bir oyun sensizlik… 

ah o kötülük çiçeği dudaklarını öptüğümü bilmek yok mu! 

Temel Kurt

Yıllarca şiiri ne okudum..
Ne yazdım..
Çok eskidendi teneke çalsa yazardım..Bildiğiniz lise zamanları aklıma her geleni yazdığım defterlerim vardı.Kimisi iyi kimisi kötü her halükarda hislerim…Heyecan yapardık o vakitlerde arkadaşlarımız ile birbirimize yeni bir cümle gösterdiğimizde..

Sonra hayat..Bıraktım ya da zorunda kaldım.On üç yıl geçmiş aradan bir baktım ki birşey yazamaz olmuşum ama farkında değilim.Ne şiir ne şiire yorum…

Arada sırada elime bir kağıt bir kalem alıp yazmaya kalktığımda ise yazdığım şeyleri burada paylaşmamı isteyenler olabileceğini düşünmüyorum.

”Kız sen zaten neler neler yazıyorsun,bunlardan mı korkacağız..” diyebilirsiniz..Ancak yine de okumak istemezsiniz eminim..

Dört sene öncesiydi 
Temel diye bir adamın şiirlerini okumaya başladım…..
Bana,dünyada şiir olduğunu hatırlatan adamdır..
Sessiz sessiz isyan ederdi kendi köşesinde…İnsanlık için,barış için,fabrikalardan tüten zehirli gazlar için,bebekler için,çocuklar için…

Başarılar diliyorum..
Çok severim şiirlerini,yazılarını…
Hani yazıyor türünden…

Hele ki bir şiiri vardır onun;

”Ey ateşten süzülen yâr
Ömrümü al ”

Diye başlayan bir şiiridir…

ELİF

Ey ateşten süzülen yar!
Ömrümü al.

Bil ki ben
Ömrümü sarıp gül yaprağına
Kaç zamandır seni düşledim.

Gecenin penceresinde ışığını
Sabahın penceresinde yüzünü beklediğim
Ey dağların rüzgârına âşık mavi gelincik
Ey sonrasızlığa giden küçük gemi
Ey milyon kere öldüğüm anlam.

Gel artık
maviye yaz ömrümü.

Şiire tekrar başlamam ‘ben de Temel gibi yazmalıyım,çok güzel yazıyor” diyerek olmuştur.Onun sessiz,kendi halinde gizemli sahifesi , çözülmeyi bekleyen bir labirent gibi her zaman ilgimi çekmiştir.Ona yazdığım yorumları hatırlıyorum demiştim ki;

”Ne yazabiliyorum,ne de yorum yapabiliyorum şiire”

Bana yorum yazmıştı…

”Senin içinde karla kaplı çam ormanları var..”

Bu cümle ile aslında yazdıklarımı sürekli izleyen birisi olarak çok doğru bir tespitte bulunmuştu..Dünyayı kurtarmaya çalışan ütopyalarımdan ona bile fenalık gelmişti ve bir gün bana ” Melike bırak artık şu dünyayı kurtarmayı..” demişti..O benim tam  da bu yaşıma kadar kendi aklımı kurtarmaya çalıştığımı çok iyi anlayabilen tek tük insanlardandır.Bugün bu kadar yazıyı kaleme almam da etkisi büyüktür o neden ile her zaman  benim için önemli bir yeri olan ve olacak olan arkadaşlarımdandır..Bazıları beni herşeye rağmen sevdiler,anladılar..Çünkü onlar benim yaşadıklarımı ve verdiğim savaşı yakından izliyorlardı..Ve bugün hala nasıl olduğumu merak ediyorlar ve güzel haberlerimi duymak istiyorlar..Bunun için çok iyi hissediyorum..Teşekkür ediyorum..

Benim en yakınımda olduğunu zanneden insanlar bile benim o zamanlar ve sonrasında yaşadığım duyguları,hissettiklerimi anlayamadı,hiç bir zaman da anlayamaz…Ben sorarım..Bunu düşündüm..Kimdir ki internet sitemin isminin sadece benim ile anılması gerektiğini,o ismin bana ait olduğunu düşünüp benden habersiz tedbir almak için girişimlerde bulunsun…O güzel insanlar atlarına binip gitmemişler…Bunun nasıl bir his olduğunu anlatamam…Benim bile aklıma gelmemişti sayfayı kapatmaya karar verdiğim zaman…O zamanlarda hayatımda daha yeni yeni düzene girmeye başlamış iken yine yeni bir şokla herşeyin geçen bütün zamanın, verdiğim bütün mücadelenin  boşa gittiğini düşündüğüm dönemlerdi…Başka bir niyetle attığım bir adımın sonunda, aklımda fikrimde hiç olmayan bir yaşamın içine düşmüştüm ve bundan kurtulmanın çarelerini aramakla meşguldüm.
Bir kadir kıymet bilen bulunur derler ya..Kimseyi bilmem..

Şimdi değil her zaman  dört telimizden vefayı haketmiştir…
Beni Jonathan’a benzeten adam…
Teşekkür ediyorum…

Beni Jonathan’a benzetti…Ve gidip kitabı okumamı istedi..Nedenini sorduğumda ise ”Kitabı oku, sonra seninle yine konuşalım..” dedi..Okuduğumda bunu neden söylediğini anladım..Bu Jonathan dedikleri tıpkı bana benziyordu…

”…Bir kemik bir tüy kalmak umurumda bile değil artık…”

Diye bitirmiştim eski yazımı….

Bizim gibi insanları ”bir kemik bir tüy bırakmak” için uğraşıyorlar zaten…

Beni de özellikle bir kemik bir tüy bırakmak için uğraştıklarını kendi ağızları ile itiraf  ettiler…Ben bunu kulaklarım ile duydum…Hem yüzüme söylendi,hem de arkamdan konuşulurken duydum…Beni bir kemikle tüyle bırakınca hayattan benim olanı istemekte direnişimi kıracaklarını düşünmüşler…

Onlara da teşekkür ederim…Ama  işte bazen evdeki hesap çarşıya uymuyor…Ve bundan sonra hayatımı bu insanları bir kemik bir tüy bırakmak için uğraşan, insanların acıları umurunda olmayan,kendisini güçlü zannettiği için,haklı da zanneden bu insanlar ile mücadeleye adadım ve yazılarım da dikkat eder iseniz  genellikle hep bu yöndedir…

Ben size ne için neler ile mücadele ettiğimi yazmaya utanırım…Bu cahilliği deşifre etmeye utanırım…Mileyum denilen bir zamanda bunu yazmaya utanç duymak için birçok nedenim var…