TUTUNAMAYANLAR

Tutunamayan (disconnectus erectus):Beceriksiz ve korkak bir hayvandır.İnsan boyunda olanları bile vardır.İlk bakışta ,dış görünüşü ile insana benzer.Yalnız pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır.Dik arazide,yokuş yukarı hiç tutunmaz.Yokuş aşağı kayarak iner.(Bu arada sık sık düşer)Tüyleri yok denecek kadar azdır.Gözleri çok büyük olmak ile birlikte ,görme duyusu zayıftır.Bu neden ile tehlikeyi uzaktan göremez.

Erkekleri yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar.Dişilerini de aynı ses ile çağırırlar.Genellik ile başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar.Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar.Belirli bir düzenleri yoktur.Doğumdan sonra ana-baba ve çocuk ayrı yerlere giderler.Toplu olarak yaşamayı bilmezler ve tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir.Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur.Başka hayvanlar ile birlikte yaşar iken,onların getirdikleri yiyecekler ile geçinirler.Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar.Bütün huyları taklit esasına dayandığı için ,başka insanların yemek yediğini görmezler ise acıktıklarını anlamazlar.(Bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez.)

İçgüdüleri tam gelişmemiştir,bu neden ile kendilerini korumayı bilmezler.Fakat gene taklitçilik özelliklerinden dolayı başka hayvanların dövüşlerine özenerek kavgaya girdikleri olur.Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir.Bununla birlikte hafızaları zayıf olduğu için sık sık kavga ettikleri ,bazı tabiat bilginlerince gözlenmiştir.

Din kitapları bu hayvanları yemeyi yasaklasa bile gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır.Tutunamayanları avlamak çok kolaydır.Anlayışlı bakışlar ile süzersiniz hemen yaklaşırlar size.Ondan sonra tutup öldürmek işten değildir.İnsanlara bazı zararlı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden,Belediye Sağlık Müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir.Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk ,hafif sıkıntı,sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları ,hekimlerce ileri sürülmektedir.Fakat aynı hekimler ,tutunamayanların bu mikropları bazı kasaplık hayvanlara da bulaştırdıkları ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmek ile sağlanabileceğini söylemektedir.

Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlar ile uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir.Fakat bu hayvanların beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir.Ayrıca bir kaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar,onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir.(Halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir.)

Filden sonra din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir.Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir.Fakat,toplu ya da tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için ,bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır.

Başları daima öne eğik gezdikleri için,çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır.Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar ,tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi de denemişlerdir.Fakat insanlar arasında barınmaları ev düzenine uymamaları nedeni ile çok zor olmaktadır.Beklenmdikleri zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir türlü gitmek bilmemektedirler.Evin kapısında günlerce acıklı sesleri ile bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler.(Bir keresinde ,ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da ,tutunamayan,sahibini kovalayarak ,gittiği yerde de ona rahat vermemiştir.)

Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için ,onları şehrin içinde ,çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak ,sayılarının azalmasını önlemenin zamanı artık gelmiştir…

TUTUNAMAYANLAR/OĞUZ ATAY

DÜŞÜNCEYE ÇAĞIRAN yurt müdafaası

Düşünceye artık yurt müdafaası çağırıyor. Başkası değil. Ve yurt müdafaası düşünceye çağırıyor. Başka bir şeye değil. Yurdu içinde bulunduğu bu müdafaaya muhtaç durumdan ancak düşünce çekip çıkarabilir. Bu müdafaayı hakkıyla ancak düşünce yapabilir, başkası değil. Düşüncenin dışında bu müdafaaya soyunacak olanlar müdafaaya çağıran yurdu ancak daha hazin şeylere muhtaç hale getirirler.

Yurt müdafaası yurt topraklarını korumaktan ibaret değildir. Yurt topraklarının korunması kuru kuruya toprak davası gütmekten ibaret değildir. Yurt müdafaası yurt havasının yurt topraklarının üzerinde özgürce dolaşmasının yolunu açmaya katkıda bulunmaktır. Yurt havası yurt topraklarının üzerinde özgürce dolaştığı vakit yurt sakinlerinin üzerine kol kanat gerer. Ve böyle bir kol kanat germenin altında onların her biri kendince yurt havasını teneffüs ve terennüm eder.

Onun içindir ki “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır” şiarı gerektiği gibi anlaşılabilmiş olsaydı kendi dışındaki hatlara sağır her türlü hat müdafaasının nihayetinde satıha kast edeceği anlaşılmış ve her türlü eksik noksan müdafaanın daha başlatılmadan önüne geçilmiş olurdu.

Böyle bir müdafaanın yolu bu müdafaanın erlerini yetiştirmekten, bu da böyle bir müdafaanın çetinliğine direnebilecek yurt yeteneklerinin ziyan olmamasına azami derecede duyarlık göstermekten geçer.
Bu teknoloji nasıl bir şeydir ki sakin olabileceği yurdu insanın elinden almaktadır?İnsan neyi zorladı ki zorlamak için kullandığı şimdi dönüp insanı zorlamaktadır?

*

”Makinelerin üretim ve kullanımı bizden şeyler ile başka bir ilişki talep eder,ne ki bu anlamsız bir ilişki değildir.Sözgelimi ziraat ve rençberlik günümüzde motorlu bir gıda sanayiine dönüşmüştür.Dolayısı ile aşikâr ki her yerde olduğu gibi burada da insanın doğayla ve dünyayla ilişkisinde derin bir değişim gerçekleşiyor.Fakat bu değişimde hüküm süren anlam karanlıkta kalır.”

O karanlıkta kalanı Doğu bilgeliğinden dinleyelim:

”Zi Gung,Han ırmağı’nın kuzey yakasından geçer iken bostanda çalışan yaşlı bir adam gördü.Adam bostana sulama arkları açmıştı.Kuyuya kendisi iniyor ve elleri ile çıkardığı bir kova suyu arka döküyordu.Bütün yorgunluğuna rağmen elde ettiği sonuç tatmin edici değildi.
Zi Gung :”Bir günde yüz arkı sulamanın bir yolu var.Az bir yorgunlukla büyük sonuçlara ulaşılıyor.Sen de yapmak istemez misin?” dedi.Bostancı ayağa kalktı ve ona baktı:”Nasıl bir yol?” dedi.

Zi Gung:”Arkası ağır,önü hafif bir ağaç levye alırsın.Böylece bol bol su çekersin.Bunun adı zincirli kuyudur.” dedi.

Yaşlı adamın yüzü öfke ile gerildi,sonra gülerek şöyle dedi:”Ustam der ki:Makine kullanan kişi bütün işlerini makine gibi görür;işlerini makine gibi gören kişinin makine gibi yüreği olur.Ve yüreğinde makine gibi yüreği olan kişi masumiyetini kaybeder.Saf masumiyetini kaybeden kişi ruhunun hareketlerinde kararsız olur.Ruh kararsızlığı doğru anlam ile uyuşamaz.Bu şeyleri bilmediğimden değil,kullanmaktan utanırım.” (Chuang-tzu,XIII)

DÜŞÜNCEYE ÇAĞIRAN YURT MÜDAFAASI

MARTIN HEIDEGGER
WILLIAM MCNEILL *KAI HAMMERMEISTER

ZİYAN

 

 
Bu mektubu sana bir otel odasından yazıyorum.İzmir’den.Bir cinayet işlemeye geldiğim şehirden.Cinayeti beklerken yazıyorum.Yarın.Herşey yarın bitecek.Yarın herşey yeniden başlayacak.Göreceğiz.Belki de öldürüleceğiz.İşte o zaman,bu mektubu bitirmeye gerek kalmayacak.Sana kendim fısıldayacağım,yazacaklarımı.Kağıt ve kalem yerine,gözlerimiz dokunacak birbirine… Bu sadece bir başlangıç.Yarından sonra hayatta kalıp da,yine senden ayrı düşersem,yazmaya devam edeceğim.Bir hayatı nasıl aldığımı anlatacağım.Bunu nasıl yapabildiğimi,nasıl bu kadar kendimden geçebildiğimi,herşeyi.Ama şimdi sıra bizde.Bizi anlatmakta.Mezarına asla gelmemiş olan aşığının ,bizi anlatmasında sıra. Kendini bıraktığın günü hatırlıyor musun,Yonina?Seni tutamadığım günü.Kollarıma değilde kendini boşluğa bıraktığın günü.Ben hiç unutmadım sevgilim.Çünkü o gün yırtıldı zihnimden takvim.Sonra o yırtıktan geçti bütün zaman.O günden bu güne beni getiren zaman. Teninin kokusunu hatırlıyorum.Teninin kokusunu taşıyan kanını hatırlıyorum.Başının etrafında ,bir meleğin halesi gibi yayılan kanın,gözlerin gibi koktuğunu hatırlıyorum.Çiçekler gibi açılmış gözlerini kokladığımı hatırlıyorum.Sana baktığımı.Bir kıtanın diğerine baktığı gibi.Aralarındaki okyanusa rağmen ,aralarındaki okyanus sayesinde haberleşebilen iki kıta gibi.Kelimelerini dalgalara bindirip gönderen iki aşık kıta gibi.O dalgaların odamın sahiline vurması için günlerce beklediğimi hatırlıyorum.Tek bir kelimeni duymak için,tek bir heceni… Bugünse hâlâ dayanmaya çalışıyorum.O günden beri dayanmaya.Sensizliğe.Aynaya bakınca yanımda seni göremeyişime dayanmaya çalışıyorum.Gölgesinde uyuyakalacak kadar peşinde koştuğum bir kadını,bana göstermeyen aynalardan nefret ediyorum….. —- Bir sonbaharda buluşacağız.Bu dünyada sensiz dökülen yapraklar,koluma girdiğinde omuzlarıma konacak.Yakalayacağım bu kez..Yaprakları da,seni de..Düşmeden yakalayacağım.O günün sabahına uyanana kadar da seni benden ayıran herşeyin kaburgalarını söküp alınlarına boynuz diye saplayacağım.’İşte şeytanlar!’ diye haykırarak boyunlarında zincirlerle dolaştıracağım.Emin ol sevgilim,hepsi olacak… Bir gün.. Bu mektubu sana bir otel odasından yazıyorum.İzmir’den.Bir cinayet işlemeye geldiğim şehirden.Cinayeti beklerken yazıyorum.Yarın.Herşey yarın bitecek.Yarın herşey yeniden başlayacak.Göreceğiz.Belki de öldürüleceğiz.İşte o zaman,bu mektubu bitirmeye gerek kalmayacak.Sana kendim fısıldayacağım,yazacaklarımı.Kağıt ve kalem yerine,gözlerimiz dokunacak birbirine… Bu sadece bir başlangıç.Yarından sonra hayatta kalıp da,yine senden ayrı düşersem,yazmaya devam edeceğim.Bir hayatı nasıl aldığımı anlatacağım.Bunu nasıl yapabildiğimi,nasıl bu kadar kendimden geçebildiğimi,herşeyi.Ama şimdi sıra bizde.Bizi anlatmakta.Mezarına asla gelmemiş olan aşığının ,bizi anlatmasında sıra. Kendini bıraktığın günü hatırlıyor musun,Yonina?Seni tutamadığım günü.Kollarıma değilde kendini boşluğa bıraktığın günü.Ben hiç unutmadım sevgilim.Çünkü o gün yırtıldı zihnimden takvim.Sonra o yırtıktan geçti bütün zaman.O günden bu güne beni getiren zaman. Teninin kokusunu hatırlıyorum.Teninin kokusunu taşıyan kanını hatırlıyorum.Başının etrafında ,bir meleğin halesi gibi yayılan kanın,gözlerin gibi koktuğunu hatırlıyorum.Çiçekler gibi açılmış gözlerini kokladığımı hatırlıyorum.Sana baktığımı.Bir kıtanın diğerine baktığı gibi.Aralarındaki okyanusa rağmen ,aralarındaki okyanus sayesinde haberleşebilen iki kıta gibi.Kelimelerini dalgalara bindirip gönderen iki aşık kıta gibi.O dalgaların odamın sahiline vurması için günlerce beklediğimi hatırlıyorum.Tek bir kelimeni duymak için,tek bir heceni… Bugünse hâlâ dayanmaya çalışıyorum.O günden beri dayanmaya.Sensizliğe.Aynaya bakınca yanımda seni göremeyişime dayanmaya çalışıyorum.Gölgesinde uyuyakalacak kadar peşinde koştuğum bir kadını,bana göstermeyen aynalardan nefret ediyorum….. —- Bir sonbaharda buluşacağız.Bu dünyada sensiz dökülen yapraklar,koluma girdiğinde omuzlarıma konacak.Yakalayacağım bu kez..Yaprakları da,seni de..Düşmeden yakalayacağım.O günün sabahına uyanana kadar da seni benden ayıran herşeyin kaburgalarını söküp alınlarına boynuz diye saplayacağım.’İşte şeytanlar!’ diye haykırarak boyunlarında zincirlerle dolaştıracağım.Emin ol sevgilim,hepsi olacak… Bir gün.. —- Çünkü sen,kararan gökyüzünde,belirdiği an’a şahit olduğum bir yıldızsın.Işığını saçtığı ilk an’a denk düştüğüm bir yıldız.Gözlerime doğan bir yıldız.Çünkü sen,herşeyimin döküldüğü bir meydansın.Felçli vücudumda atmaya devam eden kalbim,üzerimi örten kubbemsin. Her zihne tek bilgi gerek sevgilim.Sen,benimsin.Seni bildiğim için varım.Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa,sana o kadar aşığım.Seni dünya kadar seviyorum demeliyim,çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum.Aramızda kaç meridyen var,bilmiyorum ama bana tutun,geliyorum… O sıcak sabahın soğuk sokağında gözkapaklarını nasıl indirdiğimi hatırlıyorum.Bir serçeye benzeyen uykun kaçmasın diye,sevgilim.Ardından mahmur gözlerle bakma diye.Sen uyu Yonina,ben geleceğim.Geleceğin kendisiyim…. —- ”Çünkü Asil’in ruhu ölümüne aşıktı…” Ziyan //Hakan Günday… —- Çünkü sen,kararan gökyüzünde,belirdiği an’a şahit olduğum bir yıldızsın.Işığını saçtığı ilk an’a denk düştüğüm bir yıldız.Gözlerime doğan bir yıldız.Çünkü sen,herşeyimin döküldüğü bir meydansın.Felçli vücudumda atmaya devam eden kalbim,üzerimi örten kubbemsin. Her zihne tek bilgi gerek sevgilim.Sen,benimsin.Seni bildiğim için varım.Midem hayattan ne kadar bulanıyorsa,sana o kadar aşığım.Seni dünya kadar seviyorum demeliyim,çünkü seni dünyadan nefret ettiğim kadar seviyorum.Aramızda kaç meridyen var,bilmiyorum ama bana tutun,geliyorum… O sıcak sabahın soğuk sokağında gözkapaklarını nasıl indirdiğimi hatırlıyorum.Bir serçeye benzeyen uykun kaçmasın diye,sevgilim.Ardından mahmur gözlerle bakma diye.Sen uyu Yonina,ben geleceğim.Geleceğin kendisiyim…. —-



”Çünkü Asil’in ruhu ölümüne aşıktı…” Ziyan //Hakan Günday…



UÇURTMA

 

Yürüyordu Metin öğlen vakti sıcak Ağustos güneşinin altında ..Sıcak kumların  üzerinde yürüyordu..Deniz ile şezlonglar arasında kimisinin beş dakika dayanamadığı sıcağı yararak yürüyordu..Yürüyordu başında bir simit tablası sıcak Ağustos güneşinin altında ve bağırıyordu bir yandan  sıcağı yaran tiz sesi ile :”sıcak sıcak simit var”..Sesine kulak veren olup olmadığına bakıyordu sonra.Tekrar bağırıyordu:”Sıcak sıcak simit var !”On iki yaşlarında…Yabancı turistlerin ilgili bakışları arasında..Başının yukarısından kartal şeklinde yapılmış bir uçurtma jet gibi geçti birden..İlk kez görmüşçesine,yüzünde ne olduğunu anlayamadığı bir ifade ile baktı uçurtmaya..Daha önce görmüştü ama ilk kez bu kadar büyüğüne rastlamıştı.Kimindi bu?Çevresine bakındığında kocaman bir adam gördü.Şezlongların arkada tarafında örülmüş alçak betonun üzerine oturmuştu.Büyük bir ağacın altına..Uçurtması ile heyecanlı bir gösteri yapıyordu. Gökyüzüne baktım aniden,bir parça güneş aldı gözümü……

Geçen sene göçtüğümüz büyük turistik şehrin bir turistik beldesinde yanyana dizilmiş otellerin kumsallarında simit satıyorum…

Paçalarını kıvırdığım eskimiş ve kirden görünmeyen kot pantolonlarımın beline santim santim ölçerek kestiğim bir parça kırnap bağladım.Ağabeyimin en eski pantolonlarından bir tanesi .Düşüyor belimden.Geçenlerde babama yalvar yakar yaptırdığım çıtalı uçurtmanın kırnapı.Birkaç günde tellere takıldı da çıtası kırılıverince babam’bu son’ dedi.Çok kızdı.”Baba ya burada uçurtma da uçmuyor.”İşte ondan kalan kırnap .Buralara göçtüğümüzde, özenle gazetelere sardığım eşyalarımın içerisinde idi uçurtma çıtalarım.İyi ki de sarmışım ya …Üzerimde de yeşil beyaz çizgili günlerdir çıkartmadığım tişörtüm var.Annem vermiyor gerisine.’Ne gerek var’ diyor ‘bütün gün sahillerde,kıyılarda dolaşıyorsun,elimiz dar,sabunu idareli kullanmalı oğul.”Hak veriyorum anneme ya ‘bu yaz biriktirdiğim harçlıklarım ile anneme sabun yapabilmesi için malzeme alacağım.Çok sevinecek annem.Kendisi yapardı arka bahçede sabunu elleri kınalı annem,elleri dövmeli annem.elleri dert görmesin annem…Ayno annem…İzledim televizyonda buradaki kadınlar vakit geçirmek için ,ziyan etmek için sabun yaparlarmış.Çok sorunları olurmuş da sonra onlara ’sabun yap,mum yap’ derlermiş .Onlar da süslü banyolarına koymak için sabun yaparmış,mum yaparmış.Köydeki evin bahçesinde hep sabun yapar ya demek onun için iyi annem…

İşte uçurtma yine geçti başımın üzerinden.Kartal kuşu ama bu da bir şey mi bizim uçurtmalarımız uçtuğunda gökyüzünde nokta kadar kalıyordu.

Bağırıyorum ’sıcak sıcak simit’.Deniz çocuklarla dolu.İşte bir anne yeni yeni yürümeye başlayan bebeğini suya alıştırmaya çalışıyor.İleri de iki tane çocuk var ,biri kız birisi erkek.Şezlongalarına uzanmışlar.Erkek olan ben yaşlarda olsa gerek.İkisi de annelerine,babalarına beni gösteriyorlar.Adımlarımı yavaşlatıyorum iyice bağırıyorum ’sıcak sıcaaak simit varr.”Çocuklar ısrarla beni gösteriyorlar,ben biraz bekleyip bağırmaya devam ediyorum.İyice bakıyorum.Çok zengince bir halleri var.Suda oynamak için bir sürü renkli oyuncakları var.Yanlarındaki sehpanın üzerinde kağıtlar var.Dondurma yemişler besbelli kağıtları yanlarında duruyor.Hani şu televizyonda çıkanlardan ,en kocaman olanlarından yemişler.Boş meyve suyu bardakları,fincan,sigara paketleri,güneş yağı,çakmak..Ne ararsan var…

”Çokomel kağıtları gibi tırnakla düzeltilir mi,defterin arasına defter arası yapılır mı bu kağıtlar?”

demiştim ilk gördüğümde..

Ama hayır..Sadece çöp.

Sonunda erkek olan annesinden parayı alıp yanıma geliyor.Arkasından kızkardeşi .Kızkardeşini benim küçüğüme benzetiyorum.Zeynebe.Onun kalemlerini de alacağım söz verdim.Sonra ona daha güzel pabuç alacağım.

Kaç lira simit?

Elli kuruş.

İki tane istiyoruz.

Aynı yaştayız ama bu çocuk çok küçük .Acaba kızkardeşini okutabilir mi?Acaba bir simit alacak parayı kazanabilir mi?Hadi canım sende..

‘Ben babamdan hiç para istemiyorum.Büyüdüm.”

Simitleri alıp güle oynaya gidiyorlar.İşte kartal yine geçti başımın üzerinden…Ona baktım yeniden.Peşinden seslendim.”hey beni de götür gittiğin yere,beni de al kanatlarının arasına”..Gökyüzünde süzülür iken birden döndü ve yanıma yaklaştı.

-Deminden beri seni izliyorum ufaklık,başının üzerinde dönüp dolaşıyorum ya simitleri satmak derdindesin.Bir ara ihtişamıma neden göz etmez diye moralim bile bozuldu.Bak çevrene herkes beni hayranlıkla izliyor..Sonunda beni farkettin.

-Hı hı ekmek parası kartal kardeş.

-Demek kanatlarımın üzerinde dolaşmak istiyorsun.

-Hı hı beni de kanatlarının üzerine al seninle gezmek istiyorum.

-Nereden geldin sen böyle?Bak yaşıtların denizde yüzüyor,yiyor içiyor sen ise simit satıyorsun.

-Urfa .Ama okuyacağım ben .Okul harçlığı.

Çok konuştuk.Oralardan kalkıp da buralara gelmemin nedenlerini anlattım ona.Hayallerimi.Herşeyimi.

-Aferin sana…Peki gel bakalım öyle ise…dedi ve…

Birden bire kanadını açtı ve beni kocaman kanadının üzerine bindirdi.Yükseldik,yükseldik.Gökyüzünde bir sürü kapılar açıldı…Bir güneş ülkesine gittim.Kartal dostum önce en güzel kokulu sabunlar ile yıkanabileceğim bir göle götürdü.Orada yıkadılar beni,mis gibi koktum.Kırnabımı çözdüm,pantolonlarımı çıkardım yesyeni giysiler giydim.Saçlarımı taradım.Sabun ağaçları vardı bu ülkede ,ağaçlardan kalp şeklinde,gül şeklinde,çiçek şeklinde,kuş şeklinde sabunlar sarkıyordu..En çok uğur böceği olanlarını sevdim bir de üzüme benzeyenleri…’Bu sabunlardan anneme de götürebilir miyim?’ diye sorduğumda kartal dostum bana ‘annene dilediğin kadar sabun toplayabilirsin” dedi….Bir başka bahçede ise ‘defter,kalem,kitap açıyordu yerden”..Baktım rengarenk kitap bahçeleri,kimisi artık ,”al beni”dercesine yapraklarını etrafa saçmıştı.Olgunlaşmış bir gül veya annemin kıvırcıkları gibi açmıştı yapraklarını.Kokuları yıldız tozları ile süslenmişti..Her yan pırıl pırıl bilgi açmıştı.Hepsi okudu…Okumam gerektiğini okudu,güzel şeyler okumam gerektiğini okudu,iyi bir insan olmam gerektiğini okudu,değişik öyküler okudular…Çimen yerine rengarenk kalem ekmişler..Çimenlere basmayın’ demiyordu…Biribirinden güzel kalemler biribirinden güzel sözler ile bana birşeyler anlatıyorlardı..Birisine yaklaştım bana ”silah tutma beni tut.” dedi.Bir başkası geleceğin biz çocukların ellerinde şekilleneceğini yazdı kokulu defterlerin yapraklarına..Bir başkası bir destan yazıverdi oracıkta…Bütün insanların barış ve kardeşlik destanını….Bir başkası cennetin resmini çizdi…Taylar çizdi annelerinin yanında,güneş tarlalarında koşan taylar,masmavi nehirler çizdi…Bir başkası  hiç duymadığım masallar anlattı…Bir başkası  ”yapacağın her işin içerisine gönlünü de katmalısın,yoksa bir robottan farksız olursun…ve o an’da bana  iki kelime yazdı..”Hakikat gönüldedir”..Hepsi birbirinden güzel şeyler anlattı ve kartal dostuma ‘buradan dilediğim kadar kitap,defter,kalem” toplayabilir miyim,kardeşim için de alabilir miyim?” dediğimde..”Elbette” dedi bana…Bu bahçedeki bütün ağaçlar,çimenler,çiçekler sadece senin gibi çocukların toplayabilmesi içindir…Dilediğin kadar toplayabilirsin…”diye devam etti kanatları ile mis gibi kokan saçlarımı okşayarak…Çok sevindim.”Biliyor musun kartal dostum” dedim..Bizim köylükte annem bizim çamaşırlarımızı çitilemek için sabununu kendisi yapardı.Ama Zeliha yengenin sabunlarından daha çok köpürür ,daha güzel kokar da annem ona sırrını söylemezdi..Okuyacağım…Anneme o sabunları yapacağı kocaman bir bahçe alacağım.”Gülümsedi dostum.”Eğer bunu yapabilirsen bu sevgi ve bilgi kitaplarının içerisinde senin kitabında güzel bir örnek olarak yerini alır ve senin  kaleminde gelen yeni çocuklara senin öykünü anlatır…” dedi…

Çok sevindim….

Oradan ihtiyacım olan bütün herşeyi aldım..Kendim için ve kardeşim için..Bunu yaparken dostum bana yardım etti..İhtiyacım olan herşeyi  oradan birlikte aldık..

Birden ”atla bakalım” diyerek beni tekrar kanatlarının üzerine alarak gökyüzünde masmavi turlar attırdıktan sonra yeniden yere indirdi…Topladığım bütün herşeyi çiçekli,kokulu torbalara doldurmuştuk…Ne güzel şey mutluluk…Mutluluktan uçmak…

Birden  bir ses duydu Metin…

”Mutlu musun?” diyordu kartaldan uçurtmanın sahibi…

”Çok mutluyum,hiç bu kadar mutlu olmamıştım abicim” dedi Metin….

”Sen çok zeki bir çocuksun…Sen çocuksun..Senin yapman gereken okumak.Simit satmamalısın.Bunu ailen ile de konuşacağım.Bu evrensel ahlâk kurallarına ters herşeyden önce.Sana verdiğim adrese de muhakkak geleceksiniz  orada senin gibi bir sürü çocuğa ders veriyorum  .Zeynebi de getireceksin…Kardeşin ile birlikte okuyacaksınız…Ayno Kadına ‘da selam söyle…Bekleyeceğim.Bir sorun çıkar ise bana geleceksin anlaştık mı?”dedi göz kırparak…”Al bu kartal da senindir…Ama düzenli olarak uçurmaz isen küser sonra…”

”Söz abi ” dedi çocuk kartalının kanatlarını okşayarak.”Söz ona çok iyi bakacağım,hiç üzmeyeceğim…Bir de…şey…”

”Bir de ne” dedi adam şefkat ile Metin ‘e bakarak.

‘Bir de abi ,sen çok zenginsin ama ben sana annemin sabunlarından getireceğim…”

Duygulandı adam…

Saat günbatımını gösteriyordu ve plaj görevlileri sahilde, içinde kirli mi kirli bir çocuk tişörtü ile belinde kırnabı ile paçaları kıvrılmış eski mi eski bir kot pantolon olan bir poşet buldu…Boş bir simit tablasının yanına bırakılmıştı.

 

Not:Günümüz siyaseti,güncel sorunlar,basın-yayında takib ettiklerimiz felan her ne ise ama gelecek her hususta ekonomi ve aile-kadın- çocuk eğitimindedir.Bir ülkenin kasasının içinin ne kadar dolu olduğundan ziyade o kasanın kimin ellerinde olduğu önemlidir.Ve o elleri anneler yetiştirir….

AŞK

”Seni O’nun yerine koyduğumu bilse Tanrı kızar mıydı bana…Neye yarardı canımı alsa da ruhumu özgürlüğüne kavuşturmaktan başka..Ey özgürlük…Bir yanım seni alıp çoktan gitti..Kalan yarımı kim ne yapacaksa….”

Bütün cezalara meydan okumaktır aşk

Giyotinin başını uçurmak

Diri diri yakmak alevi

Zindanı hapsetmek içine

Adem’i kandırsanda tekrar tekrar

Tekrar tekrar kansan da Havva’ya

Aynı bekâret her seferinde

Ve yeniden doğurmaktır sevdanın

O güneş ülkesini…

ayten dedi şair

 

 

Ayten dedi şair;

”Ben bir Ayten’dir tutturmuşum oh ne iyi” dediğinde,’Ne diyor bu?’ dedim.

Bir gün ne dediğini anladım…

Seviyorsunuz.Üzerinize geliyor dünya,kimbilir kaçmak ,bulmak ve gamzelerine aşkınızı dağlamak istiyorsunuz.Nereye dönseniz size doğru gelen bir hayal, ellerinizi uzatırsınız ,uzanmak istersiniz, rûya’larınızdan uyanmak istemezsiniz,bir dakika daha görebilmek için gözkapaklarınızı ellerinizle tutarsınız belki de.Anlarsınız dağların tepelerine çıkıp”seviyoorummm” çığlıkları atanları.Dağlara çıkmak istersiniz,dünya umrunuzda olmaz bir dakika fazlası için neleri vermezsiniz. Hayallerinizde hep O vardır,bazen dünyaya erken geldiğinizi düşündürür,bazen çok geç kaldığınızı hissedersiniz.Bütün kuralları yıkar aşk,sizi yıkar,sizi yakar.Kendinizi yeniden doğurursunuz.

Güneş olursunuz biliyormusunuz.Ay olursunuz.

Ya bir ilkbahar,ya bir sonbahar,ya bir şafak ya da akşam üzeri.Çiçekler sonra.Çiçekler açar,bütün çiçekler artık aynı anlamın ifadesidir.Birşey olursunuz,acaip bir şey.Şiirler sonra… Şiirler okursunuz,sanki hepsini ilk kez okuyorsunuz.

Ve demiş ki bir tanesi:


”İki kere iki dört,elde var Ayten,bundan sonra dünyada aşkın adı ,Ayten olsun…”

”Ayten’de ben olayım,sen ol kahretsin”

Gülmüşsünüzdür belki de Ayten’i tanıyana kadar.İki kere ikinin dört ettiğini bilirsiniz de, aşk’ın adının ”Ayten” olduğunu şair olduğunuzda ve elinizde bir Ayten kaldığında,anlarsınız.Ne güzel bir isimmiş Ayten…

”Ya baksana, gittim de şair oldum ben,sen uğruna.”

Avuçlarınız artık o eski avuçlar değildir,avuçlarınız çocuk değildir artık.Ter içindedir.Örüklerini çözmüş yetişkin bir genç kız,bıyık bırakan delikanlı.
Ve kadın ve erkek.Olmasını istediğiniz bir bebek,bakarsınız avuçlarınıza hayallerinizin sinema perdesi gibi.İzlersiniz de eğer ayrı iseniz,dünyanın en derin çukuruna dönüşüverirler aniden, kurak çöller gibidirler ,çatlamıştırlar,meğer ne acıyorlarmış.Ortalığı sel alır,canınız acıyordur,hasrettir filmin adı,hasret bu birşeye benzemez.Birden avuçiçlerinizde derin denizler.Ayten’i ararsınız ve Ayten orada çırılçıplak yüzer.Suların içerisinden çıkacakmışta yanınıza gelecekmiş gibi,size doğru yüzer.Ellerinizi yüzünüze sürersiniz.Yüzünüzü besler sevda.Yani Ayten siz,siz Ayten.Kendinizi yeniden doğurur,yeniden doğurur ve kendinizi yeniden doğurursunuz.Eğer aşık iseniz ve gerçekten anlamışsanız anlamını.Ne zarar verirsiniz,ne kahredersiniz.

Siz hiç avuçlarınızda biriktirdiğiniz gözyaşlarınızı yüzünüze vuruken, onlar ile yüzünüzü yıkarken aynada kendinizi izlediniz mi?

Orası,Ayten’in size baktığı,Ayten olduğunuz yerdir.Kendinize baktıkça acı çektiğiniz an’dır.Acıyı,aşk’ı en iyi kendi yüzünüzde izlediğiniz bir an’dır o.Yeşildir koyu kahve gözleriniz.Deniz yeşili tuzlu gözyaşları sızar çatlak gözbebeklerinizden.Geçtiği yeri yeşile çalar.Her yerinize yaşları sürersiniz.Denizi sürersiniz.Çünkü gözlerden akan O’dur.Gülersiniz sonraları.”Manyakmıyım neyim?” dersiniz.

”Manyak mıyım neyim?”

Şimdi;

‘Ben bir Ayten’dir tutturmuşum
0h,ne iyi.”

Her akşam gün batımına doğru bakarım çok uzaklara,bir yürek sandığında.Beklerim,sabırlıyım.Bir de köşe hazırladım tam karşıma,yanına bir fincan bıraktım ve eskilerden bir kitap,bir gözlük ve bir baston ,içine çiçek tohumlarını serptiğim birkaç saksı cam kenarında.
Açmadılar henüz.
Boş bir kafes aldım.Muhabbet kuşları için aldım,donattım içini,yavrulukları bile hazır.
Yoklar henüz.
Eski bir radyo ve belki otuz yıl sonrası ve bizim için ,”bir bahar akşamı”şarkısını istedim.
Çalmıyor henüz.
Anlayacağın zaman durdu o köşede.Müzeyyen Senar’ı astım duvara ve birçoğunu daha yanına,yâd edeceğiz bilirim.Ve kocaman bir taş basıp bağrıma,baktım Mevlâ’ya….


”Bir gelinlik,bir damatlık ,

iki muhabet kuşu ,

belki sadece bir gün ve bir de seni …

Ve o bir gün’ün de son gün olmasını diledim.

Zamanı dondurup içinde…

Kimbilir kaç yıl için sandığı kilitledim…

Sadece senin ile ölmek istedim…”

 

**********

 

Ben bir Ayten’dir tutturmuşum
Oh ne iyi
Ayten’li içkiler içip
Sarhoş oluyorum ne güzel
Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum
Ayten üstüne
Saatim her zaman Ayten’e beş var
Ya da Ayten’i beş geçiyor
Ne yana baksam gördüğüm o
Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor
Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
Günlerden Aytenertesidir
Odur gün gün beni yaşatan
Onun kokusu sarmıştır sokakları
Onun gözleridir şafakta gördüğüm
Akşam kızıllığında onun dudakları
Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
Ayten’i övecekseniz ne ala oturabilirsiniz
Bir kadehte sizinle içeriz Ayten’li İki laf ederiz
Onu siz de seversiniz benim gibi
Ama yağma yok
Ayten’i size bırakmam
Alın tek kat elbisemi size vereyim
Cebimde bir on liram var
Onu da alın gerekirse
Ben Ayten’i düşünürüm üşümem
Üç kere adını tekrarlarım karnım doyar
Parasızlık da bir şey mi
Ölüm bile kötü değil
Aytensizlik kadar
Ona uğramayan gemiler batsın
Ondan geçmeyen trenler devrilsin
Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
Kapansın onu görmeyen gözler
Onu övmeyen diller kurusun
İki kere iki dört elde var Ayten
Bundan böyle dünyada
Aşkın adı Ayten olsunÜ.Yaşar Oğuzcan

 

masal

 
 
 
 
Bir varmış bir yokmuş diye başlayalım adettendir.
 
Güzel bir ülkenin ,güzel bir şehrinde,güzel mi güzel,akıllı mı akıllı,iyi yürekli mi iyi yürekli bir kadın yaşarmış.Bu güzel kadını bir gün,yakışıklı,mevki sahibi bir adam görüvermiş ve çok beğenmiş.Kadın da adamı çok  beğenmiş…İkisininde kendince hareketli yaşamları olmuş ve aradıkları sevgi ve huzurmuş…Çapkınmış biraz adam ve mevkisi ile başı dönmüş bir insan imiş. Kadın bunu daha ilk gün anlamış.Konuşmalarından anlamış,hareketlerinden anlamış.Anlamış anlamasına ya bunu çok fazla önemsememiş. Adam bir süre sonra bu kadınla bir ömür boyu birlikte olup mutlu olmak istemiş.Kadın da o kadar hoşlanmış ki bu adamdan..Kabul etmiş.Ancak şartlar koşmuş.”Seni tanıyacağım ancak bu süre içerisinde…

”Bana ,kesinlik ile hiç bir hediye almayacaksın.
Bana ,kesinlikle maddi durumumu sormayacaksın.
Bana,kesinlikle hiçbir şekilde bir ihtiyacın varmı diye sormayacaksın.
Ve hayatına giren diger insanların hiçbirisine benzemediğimi hiçbir zaman unutmayacaksın,şaşırmayacaksın… ”

”Sadece seni tanımak istiyorum,seni sevmek istiyorum,eğer bunu kabul ediyor isen olur.”

Demiş…

Çünkü kadının istediği bu imiş…Gözü ne parada imiş,ne pulda imiş.Ne mevki de imiş,ne makamda.Parayı da bilir imiş,pulu da mevkiyi de bilir imiş makamı da…Neler getirdiğini de bilirmiiiş,neler götürdüğünü de.Kimi öldürdüğünü de bilirmiiiş,kimi yaşattığını da….

Kabul etmiş adam.

Ama bir süre sonra dayanamamış,ve elinde olmadan bazı şeyler söylemiş.
Ancak kadın laf daha ağzından çıkar çıkmaz,küsmüş,susturmuş onu….
”Ben seni seviyorum” demiş,”bu konuyu konuşmak dahi istemiyorum.”

Ve çok güzel günler geçirmişler,dünyanın kötülüğünden uzak,çocuklar gibi bir aşk yaşamışlar…Ve iyi bir arkadaş olmuşlar biribirleri için.

Ancak,kadının içinde hep bir şüphe daha varmış,bu şüphe kendisini sürekli geri çeken ve geren bir ip gibi imiş.Bu huzursuzluk ile sevgisinden alması gereken tadı bir türlü alamıyormuş.Zihni  sürekli tetikte yaşayan bir insan gibi çalışıyor imiş  ve elbette hislerinde yanılmayan kadın birgün şüphelerinde yanılmadığını anlamış.Adamın hayatında başka kadınlarda varmış.Kendisinden önce hayatında olan fakat ilişkisini tam olarak kesmediği kadınlar.

Bunu çok sormuş,gerekenleri söylemiş, kesin cevaplar da almış ama hep bir şüphe kalmış içinde…

Kadın,ilk başlarda ,haremin varlığından habersiz ya öğrendiği zaman ise düşünmüş ve  ‘ben gözde olmak isterim,ya da giderim” diyerek ,sevdiğine karşı çıkmış.Adamın da pek umurunda olmasa da,bir süre sonra bu kadını gerçekten sevdiğini ayrılmak istemediğini farkemiş,türlü şeyler önermiş.Ama kadın düşünmüş ,taşınmış,kabul etmemiş…İlginçtir kadında ,adamda çok huysuz insanlar olmalarına rağmen ne hikmet ise hiç kavga etmemişler.En kötü zamanda dahi birbirleri ile hiç kavga etmemişler.Çünkü birbirlerinin dillerini öğrenmişler.İkisi de aslında keşfedilmeyi bekleyen cevherler gibi imiş.Ama gelin görün ki hayatındaki diger kadınları kabullenmeyen kadın onu bazen duygularına yenilip affedecek gibi olsa da sonunda terketmiş.Gider iken de adama ”sana büyülü bir söz edeceğim,uzat kulağını” demiş.Adam uzatmış ve adamın kulağına birşeyler söylemiş kadın.Gülümsemiş adam,acı acı gülümsemiş,alay etmiş belki de…Ve silmiş adamı,bu olanları zamanla unutmuş gitmiş kadın…Kızmış,sinirlenmiş bazen ama ,hiç küsmemiş…

”Mücadele et”demişler ona ”niçin kuzu kuzu kendi ellerin ile teslim ediyorsun diger kadınların ellerine?Niçin bırakıyorsun sevdiğin insanı göz göre göre…?”

 
Ama masal işte,dedik ya bu kadın çok akıllı bir kadınmış.Kendisine bunu söyleyenlere”ona bir erkeğe bir kadının verebileceği herşeyi verdim hatta öyle ki verebileceklerimin çok azını verdim,ve bunu onu anladığım,sevdiğim için yaptım,bu bile onu bana geri getirmeye yetecektir.Gönderdim,çünkü onu seviyorum,üzmek istemiyorum..Ve ben ona bir tılsım söyledim..Siz yanlış düşünüyorsunuz” demiş…Diger kadınlar ‘kırk sene düşünsek böyle bir mücadele aklımıza gelmezdi” demişler ve tılsımı merak etmişler…Anlamamışlar elbet,kadın da anlatmamış zaten.Söylememiş..Çok merak etselerde birgün,zamanı geldiğinde,söyleyeceğini söylemiş …

Adama ne olmuş.Elbette  ilk zamanlar fazla önemsememiş öyle ya nasılsa kadın çokmuş, kadın mı yok,pekte önemsememiş…

Aradan uzun zaman geçmiş,çok uzun zaman geçmiş,adamda kadında yaşamlarına kaldığı yerden devam etmişler,ama acı ,ama tatlı,hayat devam ediyormuş..

Ancak onca zaman geçse de ne adam unutmuş kadını,ne kadın unutmuş adamı…

Birgün,çok uzun zaman sonra birgün kadın adamı rüyasında görmüş,çok üzgünmüş adam ruyasında ve ellerini tutmuş adamın kadın ‘sen acı da olsa,tatlı da olsa benim kaderimin bir parçası ve her daim dostumsun,seni hiç unutmadım,bütün kötü günlerinde yanında ben olacağım unutma oldu mu” demiş..Rüyasında gülmüş adam,çok sevinmiş…”Sana hep güzellikler yolluyorum ” demiş kadın..”Üzülme,mutlu ol” ..Ve uyanmış…Uyandığında ‘hayırdır inşallah demiş ,sanırım yoldadır…”Geliyor” diye düşünmüş…
Geçmemiş üzerinden bir iki gün,çıkıp gelmiş adam,yıllar sonra ilk kez karşılaşmışlar..İkisininde yüzünde bir yorgunluk varmış ancak ne hikmet ise ikisi de biribirlerini gördüklerinde bütün yaşananları unutuvermişler…

Kadını bir söz çok etkilemiş…Bunlar bir kadının dünyada duyabileceği en güzel sözlermiş…

”Sen kötü gün dostusun,sen herşyden önce bir dostsun  ve ben seni bir daha kaybetmek istemiyorum,hep yanında olmak istiyorum,sen beni nasıl kabul eder isen öyle,ama ben bir daha gitmek istemiyorum,seni seviyorum,senden sonra kimi görsem sendin…Söz ver bana,bir daha yanından ayrılmayacağım…”

” Ama hiçbiri de ben değildim değil mi? Söylemiştim.Şaşırmayacaksın.”

Diye mırıldanmış kadın…

Sonra hüzünle sevinmiş…Çok mutlu olmuş.Herşeyin ötesinde bu sözleri duymak bile bir ömre bedelmiş..Diger kadınlara anlatmış bunu.Şaşırmışlar kadınlar ‘bunca zaman sonra,hemde hiç görüşmeden ,peki şimdi söyle bakalım ne idi o tılsım”

Kadın gülümsemiş…

”Hiç,hiçbirşey değildi…” demiş…Sadece ismimi söyledim ve dedim ki:

”…Bu ismi sakın unutma,hoş sen unutsanda hatırlatacak olan çok çıkacak karşına,çünkü ben sadece seni sevdim,seni istedim…Seni sevgilim olarak sen olduğun için sevdim,insan olduğun için saydım ve ismin ile anladım.Benim gibi düşünmek zorunda değilsin…Ama ben sana ‘gel’ diye diye gidiyorum,bilesin..Rahat ol hakkımı helâl ettim.”

Yani anlayacağınız ona gel diye diye gittim…

 
Gökten üç elma,bir odun düşmüüüşşş…
 

TELKÂRİ


 

TELKâRÎ

“”tükenmeye yüz tutmuş
El sanatları gibidir bazı aşk”lar
Onların değerini ancak
Medeniyyet zengini
Altın usta”lar…
anlar””

Feryatlar yükseliyor
bir Zerdüşt diyârından ah!
ki ne ah!
Telkâri sevda”m

Söyle
hangi desenleri çizeyim yüzüne
ve hangi fırınlanmamış tuğladan
sesleneyim
Soyu tükenmiş
Sevda nesli”ne

Bugün yüreğimde
………
Tane tane sevda var…..
ve tam göbeğinde
Dokunulmamış bir gümüşten “vav”

Söyle
Telkâri sevda”m
Hangi desenleri çizeyim yüzüne

Ve

Hangi fırınlanmamış tuğladan
sesleneyim
Soyu tükenmiş
sevda nesli”ne

AYNA

İnsanlığın sorunları üzerine kafa yormuş ve bunun için birtakım kitaplar yazmış,sözler etmiş  ve şimdilerde -öleli kaç yıl olmuş- insanların ,gözlerini şu an yeniden dünyaya açsalar yani yeniden dirilseler görecekleri manzara karşısında ne yapacaklarını düşünüyorum çok zaman..Binyıllar ya da yüzyıllar ve hatta yakın zamanda kaybettiğimiz bu insanların dünyada kötülüğün ve şiddetin giderek arttığını ama yeni bir dünyaya gelmiş gibi ama – ben biliyordum- havasında şaşkınlık ile izlemesinin görülmeye değer olduğunu düşünüyorum..Hele ki kendi sözlerinin  ve kitaplarının hiç ummadıkları yerlerde ve hallerde hiç umulmadık amaçlara alet edimesini nasıl karşılarlardı kim bilir..

Bütün  dünyanın dikkatinin kendilerine yöneleceğinden hiç kimsenin şüphesi olmasın kanımca…”Ben bunu demek istemedim,ben böyle de demedim,bunu da ben söylemedim,kardeşim siz benim aklımla mı oynuyorsunuz size bunu mu yapın dedim..Sözlerimin burada ne işi var..Verin hepsini geri..İşte ben aslında  bir gün bir çöp tenekesinin yanında üzgün bir köpek görmüştüm..O an da şair ruhumun da etkisi ile bu iki cümleyi karalayıvermişim..Bunu yayınlamayın demedim mi..Siz bu notları nereden ele geçirdiniz..Tanrı’m bu ben miyim..Siz de mi bir tuhaflık var…

 

Eskilerden bir kaç kişiyi hafızası ile birlikte klonlamak isterdim bilim insanı olsa idim..Bunun insan ahlakına ters olup olmayacağını düşünmezdim ve bir tür mantık yürütürdüm…Sanki çok mu  iyi ahlâklı bir dünyada yaşıyoruz ya…Belki de bu kadar ince düşünmezdim ve  işlerin bu kadar sarpa sardığı bir dünyada olayların aydınlığa kavuşabilmesi için geri gelmelerini isterdim..Artık neler olurdu  görürdük…..Bunun yanında bebek olarak klonlandıkarında kendilerinin  yeni yaşamlarında ne olacaklarını da görmek isterdim..Hatta bir kaç tane klonlanan kusursuz kopyaların  kiminin dünyanın değişik bölgelerindeki aileler tarafından değişik koşullarda eğitilerek,kiminin ise aynı ailede  olabilecek sonuçları ve hepsinin kaderinin ,hayat görüşlerinin,yaşam biçimlerinin,dil ve yetenek kabiliyetlerinin aynı olup olmayacağını görebilmek isterdim..Biribirinin ikizlerden farklı olarak tıpatıp aynısı insanların aç kalanı ile çok iyi besleneni,çok iyi eğitim alanı ile çok aşağı kültürde gelişmesi sonucu olabilecekleri..Aşağı seviyede eğitim alan ve aslı çok iyi eğitim aldığı için yeteneğini daha da geliştirebilme imkanı kazanan dehamızın yeni yaşamında  da bunu yapıp yapmayacağı,icat yapıp yapamayacağı,ya da hangi icadı yapabileceği..Ya da tam tersi çaresizlikten bir takım fikirler üretenlerin rahat yaşamı elde ettiğinde bunu yapıp yapamayacağı…Birebir kopyalardan bahsediyoruz…Yani dünyaya geldiklerinde tıpkı asılları gibi doğacaklar.Tek bir hücre bile yanılmadan..Bunun yanında aşağı seviyede eğitim alan aslının da bunu yapıp yapamayacağı.Bu uzatılabilir..Siz de bunlara yenilerini ekleyebilirsiniz,kombineleri rahatlık ile çoğaltabilirsiniz..Bu deneyin, kader ve alınyazısı…Alnımıza yazılan ne ise onu yaşarız ve her insanın bir ömrü vardır ve ancak o kadardır gibi sorulara ne gibi cevaplar verebileceğini görebilmek..Üretimin yapay olup olmamasının bir değeri var mı …Burçları da denemiş oluruz hem…Farkı  burçlarda on iki kopya ile  yıldızların ,onların karakterleri üzerindeki etkilerini de izleyebiliriz elbette ki…

Hepsinin birbirine düştüğünü izlemek nası olurdu acep?

 Hem çok acı hem de çok komik şeyler olacağı kesin..

Biri öbürüne :

”Ne yazmışsın yahu buna ben bile inanmıyorum” dediğinde öbürü ”ben yazmadım sen yazmışsın”.Felan derdi herhalde..Birbirlerine ”sen de olsaydın sen de yazardın”..Demeleri,ya da birbirlerinin dillerini bile bilmemeleri..Yoksa hepsi kendi dillerinde mi konuşmaya  başlarlardı..Buna inanan var mı kurban olayım…Yani asılları hangi dilde konuşuyor ise bunlar da aynı dilde konuşacaklar …Herhalde yoktur…

Hadi bu ne ise de….

Hafızası ile gittiği gibi gelecek kopyaların hallerini ve olacakları  hayal etmesi bile kışkırtıcı…Uzun süren bir uyku döneminden sonra birden bire ayağa kalkmak ve dünyanın halini görmek…Hakkınızda yazılanarı,çizilenleri,görmek izlemek…

Sadece hayvan klonlamanın bütün bunları anayabilmek için yeterli olmayacağını ama birçok sorunun cevabını da verebileceğini tahmin edebiliriz aslında…

 

Bir tabloyu yapar iken neler hissettiğini sadece o ressam bilir.Bir resmin kendi arasında dünya nüfusu kadar farkı vardır…Her bir fark birbiriniz arasındaki farktır..Siz tabloda ne ressamı görürsünüz,ne ressamın yerine koyabilirsiniz kendinizi…Ressamın yaşadığı  bir olayın benzerini yaşadı iseniz yaşadığı bazı duygulara daha bir anlam verebilirsiniz belki ama hiç bir insan aynı değil,algı da öylesine…Aynı duygu için aynı resmi de çizemezsiniz düşündünüz mü?Sen bir başka şekilde çizersin resmini ,o başka şekilde..Yanyana koyduğunuzda biribirinden farklı resimler çıkar..Kimisi güneşte görür karanlığı kimisi ay’da..Kimisi kuş demek istemiştir çiçeğe,kimisi ise uçurmuştur bir uçurumun içine…Sen de öyle..Güneşi karanlık görürsün,karanlığı gece…Hepiniz için ya çok güzeldir ya çok çirkindir,ya çok iyidir ya çok kötüdür önce…Ama bunun bir ayna da olabildiğini  de öğrenirsiniz içine girince…

Bir ressam tabloyu ne için yaptığını en iyi kendisi bilir.O neden ile bütün hastalara aynı resim gösterilir…

Hadi şimdi yukarıdaki  aynaya  birde bu gözle bakın…

ALACAM ULAN SENİ

 

 

Ulan ne aşk’mış be!Sormayın sanal pokemonlarım sormayın..Tuttum vuruldum mahallenin en güzeline,bir bakışı ile tophane yüreğime yumurta topuğumu geçiriyor bu afet…Fenasi Düdük sokağın 17 numarasının balkonunun altında,geceleri cam taşlamaktan mahallede taş kalmadı anasını satim..

-ŞŞiit kız,kız baksana !
-yürü git lan babam görürse görürsün…
-Yanıyorum anam,yanıyorum anlasana…Sen denizmisin,deryamısın manyak mısın nesin,yanıyorum ulan !
-git evin önünden !O gemi bu limana değil oğlum,yallah !
-Delirtecen lan sen beni!Aşk manyağı yapacam seni !
-Defol saksıyı indirmim kafana,bak su geliyor.
-Kız evetlesene bak Niçe abim ne demiş önce Allah,’evetle’demiş,sen evetle aşk manyağı yapacam,manyak!
-gitsene,vey babam !

Yapardım abi ”hayatında yapacağın en büyük çılgınlık ne olurdu?” diye sorar iseniz, toplumun bütün kurallarına tekmeyi çakar,hepsin yıkar, bu kızla kaçardım.Harbi yapardım yani.Hele bir ‘evet’ dese sevdiğim insanı diyorum saçlarından tuttuğum gibi havalandırırdım.Bu kız için ‘paşakapısı hertürlü hankapısı’..Yalancının?Ciğerlerimi yaktı,gitti..Ama mahallenin delikanlısının arkadaşları ile kendisini istemeyen kızı arabaya atması gibi olmazdı kız da isteyecek..Maço bir tip olduğum kesin, eyvallah, ama kıyamazdım sevdiğime ellerim kalkmazdı işte bana dilediği hakareti etsin karşımda bir dokunuşta devirebileceğim insanın şımarmasına izin verir,o bana bağırır çağırırken tutar saçlarından öperdim heyyt !Bakmayın, bir iki makas aldık en afilisinden,tokadı yedik oturduk aşağıya,aman başkası kapmasın diye herketede beklemekten,evinin karşısındaki birahaneye mıhlandık kaldık işte ne iş ne güç..Biz Anadolu çocuğuyuz yani bir Anadolu’muz var babadan kalma,oradan oraya taşınıyoruz,o da bitti bunu gözetlemekten..Balkona çıkar,çamaşır asacak içimizde bir yangın,bakkala gider gözlerimiz cayır cayır.Az da değil yosma,biliyor ya, yedi bitirdi gecelerimizi,”alacam ulan seni..!”Söz konusu Leman ise gerisi teferuattır!Herşey Leman için !Leman akşamdan ışıktır,yaylalar yaylalar..”ulan oğlum deli, şu düştüğün hale bak!Herkesi dize getirdin,bu kız çaktı seni..Ah ah yürekte on çekirdeği aynı an’da yemiş gibi bir ateş !”
Bendeniz saygılı ağabeylerden ..Bir adam var mesela mahallemizde hani kalburüstü diyeceğiniz bir adamdı..Galonla viski tükenirdi evinde,etrafından yalakaları hiç eksik olmazdı,nesi var nesi yok bitirdiler bu arkadaşlar..Biz çocuktuk o zamanlar ,sonraları mahallenin maskarası oldu bu abimiz,biz de unutmamışız bize aldığı çikolataları,bize bakkaldan aldırdıklarından kalan para üstlerini cebimize nasıl sıkıştırdığını..Sadece o mu ?Garibanların da babası idi bu abimiz ya safça bir abimizdi..Kıyıda köşede papiklenirdi veletler bu onların cebine de çorba parası koyardı.Diyeceğim o ki düştü,henüz bıyığı terlememiş, mahallenin yeni p..leri adamcağıza lakabı ile hitab etmeye başladılar düştükten sonra ,biz saygıyı öğrenmişiz büyüğümüze icabında,düşse de kalksa da ağabey ağabeydir anladın mı!Daha birkaç sene oldu bu yeni nesil ne kadar çabuk saygısızlaştı lan!..Böyle öğrenmedik biz diyeceğim,bir çay ısmarlamak için adama çantasını taşıtmaya kalkan garsonboylar peydahlandı..Birgün oturuyorum bizim Eyüb’ün mekanında, masayıda donatmışım o biçim,bizimki de orada garsonluk yapıyor kafamda iyi birazdan demlenmişim,bir velet camdan bağırdı ”heyyy ..çiçeeee …”Baktım benim Leman’da yukarıdan yine kıvıra kıvıra geliyor ağzında bir ciklet ,ayağında mor bir terlik şakkada şukkada ulan! şeytan dedi ” çık şuna tokadı patlat.Lan ben sana kaç kere böyle yürümeyeceksin demedim mi,madara mı edeceksin ulan sen beni aleme yürü eve bir daha ufaklık alsın ekmeği,zeytini !” ona hırlandım ,kabul de etmiyor zevceliği,acısını çocuktan çıkarttım..Tuttum ensesinden camdan aşağıya çektim dedim ‘ne dedin sen lan,bir daha de bakayım !”Şaşırdı velet ‘birşey demedim abi’..”Özür dile lan,sen baban yaşında adama çiçe ha,adı ne onun söyle bakayım lan!Sizin bitiniz ne zamandan beri kanlandı..?”Arada Leman’a göz atıyorum..Leman oradan ‘hıh’ der gider….O sinirle buna tokadı bir çaktım,özürü dilettim..Ağbimiz takdirlerde,biz tekbirlerde…!Caka fiyaka o biçim anlayacağınız..Kayınpeder adayı mekânın karşı köşesinde dik dik bakar,elinde gümüş imameli,tık tık çeker,çakma taş ile altın takılır kendileri.İki tesbihi vardır..Birini her mekanda kullanmaz..İki kadeh içtimi de yanından herkes ufak ufak kirişi kırar.Kulağı kesiklerden anlayacağınız.Kime her an ne olacağı hiç belli olmaz…Biliyoruz, babalık çakmış davayı,abi bir an sesleneyim dedim ,’hey babalık burası çok kalabalık az takılsan da ,özelimiz var bir konuşsak..Nerde,baba Azrail Allah’ıma,Kitab’ıma..Ama güldü bir an’lığına..

Ah ulan Leman !
Ah ulan Leman !

Biz Roma’yı yakalım diyoruz sen işi yokuşa sürüyorsun ….
Alacam ulan seni..

Gülmeyin aşığız dedik ülen !:))
Ne mutlu Aşığım diyene…
Delikanlıyı delikanlı yapan yüreğindeki aşk’tır,aşk eğer uğruna yanacak varsa aşktır !