BİLGE ZARTUS PARTUS

 

 

 

–   Peki Zartus Partus.İzleyicilerimizden bir  mail aldık .Ve az önce anlattıklarınızdan bir şey anlamadığını ve açıklamanızı daha açık bir şekilde izah etmenizi rica ediyorlar.

-Anlatayım.Bunun daha kolay anlaşılabilir olması için yanımda kod adı Ayşe Teyze olan bi kadının karaladığı boktan bir mektupla onun için çıkardığım zartus partus zart haritasını getirdim.Şimdi daha iyi anlar anasının elini öptüklerim.

Gerizekalılar için yani kısa süreli zart bölgesini aktive edemeyip de dil kullanmak sureti ile çıkarttığımız fonemleri morfolojik aşamaya geçirme  evresinde morfem farkındalık düzeyi düşük olduğundan morfemlerin toplamı morfolojinin aşk yaşadığı bölgedir ki gramer evinde türedikten sonra semantik düzlemde yaratması gereken etkiyi gösterememesi bakımından mütevellit ,duyusal istikrar seviyesi müptezel seviyede dağınık ve kısa süreli flaşh belleği iflas halinde olanlar için kodlayıp depoladığımız ve istikrar sağladığımız informasyonu tekrar kısa vadeli flaşf belleğe geri getireceğim. Bu sefer kortekslerinde moronik faaliyetler gösterdiğini tespit ettiğim zartfanlarıma kısa süreli flash bellek almalarını ve içine iyi kodlayıp hafsala zangırdaması  durumuna alet olmamalarını şeettiriyorum.

Uterusun yansımasının temsili dezonformasyon  paloistosen evresinde geçirdiği milyon ışık hızının toplamının ikiye bölünmesi sonucu olarak zartiyus partiyus gezegeninin sekizinci boyut sandığımız boyutta döllendiğini sanmamız sonucunda ışınlanmanın getirdiği morgazım etkisinin de hesap sandığımız hesaba katılmasıyla ortaya çıkan hörptus kartus canlısının ,çevrektus faciyus efektisiyle nörosal zartiyetlerde evolasyon şeyettiremeyişus bakımından yardım babında ve niyetinde anasına avradına sövdüriyus…

Bunu pekiştirelim :

 

Kod adı Ayşe teyzenin zart haritası olduğu için bu noktada kod adı Ayşe teyzenin zart sırlarının ortaya çıkmaması bakımından  keyif dönemlerinin eksikliklerinin ve kod adı Ayşe teyzenin bilinçaltında ne kadar çok kozmik çöplük taşıdığını anlatmayacağım.Haritada kabaca bir kozmik ışınlanmanın değişik renkli evrelerinde 1. ev mavi ışındır ve altmavi ve üst mavidir 2. ev sarı ışındır 3. ev mor ışındır 4. ev zor ışındır.bunların tümüne birden zart-part ışınları diyoruz.1. evde görülen büyük bir altüst çaprazlamanın sonucunda negatif ışınlamalarla bütün tüm evler renksiz ve soluktur.Yetersiz yemleme sonucunda mavi ışık bölgesi İşte bu noktada ananus avradınus diyorus.

– Hmmm çok etkileyici zartus partus.Peki elbette kod adı Ayşe teyzenin özeline girmek istemeyiz ama zartus alanının üst kısmında bir nokta var o noktanın hiç olmaz ise bir yorumunu alabilir miyiz sizden izleyicilerimiz de eminim ki merak etmişlerdir.

 

– O nokta alanı.Belirsizlikleri,gezegenler arası foton farkının çekirdek döllendiği alanı ifade ediyor.Bu arada gözünüzü şaşı yapınca kaç görüyorsunuz.İşte bu nokta çok önemlidir.Neden virgül değil de nokta değil mi..İşte burada dört ışınlı tepegöz mü iki gözlü nokta nın ta..

BİLGE ZARTUS PARTUS

 

Sevgili ZARTUS PARTUS öğretinizi bize biraz açıklar mısınız.İzleyicilerimiz elbette ki bu yeni öğretinin ne olduğunu merak ediyorlardır.

– Tabii ki  açıklayayım : Uterusun yansımasının temsili dezonformasyon  paloistosen evresinde geçirdiği milyon ışık hızının toplamının ikiye bölünmesi sonucu olarak zartiyus partiyus gezegeninin sekizinci boyut sandığımız boyutta döllendiğini sanmamız sonucunda ışınlanmanın getirdiği morgazım etkisinin de hesap sandığımız hesaba katılmasıyla ortaya çıkan hörptus kartus canlısının ,çevrektus faciyus efektisiyle nörosal zartiyetlerde evolasyon şeyettiremeyişus bakımından yardım babında ve niyetinde anasına avradına sövdüriyus…

 

ZARTUS PARTUS

 

 

Pekiyi hayatınızda geldiğiniz şu düşünsel evrede vardığınız en gerçek noktayı bir cümle ile özetlemenizi istesem Bilge  Zartus Partus ?

” … Bilseydim bu kadar gerizekalı olduğunuzu ananıza avradınıza  sövmeye en baştan başlardım …”

 

ATATÜRK’E GÖRE ATATÜRK


 

ATATÜRK’E GÖRE ATATÜRK

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!

1933 (Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yerli   Yabancı 80 İmza Atatürk’ü Anlatıyor, s. 183)

 

 

Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir.

1929 (Ayın Tarihi, Sayı : 65, 1929)

 

Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.

(Atatürk’ten B.H., s. 120)

 

Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı’, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü güçlükler önünde, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman hızla dönüyor, milletlerin, toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.

 

(Hamdullah Suphi Tanrıöver’den naklen, Cemal Kutay, Mustafa Kemal’in Ufuktaki Manevî Mirasçısı ile Sohbet, s.2-3;İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi, s. 13)

 

Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerini inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim ve inandıkların arasından bile olabilir. Fakat, ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint’ten, Mısır’dan döner dolaşır gene gelir, verimli sonuçları kalpleri doldurur. 1937 (Atatürk’ten B.H., s. 6, 128)

 

Yaşamımın bütün dönemlerinde olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felâketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, her türlü huzur ve istirahatimi, her çeşit kişisel duygularımı milletin kurtuluşu ve mutluluğu adına feda etmekten zevk duymayayım. Gerek askerî yaşamımın ve gerek siyasî yaşamımın bütün dönem ve bölümlerini işgal eden mücadelelerimde daima hareket kuralım, millî iradeye dayanarak milletin ve vatanın gereksindiği amaçlara yürümek olmuştur. 1920 (Atatürk’ün S.D.I, s. 61)

 

Pekâlâ bilirsiniz ki benim bütün yaşamımda bu ana kadar güttüğüm amaç, hiçbir zaman kişisel olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye girişmiş isem, daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve çıkarına olmuştur. Hiçbir zaman şahsımın üstünlüğünü ve sivrilmemi göz önüne almamışımdır.

1914 (Atatürk’ün Özel Mektupları, Sadi Borak, s. 40)

 

Memleket ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir amacım yoktur. Bu, bir insan için yeterli bir sevinç ve zevk sağlar. Benimle beraber olan arkadaşlarım, bütün vatandaşlarım da aynı amacı izlemektedirler. Kişisel ve ailevî huzur ve mutluluğun, milletin huzur ve mutluluğuyla ayakta durduğunu, memleketin güvenlik ve dokunulmazlığıyla mümkün olduğunu gerçek ve ciddî bir şekilde anlamışlardır. Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliğine, yolumuzun doğruluğuna eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Milletimizin, Türk milletinin yakın, uzak tarihine gereği kadar bilgimiz vardır. Geçmişin derslerini, bugünün ve geleceğin yaşamı için göz önünde tutmak dikkatinden mahrum değiliz. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz. Yapacağımız hizmetlerin, övünç sebebi olabileceği ümidiyle avunuyoruz.

1925 (Atatürk’ün S.D.V,   s. 209)

 

Çevresindekilere söylediği bir söz :

Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız, Onları Söyleyin!

(Afetinan, Atatürk’ün BUM., s. 37)

 

Benim tutkularım var, hem de pek büyükleri; fakat bu tutkular, yüksek makamlarda bulunmak veya büyük paralar elde etmek gibi maddî emellerin doyumuyla ilgili bulunmuyor. Ben bu tutkularımın gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydalan dokunacak, bana da gerektiği gibi yapılmış bir görevin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün yaşamımın ilkesi, bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu koruyacağım.

1914 (Melda Özverim, M.K. ve C.L., s. 42)

 

Allah bilir, yaşamımda bugüne kadar orduya faydalı bir üye olabilmekten başka vicdanî bir emel edinmedim. Çünkü vatanın korunması, milletin mutluluğu için her şeyden evvel ordumuzun, eski Türk ordusu olduğunu dünyaya bir daha kanıtlama gereğine çoktan inanmış idim. Bu inanca ait emellerimin şiddeti, ihtimal beni pek fazla aşırı davranışlı göstermişti. Fakat zaman, saf ve temiz beyinlerden doğan fikrî gerçekleri -kabulünden çekinilse de uygulattırır.

1912 (Atatürk’ün Özel Mektupları, Sadi Borak, s. 11)

 

Bütün görevlerin üstünde bizim de bir vicdanî görevimiz vardı; o da, herkesin sudan birtakım görevler yaptığı sırada yaşamımızı, varlığımızı bu milletin bağrına sokarak, onlarla beraber düşman karşısında uğraşmak olmuştur!

7920 (Atatürk’ün S.D.I, s. 106)

 

Ben görevimin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğunda yüksek ve çetin olduğunu anlıyorum. Arkadaşlar, bu görev bitmeyecektir; ben toprak olduktan sonra da devam edecektir! Ben seve seve, sevine sevine bütün varlığımı bu kutsal göreve vereceğim ve onun yüksek sorumluluğunu yüklenmekle mutlu olacağım. Görevime başarı ile devam edebileceğim. Çünkü büyük milletimizin, kalp ve vicdanında bana karşı sarsılmaz bir güven ve itimat taşımakta olduğunu görüyorum. Bu benim için büyük kuvvettir, büyük yetkidir.

1925 (Atatürk’ün S.D.1I, s. 236)

 

Biz, eğer millet ve tarih önünde herhangi bir hata işliyorsak, bunun sorumluluğunu vicdanımızda ve sağduyumuzda hissetmekten ve ödemekten, hiçbir zaman çekinecek insanlar değiliz. 1925 (Mazhar Müfit Kamu, E.Ö.K. Atatürkle Beraber, Cilt: I, s. 160)

 

Millet ve memleketin sayesinde kazanılan rütbe ve refahın bir önemi, bir kutsallığı vardır. Biz bunlardan, ancak yine bu aziz millet ve memlekete borçlu olduğumuz son bir namus görevini yapmak için ayrıldık. Milletin kendi yaşamını kurtarmak, kendi meşru hakkını savunmak için çıkardığı sese katılmak, her kendini bilen vatandaşın görevidir. Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa genel şerefsizliğin yıkıntısı altında, şunun bunun kişisel şerefi de parça parça olur. Biz, o genel şerefi kurtarabilmek için harekete gelen millete ruhumuzla katıldık. Katılmamıza engel olabilecek kişisel rütbeleri, makamları da genel şerefi kurtarmaya yönelik bir amaç uğruna feda ettik.

1919 (Atatürk’ün S.D.III, s. 6)

 

Ben, gerektiği zaman, en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.

1937 (Atatürk’ün T.T.B. IV. s. 590)

 

Mallarını millete bağışlaması nedeniyle söylemiştir :

Mal ve mülk, bana ağırlık veriyor. Bunları, soylu mille time geri vermekle büyük ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar; insanın serveti, kendi manevî kişiliğinde olmalıdır!

1937 (Rükneddin Fethi Olcaytuğ, Atatürk Hakkında Düşünce ve Tahliller, 1943, s. 44)

 

Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletimin ve büyük atalarımın en değerli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir adamım! Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, özel ve resmî yaşamımın her evresiniyakından tanıyanlarca bu aşkım bilinir. Bence bir millette şerefin, saygınlığın, namusun ve insanlığın yerleşmesi ve yaşaması, kesinlikle o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasına bağlıdır. Ben kendim, bu saydığım özelliklere çok önem veririm ve bu özelliklerin kendimde varlığını iddia edebilmek için milletimin de aynı özellikleri taşımasını şart ve esas bilirim. Ben yaşayabilmek için kesinlikle bağımsız bir milletin evlâdı kalmalıyım! Bu sebeple millî bağımsızlık, bence bir yaşam sorunudur. Millet ve memleketin çıkarları gerektirdiği takdirde insanlığı oluşturan milletlerden her biriyle uygarlık gereğinden olan dostluk ve siyaset ilişkilerini, büyük bir duyarlıkla takdir ederim. Ancak, benim milletimi tutsak etmek isteyen herhangi bir milletin de bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım!

1921 (Atatürk’ün S.D.1II., s.24)

 

Çocukluğumdan beri bir huyum vardır. Oturduğum evde ne kız kardeş, ne de ahbap ile beraber bulunmaktan hoşlanmazdım. Ben, yalnız ve bağımsız bulunmayı çocukluktan çıktığım zamandan itibaren daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır. Tuhaf bir halim daha var; ne ana -babam çok erken ölmüş-, ne kardeş, ne de en yakın akrabamın kendi düşünüş biçimi ve görüşlerine göre bana şu veya bu öğütte bulunmasına katlanmazdım. Aile arasında yaşayanlar çok iyi bilirler ki sağdan soldan, pek saf ve samimî uyarmalardan korunamazlar. Bu durum karşısında iki davranış şeklinden birini seçmek zorunludur; ya uymak yahut bütün bu uyarma ve öğütleri hiçe saymak. Bence ikisi de doğru değildir. Uymak nasıl olur, en aşağı benimle yirmi, yirmi beş yaş farkı olan anamızın uyarmalarına uyma geçmişe dönme demek değil midir? İsyan etmek, erdemine,iyi niyetine, yüksek kadınlığına inandığım anamın kalbini, görüşlerini alt üst etmektir. Bunu da doğru bulmam.

1926 (Atatürk’ün S.D.V, s.113)

 

Savarona yatında kabul ettiği Romanya Kralı Karol’un, görüşme sırasında Almanya ile Çekoslovakya arasındaki Südet sorununa* değinmesi ve Atatürk’ten Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Beneş’e bazı telkinlerde bulunmasını rica etmesi üzerine, görüşmeyi dinlemekte olan zamanın Dışişleri Bakanı Tevfık Rüştü Araş ‘a söyledikleri:

Majeste Kral’in söylediklerini dikkatle dinledim. Benden, bir devlet başkanına kendi ülkesinden bir parçayı Almanlara terk etmesini tavsiye etmekliğimi mi istiyorlar? Benim gibi, bütün ömrü boyunca yurdunun bağımsızlığı ve bir karış toprağını başkasına vermemek için savaşan bir adam, inançlarına aykırı bir şeye nasıl aracı olur? Görüyorum ki Majeste Kral, beni ve karakterimi iyi tanımıyorlar!

1938 (Nejat Saner, Atatürk ve Sonrası, Cumhuriyet gazetesi, 13.11. 1970)

 

Ölüme doğru en çok atılanlardan biriyim. Kurşun ve gülle yağmuru altında birçok savaşlara katıldım. Hatta ölüm bir defa, kalbimin yanından sıyırarak geçti. Kalbimin üzerinde bir saat vardı ve bu saat mermi parçasının şiddetini kırdı.

1928 (Atatürk’ün S.D.11I, s. 82)

 

Her zaman tekrar zorunluğunda kalıyor ve tekrarı da faydalı görüyorum ki, eğer ben milletime herhangi bir hizmette bulunmuşsam, eğer ben herhangi bir girişimde önayak olmuşsam bu hizmet ve girişimin temel kaynağı, saygılar ve sevgilerle bağlı olduğum, bundan sonra da saygı ve sevgiyle mutluluk ve refahına varlığımı, yaşamımı vereceğim aziz milletime, sizlere dayanmaktadır. Bir millette güzel şeyler düşünen insanlar, olağanüstü işler yapmaya yetenekli kahramanlar bulunabilir. Ama öyle kimseler yalnız başına hiçbir şey olamazlar; meğer ki bir genel duygunun ifadesi, temsilcisi olsunlar! Ben milletimin düşünce ve duygularını yakından tanımaktan, aziz milletimde gördüğüm yetenek ve gereksinimi belirtmekten başka bir şey yapmadım. Onun bu yetenek ve duygularını sezip tanımakla övünüyorum. Milletimdeki, bugünkü zaferleri doğurabilecek özelliği görmüş olmak… Bütün mutluluğum işte bundan İbarettir.

1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 161)

 

Arkadaşlarımız ve milletin bütün bireyleri gibi, millî davamızda benim de emeğim geçmiş ise, bu çalışmada iş yapma kuvveti ve başarı varsa, bunu bana mal etmeyiniz. Ancak ve ancak bütün milletin manevî kişiliğine mal ediniz. Ben milletin bu yüksek manevî kişiliği içinde bir önemsiz birey olmakla mutluyum. Efendiler, millet bütünüyle manevî bir kişilik halinde ve bir birleşmiş kitle şeklinde belirdi ve bu yüce birliği koruyarak ona düşman olanları ortadan kaldırdı.

1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 115)

 

Milletimle yakından ve gösterişten uzak karşılıklı görüşmenin zevkini, mutluluğunu anlatamam. Her ne zaman milletimin karşısında kendimi görsem, her ne zaman milletimin bireylerinden birkaçının yüzüne baksam, oradan ruh ve vicdanıma gelen ışık, benim için en değerli bir ilham ve verim alevi oluyor!

1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 7.2.1930)

 

30 Ağustos’ta yönettiğim savaş, Türk milletinin yanımda bulunduğu halde, yönettiğim ilk ve son savaştır. Bir insan kendini, milletle beraber hissettiği zaman, ne kadar kuvvetli buluyor bilir misiniz? Bunu tarif güçtür.

1928 (Atatürk’ün S.D.III, s. 83)

Yaşamımda en büyük dayanak ve kuvvetim, vatandaşlarımdan gördüğüm güven ve destekdir. Bütün görevlerimde manevî, vicdanî olan en büyük endişem, emanetinizin saygı ve kutsallığına devamlı olarak dikkat etmektir.

1927 (Atatürk’ün TTB. IV, s. 532)

 

Samimî olarak bu memleketin, bu milletin yararına yapılacak bir iş olsun, ben onu göz önüne almayayım; bu, mümkün değildir. Yalnız, işin gerçekten millete yararı olmalı ve teklifin samimî olarak yapıldığına ben inanmalıyım.

(İbrahim Necini Dilmen, Dilci Şef, Ulus gazetesi 14.XI.1938)

 

Benim için dünyada en büyük makam ve ödül, milletin bir bireyi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı hakk beni bunda başarılı yapmış ise, şükrederim. Bugün olduğu gibi ömrümün sonuna kadar milletin hizmetinde olmakla övüneceğim.

1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 129)

Milletin içinde serbest bir millet bireyi olmak kadar dünyada mutluluk yoktur. Gerçekleri bilenler, kalp ve vicdanında manevî ve kutsal hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamların hiçbir değeri yoktur.

1922 (Atatürk’ün S.D.V, s 24)

 

Şimdiye kadar millete yapamayacağım bir şeyi vaat etmedim. Ben yapacağım dediğim zaman, buna inanmayanlar vardı. Buna rağmen hareket ettim. Görüyorsunuz ki başardık. Benim ve benimle çalışanların güveni vardır ki, yeni hedeflerimize de başarıyla varacağız. Şimdiye kadar söylediklerimin gerçekleşmiş olması, bütün düşüncelerimin beni yalanlamaması, milletin ciddî ve samimî olarak bana yardımcı ve destek olmasıyla mümkün olmuştur. Onun için yeni amaçlara erişmek için de bu yardım ve desteğe gereksinimim vardır; onu benden esirgemeyiniz!

1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 7.12.1929)

1935 (Şükrü Kaya, Türk Kadım Dergisi, Sayı : 6, 1966, s. 7)
Benim şan ve şerefimden söz etmek de hatadır.İyi dinleyiniz öğüdüm budur ki, içinizden herhangi bir adam çıkar, şan, şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başınızın belasıdır; ilk önce kafası kırılacak adam budur! Bağlı olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir bireyi olmak sıfatıyla şanım şerefim vardır, asla başka değilim.

1923 (Damar Ankoğlu, Hatıralarım, s. 304)

 

Ben zannediyorum ki, millet bireylerinin hiçbirinden fazla yüksekliğe sahip değilim. Bende fazla girişim görüldüyse bu benden değil, milletin bileşkesinden çıkan bir girişimdir. Sizler olmasaydınız, sizlerin vicdanî eğilimleriniz bana dayanak noktası oluşturmamış olsaydı; bendeki girişimlerin hiçbiri olmazdı. Millete ait meziyetleri yalnız kişilere bırakan anlayış, eski yönetimlerin sistem ve usul sorunundan doğuyordu. Eskiden mevcut devlet ve devletlerin kuruluş şekli, sadece bir kişinin çıkarlarını ve arzularını karşılamaya yönelmiş idi. Kişilerin bu arzu ve emellerine hizmet eden millet, gösterilen büyüklüklerin şerefinden asla payını alamaz, ancak hata ve beceriksizlik olursa onlar millete yüklenirdi. Bugün bu durum mevcut değilse, millet kendi büyüklüğünü olduğu gibi dünyaya göstermişse, fazlalık bende değil, bugünkü yönetimin niteliğindedir.Bu şekil mevcut oldukça, bu makama çıkacak herkesin yapacağı şey bundan başka türlü olamaz.

1923 (Atatürk’ün S.D.1I, s. 159)

 

Sizden olan bir kişiye, sizden fazla önem vermek, her şeyi milletin bir bireyinin kişiliğinde odaklaştırmak, geçmişe, bugüne, geleceğe, bütün bu zamanlara ait bir toplumun sorunlarının aydınlatılması ve belirtilmesini yüksek bir topluluğun tek bir kişisinden beklemek elbette ki lâyık değildir, elbette ki gerekli değildir.

1925 (Atatürk’ün M.A.D., s. 19-20)

 

Yabancı ülkelere veya uluslararası konferanslara giden arkadaşlarına söylediği bir söz:

– Sesiniz benim sesimdir, unutmayınız!

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1969, s. 549)


Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda gerekli olmayan bir sırrı kalbimde taşımak kudretinde olmayan bir adamım. Çünkü ben, bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın önünde söylemeliyim. Yanlışım varsa halk beni yalanlar. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni yalanladığını görmedim.

1937 (Ulus gazetesi, 20. 3. 1937)


Ben, ancak daha iyisini yapabildiğim şeyi bozabilirim; yapamayacağım şeyi de bozmam.

(Atatürk’ten B.H., s. 86)

 

Ben bir defa söz verdikten sonra ondan şüphe etmeğe kimsenin hakkı yoktur.

1930 (Fethi Okyar, S.C.F.J.N.K., s.49)

 

Ben o adamım ki ordunun memleketi, milleti muhakkak bir sonuca götürebileceği noktalarda emir veririm. Fakat bilim ve özellikle sosyal bilim alanına giren işlerde ben emir vermem. Bu alanda, isterim ki bana bilginler doğru yolu göstersinler. Onun için, siz kendi biliminize, kültürünüze güveniyorsanız, bana söyleyiniz. Sosyal bilimin güzel yönlerini gösteriniz, ben izleyeyim.

1923 (Ahmet Cevat Emre, İki Neslin Tarihi, s. 316)

Ben, sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum. Vatanımızda yeni bir aile yaşamı yaratmak için önce kendim örnek olmalıyım. Kadın böyle umacı gibi kalır mı?

1923 (İsmail Habib Sevük, Atatürk İçin, s. 25)

 

Yaşam kısadır. Bunu kutlama ve taçlandırma için, insanların genellikle uygun gördükleri yol evliliktir. Bu genel kurala uymayanlar, pek sınırlı ve benzerleri azdır. Bu kural dışını oluşturanlar da, esas kuralın fenalığından değil ve fakat tersine bu güzel kurala inanmadan kendilerini alıkoyan sebeplerin etkisinde kaldıklarından, belki evlenmiş olmaktan korktuklarından fazla mutsuz olanlardır. İnkâr edilmez bir gerçektir ki insanlar, yaşam, kadınsız olamaz. Evli olanlar, yaşamın vazgeçilmezini temin etmiş ve bütün düşünce ve isteklerini bir maksat, bir meslek, bir amaca yöneltmiş olur. Ancak talih, eşlerin ruh ve kalplerini iyi geçindirsin!

1914 (Salih Bozok-Cemil S.Bozok, Hep Atatürk’ün Yanında, s. 172)

 

Yeni evlenen bir kişinin gönlü yaşam, aşk ve mutluluk duygularıyla doludur. Bu, en değerli bir zamandır. İnsanlar, yaşamında bu parlak ve sevinçli dakikaları, ölünceye kadar hep aynı şekilde duygulanarak pek önemli ve yaşamı için tarihsel bir olay olarak anar. Ben, bunu denemedim; fakat, az çok yaşamı ve insanları incelediğim için bu sonucu buldum. Yaşamın çeşitli yönlerinden birkaçını görenler, evlendikten sonra keşfedilmemiş yönlerini de ister istemez gözlemlerler. Bu gözlemleme, pek tatlı olabildiği gibi pek acı da olabilir.

1914 (Salih Bozok-Cemil S. Bozok, Hep Atatürk’ün Yanında, s. 171)

 

Eşini mutlu edebilecek herkes evlenmelidir, çoluk-çocuk sahibi olmalıdır. Bana bakmayınız; bu güç işte örnek İsmet Paşa’dır. Benim yaşamım başka türlü düzenlenmiştir. Buna rağmen deneyimini yaptım. Sonradan anladım ki bu iş benim başarabileceğim iş değilmiş…

Çocuk sevgisi insan için bir gereksinimdir. Hele yaş ilerledikçe bu gereksinim kendisini daha kuvvetle duyuruyor. Onun için de Ülkü’yü yanımdan ayırmak istemiyorum.

1936 (Abdülkadir İnan, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 25, 1964, s. 62)

 

Çocukluk ne güzel… Çocuklar ne sevimli, ne tatlı yaratıklar değil mi? En çok hoşuma giden halleri nedir bilir misiniz? İkiyüzlülük bilmemeleri, bütün istek ve duygularını, içlerinden geldiği gibi açıklamaları…

(Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, 1965, s 78 – 79)

 

Bursa’da kendisini karşılayan çocuklara söylemiştir: Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!

1922 (Atatürk’ün S.D.V., s. 30)

 

Çoğu ailelerde öteden beri çok kötü bir alışkanlık var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar söze karışınca “Sen büyüklerin konuşmasına karışma!” der, sustururlar. Ne kadar yanlış, hatta zararlı bir hareket! Halbuki tam tersine, çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye özendirmelidir; böylece hem hatalarını düzeltmeye imkân bulunur, hem de ileride yalancı ve ikiyüzlü olmalarının önüne geçilmiş

olur. Kısacası çocuklarımızı artık, düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimî düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışmalıdır. Bence bunlar, çocuk eğitiminde, ana kucağından en yüksek eğitim ocaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu yolladır ki, çocuklarımız memlekete yararlı birer vatandaş ve eksiksiz birer insan olurlar.

(Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, 1965, s. 79)

 

24 Temmuz 1922 aksamı Konya’da General Townshend şerefine verdikleri ziyafette, yemeğin sonlarına doğru elindeki mercan tespihi General’e uzatarak söyledikleri:

– Biz Türklerde bir âdet vardır. Misafirimize ne olursa olsun bir hediye veririz. Ben soylu bir milletin alçakgönüllü bir Başkomutanıyım. Size ancak bu tespihi verebiliyorum.

Ve sofradan kalkılacağına yakın da kolundaki saati çıkararak General’e söyledikleri:

-Bu saati bana Anafartalar’da bir Türk askeri, ölen bir İngiliz subayının kolundan çıkardığını söyleyerek, getirdi.Saatin arkasında subayın künyesi yazılıdır. Bu subayın ailesini arattımsa da bulamadım. İngiltere’ye döndüğünüzde ailesini bulur ve saati verirseniz, çok memnun olurum.

1922 (Yücel Mecmuası, O’ndan Hatıralar, Cilt: XVI, Sayı: 91-92-93, 1942 s. 15)

 

Uluslararası Mark Twain Derneği tarafindan “Türk milletine neşe içinde yaşama yolunu açtığı ve rehberlik ettiği” gerekçesiyle kendisine madalya verilmesi üzerine söyledikleri:

-Yaşamımda işittiğim en büyük kompliman, budur. Benim insan tarafımı övüyorlar!

1937 (Atatürk’ten B.H., s. 59-60)

 

Bir alay karargâhının temel atma töreninde bir koyunun temel için açılan çukura doğru, yere yatırılıp boğazından kesilmek üzere olduğunu gördüğü zaman, yanında bulunan İran Şahı Rıza Pehlevi ile aralarında geçen konuşma:

Atatürk -Ben kana bakamam! Bir tavuğun dahi boğazlandığını görmeye tahammülüm yoktur.

Şehinşah -Ya bu kadar çok bulunduğunuz büyük ve kanlı savaş meydanları?…

Atatürk -Ha, o başka sorundur; öyle yerlerde cesetlerin üzerinden atlayarak yürürüm. O bambaşka bir iştir.

(Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Atatürk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, 1965, s.43)

 

Birçok zaferler kazandım. Fakat, bunların en büyüğünden sonra bile her akşam, savaş alanlarında ölen bütün askerleri düşünerek içimde derin bir keder duyuyorum.

(George Benneb, Yabancı Gözüyle Cumhuriyet Türkiyesi, s. 33)

 

Ben, savaşlarda dahi düşmanın üzerinde bir kin duymam; yalnız askerlik kurallarının uygulanmasını düşünürüm.

(İzzettin Çalışlar, Tan gazetesi 31. 8. 1937)

 

Bir sohbet sırasında Fransız Büyükelçisi’ne söylemiştir:

Ekselans, Paris’i çok görmek istiyorum; ama büyük törenlerle karşılanacağım Paris’i değil! Ben Paris’e, dünyanın bu güzel şehrine, operalarını, tiyatrolarını, revülerini, zarif kadınlarını bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya, gençlik anılarını tazelemek için… Böyle olunca da “kendini tanıtmayarak” belli olmadan gitmek isterim; yoksa törenlerle karşılanmak için değil!

(Cevat Dursunoğlu, Son Havadis gazetesi, 10. 11. 1955, s. 3)

 

Ben başkalarının yaptığı ilkelere değil, ancak kendi ilkelerime uyarım. (Mim Kemal, Yakınlarının Ağzından Atatürk, Yazan:

Salâhaddin Güngör, s. 105)

 

Benim gözümde hiçbir şey yoktur; ben yalnız liyakat âşığıyım.

(Yusuf Ziya Özer, TTK. Belleten, Sayı: 10, 1939, s. 286)

 

Hiçbir zaman kişisel gücenikliklerimi, birtakım olumsuz girişimlerle tatmine kalkmak adîliğine tenezzül etmem.

1914 (Atatürk’ün Özel Mektupları, Sadi Borak, s. 40)

Samimî dostlarımız, sevdikleri tarafından bir işkenceye

mahkûmdurlar ve bu işkence de sevdiklerinin dertlerini dinlemektir.

1922 (Atatürk’ün S.D.ll, s. 38)

Düşmanları için söylemiştir:

Ben onları affederim, çünkü kalbim vardır; onlar beni affetmezler, çünkü kalpsizdirler.

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1969, s. 532)

Mutlu olup olmadığı sorusuna verdiği cevap: Evet, çünkü başardım!

1935 (Ayın Tarihi, No: 19, 1935, s. 262)

Benim herkesin dışında olduğuma dair bir yasa yoktur.

1922 (Atatürk’ün S.D.I, s. 273)

Ben ölürsem soylu milletimizin beraber yürüdüğümüz yoldan asla ayrılmayacağına eminim; bununla gönlüm rahat!

1926 (Atatürk’ün S.D.V, s. 44)

Beni, milletim nereye isterse oraya gömsün; fakat, benim anılarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır.

 

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ…!

 

 

 

Amiral Carden gündüzleri Geçit’teki tabyaları susturmak,geceleri mayınları toplamak için her yolu deniyordu.Hava iyice düzelince ,hiç kimsenin beklemediği kadar inatçı çıkan Türk savunmasına tüm donanma ile yüklenerek ,tabyaları susturup Boğaz’ı geçeceğini ümit ediyordu.
Londra ile Paris ümit etmiyor inanıyordu.
Mondoros’a özellikle İstanbul ‘un işgali için kullanılmak üzere kara birlikleri yollamaya karar vermişlerdi.
12 Mat Cuma günü Lord Kitchener Orgeneral Hamilton ‘u çağırdı.General Hamilton Lord Kitchener’in kapısını vurup içeri girdi.Kitchener şöyle söyledi :
‘’Çanakkale’deki donanmayı desteklemek üzere bir askeri kuvvet gönderiyoruz.O ordunun komutanı sizsiniz.!’’
Hamilton güvenine teşekkür edip elinden geleni yapmaya çalışacağını söyledikten sonra birkaç soru sormak istediği ifade etti.Çünkü Çanakkale hakkında hiçbirşey bilmiyordu ve bilgi alması gerekli idi.
Mondros’ta 80.000 kişilik karma bir ordu toplanmakta idi :İngiliz,Anzak,Fransız,dominyon ve sömürge askerleri.Sorunları Hamilton’un çözmesini istedi.Türkleri yenmek için bu kadar kuvvet yeterdi.İstanbul’da da Türklerden çok Rum ve Ermeni vardı.Donanma Marmaraya girecekti ve bunlarda ayaklandığı zaman ,hükümeti devirecekler işi bitireceklerdi.
Plan işte bu idi.
Kitchener sonuçtan öylesine emindi ki Hamilton’a şans dilemek gereği bile hissetmedi…

 

Rumların büyük çoğunluğu İstanbul işgal edildiğinde sokaklara dökülüp şenlik yapardı,ama isyan edecek kadar cesur değillerdi.Örgütleri de yoktu üstelik.Çok az da bir bölümünde yurttaşlık hissi vardı.Bunlar orduda dürüstçe görevde idiler zaten.Rumlar ileride büyük yenilgiden sonra Patrikhanenin önderliğinde örgütlenmeye başlayacaklardı.Ama Ermeniler konusunda haklıydı.Çünkü Ermeniler uzun zamandırörgütlü idi.Örgütlenmek için de Rusya ile birlikte İngiltere’nin de desteğini almışlardı.Rusya ve İngiltere kardeşçe yaşayan halkları birbirine düşman etmeyi başarmıştı.Anadolu’a ayaklanmayı başlatmak için hazırlıklar sona erdi.İlk aşama Van,Zeytun olarak isyan edeceklerdi.İstanbul ise hazırlıkların odak noktası idi.

 

 

Sözde büyük bir gizlilik çerisinde çalıştıklarını zannediyor olmalarına rağmen İstanbul polisi Ermeni sorunu konusunda çok tecrübeli olduğu için onları iyi izlemekte idi.Her an hepsini toplayabilirlerdi aöa Batı dünyasında bu olayın büyütülerek aleyhte kullanılacağından endişeleri vardı.Hepsinin tutuklamak için tüm dünya kamuoyunun önünde haklı duruma düşecekleri anı bekliyorlardı.Çünkü Ermeni siyasi örgütleri isyan ediyor,yakıyor,yıkıyor,öldürüyor,hükümet harekete geçtiği an siyasi propaganda sistemine geçiliyor bütün Hıristiyanlarda çığlık yükseliyordu. ‘’Müslüman Osmanlılar Hıristiyan Ermenilere kıyıyor..’’Kırk yıldır böyle olmuştu.O yüzden hükümet ağır gidiyordu..

 

General D’amade Pariste iken Pariste iken İngilizlerin Ermeni,Arap ve Kürtlerle ilgilendiklerini duymuştu.Kendisi de Adalardaki Yunanlılardan bir birlik kurarak ,çeteler oluşturarak ,karışıklıklar çıkararak ,Türkleri uğraştırıp güçlerini bölmeyi sağlayabilirdi.
Türkiye aleyhine bir iş olurda Yunanlılar katılmazmıydı?Mondros’ta bu düşüncesini açar açmaz olumlu yanıtı aldı.Bir Yunan taburu kurulması emri verildi .Teğmen Bon bu iş için görevlendirildi ve Venizelos’un yeğeni Binbaşı Karasevdas taburun komutanlığına getirildi.Katılanların hevesi görüldüğünde taburun çok işe yarayacağına inandı.
Akdeniz Sefer Kuvveti Başkomutanlığına Orgeneral Hamilton’un seçilmesi Churchill’i memnun etmişti.Hamilton’u kutladı ve şöyle söyledi :
‘’Benzersiz bir zaferi izlemeye gidiyorsunuz..’’
Yolladığı telgrafların Amiral Carden’i ateşlediğini ,birkaç gün içinde son darbeyi vurmak için harekete geçeceğini sanıyordu.
Oysa acele etmesini isteyen her telgrafı Amiral Carden’in sinirlerini bozuyordu.Times nehrine bakarak Çanakkale hakkında hüküm veriyor,bol uçak gönderilmesi için emir veriyordu.Boğaz’ın iç kısımları için uçak gerekti.Bunca çabaya rağmen ilerleme yoktu.Oysa Türkler uzun yıllardır her savaşta yeniliyordu şimdi ne olmuştu böyle ..

 

Kadınlar ülke savunmasına yönelik derneklerin kadın kollarını kurmuş çalışmaya başlamışlardı.Birçok da işlik açmışlardı.Buralarda hem ordunun ihtiyacı olan dikim işleri yapılıyor hem de geliri olmayan kadınlara bir iş sağlanmış oluyordu.
Toplantılar yaparak ,bazı gazete ve dergilerde yazılar yazarak kadın haklarını savunmayı da ,peçeyle,çarşafla,tacizle,yalnız erkeklere hak tanıyan bencil anlayış ile de mücadeleyi sürdürüyorlardı.Eğitim fırsatı verilmemiş ,durumunu yazgı sanan kadınları uyandırmaya ,eşitlik özgürlük davasına kazanmaya da büyük öenm veriyorlardı.İktidar büyüklerinin eşleri kocalarını uyarmakla görevlendirilmişlerdi.
Kızılay kadınlar kolunda çalışan Nezihe Veli Hanım ,gönüllü hemşirelik kursu açmaya karar verdi.Öneri heyecanla benimsendi.Bu olay yalnız bir hayır etkinliği değil,birçok zincirin kırılmasını da kolaylaştırırdı.Öyle de olacaktı.
Kızılay genel başkanı Dr.Rasim Ömer Paşa’yı ziyaret ettiler.Öneriyi öğrenince Paşa’nın gözleri yaşardı.
Kadınların çalışmasını,meslek gereği de olsa bir erkeğe el sürmesini kabul etmeyen bağnazların tepkilerine göğüs gererek hemşirelik mesleğini o başlatmıştı.Açtığı kursu bitiren Müslüman hanımlar Trablus ve Balkan Savaşı sırasında Kızılay hastanelerinde çalışmışlardı.İçini çekti :
‘’O felaket günlerinin ertasinde ,yeni kurs açmayı düşünemedik.Eskilerden bu önemli mesleği sürüdüren ancak bir iki kişi vardı.Evlenenler ,belki de kocaları izin vermediği için ayrıldılar.İlk kursa az hanım katıldı.Anlıyorum ki bu sefer böyle olmayacaktır.Kurs açılacağını duyurun!’

 

 

13 Mart gecesi Albay Keyes ve gönüllüleri kruvazör ve torpidoların koruması altında Boğaz’a girdiler ve mayın hatlarına sokuldular.Balıkçı gemileri de az su çektikleri için mayın hatları üzeründen takılmadan geçiyorlardı.
Vuruşma İngilizler bakımından acı sonla bitti.Mayın gemileri hayli mayın patlatmış ama 2 gemininbütün mürettebatı vurulmuş ,4 mayın gemisi,2 motor delik deşik olmuştu.Amethist adlı kruvazör balıkçı gemilerini kurtarmak için Kepez Burnu yakınlarına gelince ,buradaki 3 bataryanın ateş alanı içine düşerek birçok ölü ve yaralı vermişti.
Birkaç mayına karşılık İngizlilerin kaybı 27 ölü,43 yaralı ,4 mayın gemisi ,2 motordu.
‘’Olamaz!’’
Her başarısız girişim Amiral Carden’i bitirmekte idi.
Hamilton bir günlük bir hazırlıktan sonra,Kurmay Başkanı General Braitheaite ve karargahının çekirdeğini oluşturan ilk 12 subayla birlikte 14 Mart günü Londra’dan ayrıldı.Buradan Fransaya geçecek ,Marsilya’da kendini bekleyen Phaeton muhribine binerek Mondros’a gidecekti.
Çeşitli sömürge savaşlarına katılmış deneyimli bir askerdi.Gazeteler bu haberi yazdığında Çanakkale için bir de birleşik ordu kurulduğunu herkes öğrendi.Ama bizimkiler buna gereken önemi vermediler.Sadece 11.Tümen Balıkesirden Çanakkale’ye doğru yaklaştırıldı.Tümen Edremit Körfezini savunmakla görevlendirildi.Gelibolu savunması için bir şey düşünülmedi.Yarımadadaki ikinci tümen olan 19. Tümenin iki alayı yetersiz,tüm tüfekleri hala çakaralmaz martindi.Mustafa Kemal kolordu Başkomutanlığını sıkıştırıyor ama bir sonuç alamıyordu.
Savaşmak gerekirse zehir gibi hazır olan 57. Alay bile o hurdalarla bir işe yaramayacaktı.
Churchill 14 Martta Amiral Carden’e bir telgraf daha yolladı.Bu telgraf şöyle bitiyordu :
‘’Kayıpların göze alınması ve Alman denizaltıları gelmeden önce ,en kısa süre içinde sonuca ulaşılması gerekiyor’’
Plan ve donanma hazırdı.Hazır olmayan Amiral Carden’di.Yardımcısı Amiral de Robeck ve Kurmay Başkanı Keyse ile görüştükten sonra ‘’saldırının 17 Martta ,hava o gün uygun olmazsa 18 Martta yapılacağını ‘ bildiren mesajı istemese de imzaladı.

İkinci ordu karargahında görevli Kurmay Binbaşı İzzettin Bey sevindirici bir telgraf aldı.Mustafa Kemal kendisini istiyor ve beklediğini bildiriyordu.Bu görev kendisi için uzun,şereflerle dolu,büyük bir yolculuğun başlangıcı olacaktı.
..
Amiral Carden görevi sürdüremedi ve hasta listesine alındı.Tam bir çöküntü halinde idi.Korkusu yüzünden tarihte yok olup gitti.Yerine Amiral John Michael de Robeck getirildi.
Saldırının 18 Mart Perşembe günü yapılması kararlaştırıldı.
Birleşik Donanma mayın hatlarına fazla sokulmadan uzun menzilli toplarıyla tabyaları susturacak ,orta bölge bataryalarınız ezecek ,bu surada mayın gemileri ateş şemsiyesi altında mayın hatlarını temizleyerek donanmaya yol açacaktı.
Plan buydu.Hedef büyüleyici idi…
İstanbul !
Tarihi surlar,kubbeler,çeşmeler,haremle şehri,halı,gümüş,lokum,baharat cenneti..

Yalnız bir şeyi unutmuşlardı : Yurdunu anası gibi,kadını gibi ,çocuğu gibi seven,canından aziz bilen çılgın Türkler.

 

17 Mart Çarşamba sabahı Ark Royal uçak gemisinin vinci 922 nolu uçağı denize indirdi.Pilotların görevi önemliydi.Bir sonraki gün büyük saldırı vardı ve Boğaz girişi ile Kepez yakınında başlayan mayın hatlarının arasındaki alanı denetleyeceklerdi.Donanma savaşa burada başlayacaktı.
Denetleme ile eşzamanlı olarak bir torpidbotta Çanakkale iskelesine yaklaşıyordu.Enver Paşa’da son durumu anlamaya gelmişti.

18 Mart Perşembe
Birleşik donanma 3 grup halinde savaşacak,gruplar dalgalar halinde birbirlerini izleyecek,her aşamada Kilitbahir ile Çanakkale’deki tabyalara biraz daha yaklaşılacaktı.
Birinci grupta 4 İngiliz zırhlısı vardı :Queen Elisabeth,Agamemnon,Lord Nelson ve Inflexible.
Bunlar yeni ve çok güçlü gemilerdi.16 bin metre uzaktan Geçit çevresindeki ana tabyalara ateş açacaklardı.
İkinci grup 4 Fransız zırhlısından oluşuyordu :Gaulois,Charlemagne,Suffren,Bouvet.
Bunlar ilk grubun ezdiği ana tabyasını susturma çabasını göstereceklerdi.
Bu iki grubun sağındave solunda ,orta bölgedeki Dardanos,Baykuş
İntepe gibi önemli Türk bataryalarına göz açtırmamakla görevli birer zırhlı yer alacaktı.Prince George ve Triumph
Üçüncü grupta 8 İngiliz zırhlısı vardı.Majestik,Ocean,Vengeance,Irresistible,Albion,Swiftsure,Corwallis,Canopus.
Bunlarda iyice ezilmiş olacağı düşünülen tabyaları ateşe boğup susturacaktı.Eşzamanlı olarak diğe gruplarda ateşi kesmeyeceklerdi.
Saldırının ikinci saatinde mayın arama-tarama gemileriyle mayın hatları temizlenmeye başlanacak,Çanakkale körfezine 800 metre genişliğinde temiz yol açılacak,gemilerde bu yoldan körfeze girerek ana tabyaları yerle bir edeceklerdi.Kalan mayın hatlarını temizlemekte çocuk oyuncağı idi.
Saat 11.15 te şavaş başladı..
Ateş !
Dünya buna kulak kesildi.

 

Hangi zırhlının hangi tabyaya ateş edeceği belirlenmişti.Zırhlıların hedeflere çevrili uzun namlularının ağızlarında alevler parladı.Ölüm,yıkım,yangın yağdırmaya başladılar.Bir ateş kasırgası idi.
Toplarının menzilleri yetersiz olduğu için tabyalar bu kasırgaya yanıt veremediler.Anadolu Hamidiye tabyası bile ,mermilerin zırhlılara erişemediğni görünce ,boşa mermi harcamamak için ateşi kesti.
Bu toplu,yoğun,araız otuz beş dakika sürecek ,bütün tabyalarda zavallı topçular toplarının yetersizliği yüzünden sığınaklarda bekleyecekler ,kimileri öfkeden ağlayacakti.
Geçit ve çevresi cehenneme döndü.
Yanlardaki iki zırhlı da ,koruyucu gemilerle birlikte orta bölgedeki çakılı ,gezici sahte bataryaları ateş altına aldı.Bataryalarda zırhlılara ve koruyuculara yüklendiler.Teeler ve deniz ,yağmur gibi yağan mermiler dolayısı ile fokurdamaya başladı.
Bataryaların mermileri gövdeyi saran zırhı delemiyordu belki ama zırhlılara rahatta vermiyordu.Gemilerin üst yapıları zırhsızdı.İsabetli atış olduğunda üst yapı zarar görüyordu.Birinin bacası delindi,ötekinin ateş idare kulesi yara aldı,üçüncüsünün telsiz anteni yıkıldı,dördüncünün bir tareti sakatlandı.Bir mayın gemisi de battı.
Zırhlılar boylarınden büyük işler beceren bu bataryaların etkisinden kaçınmak için sağa sola hareket ettikçe ,tam isabet sağlayamıyorlardı.Bu nedenle b korkunç ateş tabyaları ezemedi ama çok etkili oldu.
Birkaç top tahrip olmuş,birkaçı sakatlanmış,Çimenlik tabyasının cephaneliği ateş almış ,Anadolu Hamidiyesi ile Namazgah tabyalarındaki kışlalar yıkılmıştı.Uzaklara kaçamayan motor ve sandallar ya batmış ,yan yanmıştı.Birleşik donanma sivil hedefleri de bombalıyordu.
Çanakkale de yangın başlamıştı.Kilitbahir yanıyordu.Boğaz ateşten bir nehire döndü.

 

BU sıra İstanbul’da Nazırlar ,İttihatçı yöneticiler ve devletin ileri gelenleri Sadrazamlıktaki toplantı salonunda idiler.Sessizlik içinde idiler.Devlet çarkı durmuş halde idi.Gelen telgraflar ümütsizlik içermiyordu ama ümitte yoktu.Ziya Gökalp iyimserdi.Bu iyimserlik bazılarına inandırıcı ,gerçekçi gelmedi.Rus donanmasının da İstanbul Boğazına saldırması gibi bir risk de vardı.İstanbul boğazının girişi de mayın hattı ile kapatılmıştı.
Bir telgraf gecikince sadrazamda huzursuzluk oldu ve Ziya Gökalp konuşmak gereğini hissetti :
‘’Sevgili paşam,İngiliz askeri iyidir ama vatan savaşı nedir bilmez.Bunların subayları da,erleri de emperyalist siyasetin emrinde ve vatandan çok uzakta,sömürü ve çıkar için dövüşmüş insanlardır.Bu yüzden vatanı için savaşn insanı gücünü,kararlılığını bilmez ve ölçemezler.Biz şimdi Çanakkale’de vatanımızı savunuyoruz.Vatanını savunan askerin gücü silahın gücünü aşar.İngiliz,vatanını savunan Türk’ü ne anlayabilir, ne de yenebilir..’’

 

Amiral de Robeck tabyaların yanıt vermemesini donanmanın etkili olmasına bağladı.Birnci grubun kasırgası onun için yeterli idi.Sabırsızca ikinci gruba ileri emrini verdi.
Saat 12 idi.
4 Fransız zırhlı harekete geçti.Gaulois ve Chalemagne soldan,Suffen ve Bouvet sağdan ilerledi İngiliz zırhlıların önüne geçti.Amiral Quepratte atılgan kavgacı idi ,işi bir an önce bitirmek için filozosunu fazla ilerletti.Arkada kalan İngilizler ise rahat ateş açmak için yelpaze gibi açıldı.Ateş püskürmeye başladılar.
Saat 12,15 ti.
Bu ilerleme onları tabyalardaki büyük topların menzilleri içine soktu.Tabyalarda bir sevinç çığlıkları…..Büyk topların subayları ve askerleri sığınaklardan fırladı ve ateş seli altında topbaşı ettiler.Yine vurulanların yerini yedekler alacaktı.Hızla hedelere toplarımız ardı ardına gürlemeye başladı.
Saat 12.20 idi.
Mermilerin bir kısmı topçuların böyle bir gün için sıkı sıkıya sakladıkları mermilerdi.Bugün bile hepsinin kullanılmasına evet demeyeceklerdi.Çimenlik tabyasında mermi cimrisi komutan avaz avaz bağırıyordu.
‘’Tek mermi bile boşa atılmayacak atanı pişman ederim..’’
Kara ve deniz toplarının ölüm dansı başladı.
İlk mermiler Franszıları vurdu.Bouvette yangın çıktı.Diğer üçü öenmli yaralar aldılar.
İngiliz gemileri de nasibini aldılar.Infleksible de bir savaş muharibi bunu şöyle anlatacaktı :
‘’Türklerin uzun süre ateşlerimize karşılık vermemesi hepimizi şaşırtmıştı.Fakat tam 12.20 de bir anda kendimizi müthiş bir ateş yağmuru içinde bulduk.Bir Türk mermisi Inflexible zırhlısının ön direğini parçaladı ve güvertede yangın çıktı.Üç dakika sonra ikinci mermi taretlerden birisini parçaladı.İki dakika geçmeden üç mermi birden patladı.Öteki gemilerde de hasar fazlaydı.Queen Elizabeth top ambarı tam isabetle hasar aldı.İkinci mermi vinçleri dağıttı üçüncüsü ise ön bacada koca bir delik açtı..’’

 

Bu beklenmedik hal birleşik donanmayı şaşırtmıştı.
Daha sonra devam eden savaşta Rumeli Hamidiyesi 2 büyük top tam isabetle savaş dışı kaldı.Bazı toplar da şişti.
Beklenmedik bir gelişme herkesin moralini düzeltti.Cevat Paşa geldi.Uyarılara aldırmaksızın nasıl olmuşsa sağlam kalmış bir motorla ateş yağmuru altındaki denizi geçip gelmişti.İdareyi ele aldı.Her zamanki gibi sakindi.Karşı yakada ne olduğunu bildiği için durumu anlatıp kuşkuda olanları yatıştırdı.Sakinliği ve ümidi herkese yayıldı.Ateşin azalması Amiral Robecki sevindirdi.Tabyalar ezilmişti demek ki,emir verip mayın çalışmlarının başlamasını söyledi.Yıpranan Fransız gemilerini boğaz dışına yolladı.Üçüncü grup şimdi en öne geçecekti Fransız gemileri geri çekildi ve 8 İngiliz zırhlısına yer açtı.Bir yandan ateşe devam ediyorlardı.
Rumeli Mecidiye tabyasına ve çevresine dakikada 35 mermi düşüyordu.Hayli kayıp vardı.Bazı topların üzerine toprak yığılmıştı.Tabyanın en büyük ve yararlı topunun yanında bir tek mermi kalmıştı.
Yüzbaşı Hilmi Şanlıtop gözüne Bouvet’i kestirdi.Son mermi ona atıldı.Kıl payı boşa gitti.Yüzbaşı geminin uzaklığını çok iyi hesaplamıştı.
Birkaç mermi daha olsa idi….
Ama mermi taşıyan vagoncuk parçalanmış ,rayı dağılmıştı.Bu topun mermileri onlarsız taşınamayacak kadar ağırdı.
Topun çaresiz kalışı sıra eri Edremitli Seyit’in kanına dokundu.Cephaneliğe koştu.275 kilo ağırlığındaki dev mermi rayın tahrip olması yüzünden cephaneliğin kapısında kaldıraca bağlı ,havada duruyordu.Daha önce 215 kiloluk mermileri kaldırmışlardı .Seyit bu güvenle mermiyi işaret etti :
Sırtıma verin !
Cephaneciler ‘bunu taşıyamazsın Seyit’ dediler.
Seyit’in içi doldu,hazmedemiyordu,vecde gelip ezan okuyan bile vardı..
‘’Siz verin,çabuk!’’
‘’Çılgın’’
Koca mermiyi sırtına indirdiler.Yere kapaklanır diye mermiyi kaldıracın askılarından ayırmadılar.Burnundan kan boşandı.Mermiyi topun asansörüne yerleştirdi.Deli Mustafa ile Deli İbrahim bile olağanüstü bir duruma şahit olduklarını anlayarak bir köşeye sinip nefeslerini tutmakla yetindiler.Kanayan burnunu koluna sildi Seyit onbaşı…koşa koşa geri döndü..Mahzenden bir mermi daha çıkardılar..Onuda sırtladı koşar adım yetiştirdi.Üçüncü mermi ağır geldi..Zor oldu ama dizleri büküle çözüle taşıdı,oracıkta çöktü kaldı.İlk mermi geminin kulesini yaraladı.İkinci mermi baş taretini….Son mermi ile Bouveti yan yatırdı.Gemi kaymaya başladı..Orada Nusret’in keşfedilmemiş mayınlarından birisine değdi..Patladı.İki dakika içinde sulara gömüldü.İçindekilerle birlikte gözden kayboldu.
Satt 14.10 du.
Çığlıklar yükseldi..Sevinç çığlıkları..
Allah-ü ekber !’’

 

Kısacası Ocean’da mayınlardan birisine dokundu..Bouvet battı..Irrestıble de battı..5 zırhlı ağır yara aldı çekildi.Bunun yanında kaybedilen küçük gemilerde vardı.Amiral Robeck geri çekildi.
Saat 18.00 di..Yenilmez denilen armada yenilmişti.
Bu olağanüstü bir zafer demekti.Geri çekilişleri bir keşif uçağı ile saptandı.Evet Birleşik donanma gidiyordu..Boğazı terk ediyolardı..
Topçular şükür secdesine kapandılar..
Bu zafer emperyalizmi yenilmez sanmaya bir son veriyordu.Balkan yenilgisinin,Sarıkamış felaketinin,Süveyş fiyaskosunun cesaret kırıcı etkileri silinecekti.
Emperyalistler,parayı,çeliği,kader sanılan zavallığı,aşağılık duygusunu,Avrupa önünde emireri gibi durma alışkanlığını yenmişlerdi.
Bu zafer daha büyük direnişlerin mayası olacaktı.
Sonuç İstanbul’a bildirildi.Yaralılar hastanelere kaldırıldı,şehitler vatana eklendi.Bu akşam asker zafer yemeği yiyecekti.Etli Kurufasulye,bulgur pilavı,un helvası.Başta Edremitli Seyit olmak üzere dileyene dilediği kadar da ekmek.
İstanbul’da kıyamet koptu…
Şaşkın bir sevinç içinde idiler.
Halk sokaklara döküldü.Evler,dükkanlar bayraklarla donatıldı.Minarelerin kandilleri yakıldı.Süleymaniye camiinin yaşlı mahyacısı geldi.Düşündüğü cümleyi iki minare arasına kandillerle yazıp yatsı namazına yetiştirdi..
‘’ÇANAKKALE GEÇİLMEZ…!’’

 

BİTMEZ BU DERT..

.BİTMEZ BU DERT…

Bir ilişkide yakınlığın sıcaklığın oluşmasında gelişmesinde ve evliliğin mutlu bir biçimde yürümesinde en önemli faktörlerin başında eşlerin tatmin olmaları gelir.Bu da kişilerin kadınsı ve erkeksi yanlarının doyurulmasıyla gerçekleşir.Evlilikte kadınsı ve erkeksi yanların doyurulması eşlerin birbirlerinin farklılıklarını anlamalarının yazı sıra duygusal ve cinsel ihtiyaçlarının karşılanmasına da bağlıdır.Aksi halde zaman ile sorunların ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

Evlilikte tatminsizlik içerisinde olan çiftler genellikle ihtiyaçlarını bastırırlar.Bastırılan davranışlar zamanla birikir.Bunlar kişiyi bilinçdışı dürtülerle bazı davranışlara iter.

Erkekte tatminsizlik:

Erkeğin tatmin olması genellikle kadının tatmin olması ile ilintili bir durumdur.Karısının tatmin olduğunu gören erkek bundan kendisine pay çıkarır ve bu sayede mutlu olur.Bu karşılıklı bir dönüşümdür.Böyle bir kadında kocasını mutlu etmek için elinden geleni yapmaya çabalar.Onun gereksinimlerini karşılayabilmek için daha büyük bir istek duyar.Kadın mutsuz olduğunda da tatminsizlik yaşayan erkek zaman ile  bu isteğini yitirir.Akşam eşinin eve gelen kocasına karşı güleryüzlü ve sevgi dolu olması her erkeğin özlemle beklediği birşeydir.Tatmin olmayan erkek kendisini kendisine cazip gelen başka yönlere atar.Ancak bu da  hiç bir zaman gerçek manada bir mutluluğa götürmez.

Aşırı çalışmak:

Burada erkek daha fazla çalışarak başarıya ulaşmak ister.Daha çok para kazandıkça takdir edileceğini düşünür.Başarı ve takdir aslında tatmin olmak ile yer değiştirmiş olur.Ancak burada sonuç yine olumlu olmayacak ve yine eşinden daha fazla uzaklaşacaktır.Bu davranışta sorunun gerçek çözümünü hiçbir zaman vermeyecektir.

İçe kapanmak:

Bu durumda da yalnız kalmak ister ve içe kapanır erkek.Böylelikle eleştirilere karşı kendisini korur.Hiçbir şeyi umursamaz ve hiçbirşey ile ilgilenmez olur.Tatminsizliğin ve başarısızlığın acısını içine gömen erkek kendisini harekete geçirecek enerjiden de yoksundur.Eşinin mutluluğu onun desteğini alması onun kendisini iyi hissetmesine yardımcı olur.Bu tip erkekler zararlı alışkanlıklar edinmeye meyillidirler…

İlgiyi başka yöne çekmek:

Bazıları da dağa çıkmak ,vücut geliştirmek,televizyon izlemek,müzik dinlemek,spor yapmak,tuttuğu takımla ilgilenmek,kahvehanelerde çeşitli oyunlar oynamak gibi eylemler ile meşgul olurlar.

Eşini Suçlamak:

Bu davranış içerisindeki erkekler kendilerinde yetersizlik hissediyorlardır.Kendi hatalarını gizleyebilmek için eşlerinin küçücük hatalarını abartır ve eşlerini suçlayacak bahaneler yaratırlar.Bu tip erkekler genellikle davranışlarında tutarsızlıklar gösterirler.Bazen pasif,özgüvensiz ,karamsar duygulara kapılırlar iken bazen de kırıcı ,suçlayıcı,yargılayıcı zalim davranışlar gösterirler.Ne zaman bir sorun çıksa erkek hep haklı olmak zorundadır.Sorunu gidermek için çözüm aramak yerine  kendini savunur ve eşini suçlar.Böyle bir erkek eşinden çok şey bekler.Kendisine destek verilmesini bekler ,kendisi ile ilgilenilmesini bekler ama genelde bunu saldırgan bir tavırla yapar.Bu durumda kadın kocası için ne yaparsa yapsın hiçbir zaman yeterli olmayacaktır.

****************************

Bu kitap tanıtımından sonra yazıma geçeyim :

Kendi adıma, toplumumuzda bir çok erkeğin evlilikte  ”birlikte hayat paylaşımı düşüncesi” ile pek alakası olduğunu düşünmüyorum.”Birlikte yaşamak,bir arada yaşamak”ve bunun ne olduğunun toplumun her alanında sağlıklı kavranabilmiş olduğunu düşünmüyorum da diyebilirim..Bunun için dost kalmadı,insanlara güven kalmadı…Herkes kendisine dost oldu..Kendisinden başka kimseye güven kalmadı,kendisinden başka dost kalmadı…Ne ise..

Aslında ‘birlikte hayat” yaşamak düşünceleri olduğunu biliyorum ve hatta görünürde bir birlikte yaşamanın söz konusu olduğu da aşikâr ancak bu yaşam biçimi bir tarafın sürekli edilgen olması gerektiği varsayımı üzerine şekilleniyor ise bu birlikte yaşamın sağlıklı olup olmadığı üzerinde saatlerce,sonu gelmez tartışmalar yapılabilir..Kısacası  ”bu hayatın nasıl bir hayat olması gerektiği hususunda gerekli ve yeterli bilince sahip olduklarını düşünmüyorum.” dediğim zaman daha doğru bir cümle kurmuş olurum.Çoğunluğun, evlilikten kaynaklanan sorunlardan ötürü değil daha farklı kaynaklardan beslenen bir öğrenilmiş bilgi silsilesi ile  son bölümdeki yöntemi uyguluyor ve ondan önceki bölümlerde olanların hepsini de  yapmayı bir hak olarak görüyormuş gibi bir halleri vardır.Ancak bunun yanında eşlerinden (mallarından) vazgeçmek gibi bir düşünceleri de yine toplumun kendilerine olan bir takım  dayatmaları vesilesi ile pek mümkün olmamaktadır.Kadının sürekli olarak kendisini eğlemesi gerektiğini kendisine bir şart olarak koşan,şartlanmış erkek,kadının bir birey olmasını ve mutlu olmasını pek hazmedemiyor gibi geliyor.Küçücük mutluluklarını bile tokatlıyor ve kadın ,erkeği kendisine yanlış yapmış olmasına  rağmen itaat ettiği bir köle olduğu zaman kendisini iyi ,iktidar sahibi ve güçlü hissediyor.Ona kendisini kadın gibi hissettirmiyor ve sonra da ondan kadın olmasını istiyor.Erkekler sürekli olarak eşlerinin,sevgililerinin ve kadınların, kısacası dişi cinsin ”bir su gibi” zarif  olmasını istiyorlar..Kadın dediğin edepli,adaplı,onları sosyal yaşamın içerisinde iyi temsil edebilecek,varlığında destek olacak,yokluğunda köstek olmayacak onları anne şefkati ile saracak,besleyecek bir insan olacak.Bir dişi olacak..İstediklerini şöyle bir incelediğiniz zaman bir tür doğa üstü varlıktan bahseder gibi bir halleri vardır…Övündükleri ,böbürlendikleri ve dünyaya yeniden gelseler yine onu alacakları kadınlara bakarsınız .ve kimimiz için ”ciddi bir kişilik faciası” diye değerlendirebileceğiniz bir durum ile karşılaşırsınız..Onların dünyaya yeniden gelseler yine onu alacakları kadınları vardır.Ama dediğim gibi her kim olur ise olsun böyle insanları dünyaya yine gelseniz yine alırsınız…

Nietzsche’nin bir sözü  vardır  : ”En acı yanılgı”  der Nietzsche , ”kişi sevildiğinden emin olduğu yerde ,evin erkeğinin misafirleri önünde tüm kendini beğenmişliğini sergileyebilmek için kendisini sadece bir ev eşyası ya da oda süsü olarak gördüğünü anlayınca ,duyguları tamir edilemez biçimde incinir..”

Nietzche’nin bu sözü ‘çevresini iyi okuyabilen,okuduklarını anlayabilen ve anlamdırabilen” insanlar için oldukça küçük bir özettir.Genel bir çerçevede bakılacak olur ise kadınlar,kız çocukları, gerek toprak kültürünün yaygın olduğu coğrafyada, tarlalarda  hüzünlerini toprağa gömmüş  olarak,gerek ise acılarını yüksek binaların duvarlarının ardına saklamış olarak,onca ‘kadın ve çocuk hakları’ çığlıkları içerisinde aslında hâlâ birçoğu evin erkeğinin misafirleri önündeki süs eşyası olduğunun ya farkında olarak, ya farkında olmayarak ya da bunun böyle olması gerektiğine inanmış olarak kendilerine biçilmiş olan görevin dahi  anlamının tam bilincinde olmayarak hayatlarını idame ettirmektedirler.

Kendilerine biçilmiş olan görev annelik ise bu manada da çok sağlıklı verilere ulaşamıyoruz çevremizi incelediğimiz zaman.Biz sadece çevremizi ,toplumumuzu inceleyerek,çevremizde,ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylara bir anlam katmaya çalışarak bu sonuçlara ulaşabiliyor isek varın psikologların ,polis karakollarının şahit olduğu olayları siz düşününüz.Her gün okuduğumuz gazete haberleri bile bize yeterli ipucu verecektir…Sözde kalan eğitimler..pratikte tam tersi uygulamalar..Toruna kıyılmaz..İlk çocukta deneme tahtası zaten..

Aslında Nietzsche’in bu sözü elbette ki toplumumuzdaki bir çok ilişkiye uyarlanabilir.İş ilişkileri,öğretmen – öğrenci,anne-oğul,baba-oğul/kız  ilişkileri gibi değişik ilişki türleri üzerinde verilecek örnekler ile somut hale getirilebilir.Ancak bunu başka bir yazıya bırakalım..Konumuza geri dönelim.

Kısacası bizim toplumumuzun erkek  bireyleri, kendi egolarını tatmin edebileceği,hatalarını yükleyebileceği,onunla övünebileceği aslında mekanik ama ‘su gibi’ bir kadının peşinde.Bunu elde edemediği zaman ise dönüştürmek için gerekli baskıyı yapmaktan çekinmiyor.

Toplumumuzun muhafazakar tabir edilen bir semtinde tavsiyeler sonucu iki delikanlı birbirlerini görecekler.Kızlarımızın bu  güzel olma sevdası bildiğiniz.Kızcağız süsleniyor,püsleniyor.Malum görücüye çıkacak ya delikanlının onu beğenmesi için makyajlar yapıyor.Saçlarını kabartıyor..Güzel mi güzel..Erkek masaya oturur oturmaz ona ne diyor biliyor musunuz?

”Ben böyle kız istemem.Peşin söyleyeyim de.Ben evleneceğim kızın evlendikten sonra başını örtmesini istiyorum..”

Kızcağız neye uğradığını şaşırıyor..Ve ”ben zaten bu kadar süslü bir kız değilim.Şimdi senin ile görüşmeye geleceğim için bu kadar süslendim” diyor..Ve aslında yaşadıkları çevre kızın açık saç ile dolaşmasına müsaade etse veya delikanlı gerçek düşüncelerini hayata geçirebilecek kadar -yani babasının,annesinin ve onların çevrelerinin sözlerini aşabilecek kadar- cesur olabilse masaya oturur oturmaz ilk cümlesi yukarıda yazdığım bu cümle olmayacak..Ancak zihninde örülü duvarlarla gelmiş.Bu örneği niçin verdim..Verdim çünkü kendilerini tanıyanların olmadığı yerde kız başını açabiliyor,eşi de buna sesini çıkarmıyor..Bu tür bir zihinin karşısında direnç gösterdiğiniz zaman evliliğiniz ile hiçbir alakası olamayan,tamamı ile sizlerin iradesi dışında gelişen olaylar yüzünden büyük sorunlar yaşamanız kaçınılmazdır…Ve bu sorunların bir takım zorunlu sonuçlarını da yine toplumun genel yargıları ile çözmeye çalışmak bizi bir yere götürmeyecektir.

Daha önce kızların evlenemediğini yazmıştım.Kız alırız,kız veririz..Ve kızlarımız uzun bir birliktelik yaşadıkları erkek ile evlenmek zorunda hissederler kendilerini..Erkek ‘evlilik’ kurumunu ve bunun için gerekli  meta olan kızın zincirlerini kendi ellerinde tuttuğunu düşünür.Bunu bildiği için,ilişkisinde çok fazla endişesi yoktur.Şimdi evlilik teklifi etse kız tabiri caiz ise çantada kekliktir.Annesini gönderip istetse biraz mırın kırın ederler ama büyük ihtimal ile istediğini elde edecektir.Kızların evlenme teklifi etmesi zordur ve ayıptır.Seneler geçer ama kız evlilik sormaya iş bozulabilir düşüncesi ile cesaret edemez..Bir erkeğin nişan atması birçok yörede bir kız için hâla kara bir lekedir ve kızların hâla dokunulmazlıkları kalkmamıştır genel bir kurl olarak..Cinsel dokunulmazlıklarından bahsediyorum elbette ki..Yoksa gayet güzel dokunulurlardır..Öldürülürlerdir,dayk yerlerdir…Cinsel dokunulmazlık kurallarını aştıkları zaman da herkesin onlara dokunmak hakkı vardır gibi de bir algı oluşur..Bir kere bu kuralı ihlal ettikleri zaman bu değerlere adapte olmuş herkes kendilerinde o kıza dokunmak hakkı görürler..Gerek başka erkeklerin cinsel tacizleri,sözlü tacizleri,gerek ailenin erkeklerinin  dayakları ve gerekir ise sonu ölüm ile biten dokunulurluklar..Kısacası her türlü şiddet…

Bu tür toplumlarda insanın sağlıklı bir değerlendirme yapması da güçleşiyor elbette..

Kendisini ve çevresini aşabilen erkeğin evliliği olması gerektiği gibi.
Bir hayatı paylaşıyorlar erkekler,eşlerini yağmalayıp onların mutsuzluklarının üzerine kendi iktidar binalarını dikmeye çalışmıyorlar….Bir kere ne yaparsa yapsın kendisini haklı zanneden bir düşünce yapısı var karşımızda.Bütün gün çalışıp evine ekmek getirmeyi herşey zanneden erkek bütün gün onun çocuklarını koruyan kollayan,gerektiği zaman onunda bütün vazifelerini üstlenen kadının emeklerini ,yorgunluğunu hiçe sayıyor.Öyle bir zaman geliyor ki bir hata yapıyor kendisine bir cesaret tepki vermiş eşine aynı hatayı tekrar etmek sureti ile özür dahi dilettirip iyi birşey yapmış gibi bunu anlatabiliyor.Bu medeni dünyanın kaç ülkesinde vardır.Kaç erkek sadece evine bakıyor olmayı erdem zanneder ve kaç kadın hatası olmadığı halde özür dilemek zorunda kalır.Bu toplumda kadın üzüldüğü zaman karşılığında başka kadınlar ile tehdit edilebiliyor,erkek üzüldüğü zaman yine başka kadınlar ile tehdit edilebiliyor.İyi davranışlarının karşılığında ondan gelecek bir sözü ödül olarak alıyor…Evet birbirlerine uyguladıkları bir ödül ceza yöntemi var ve bu yöntemden kadın her halkükarda zararlı  çıkıyor.Erkek  haksız da olsa kadın zararlı çıkıyor…..Ve toplum buna alkış tutuyor.Böylesi birliktelikleri asla bir birliktelik evlilik gibi düşünmüyorum.Birbirlerine karşı sürekli  tetikte olan iki kişinin bir tür strateji savaşına dönüşüyor ve ortada bir evlilik değil ,bir birliktelik değil  iki düşman ve bir savaş var sanki…Kazanan kadın ise böylesi bir kazanmaya hazır olmayan bu toplumda genellikle..Ölür…Bedenen olmasa bile ruhen öldürme çabaları başgösterecektir.

Ne ise canım ne de olsa kadınlar olarak  onların her türlü kötü meziyetleri ile mücadele edebilmek için cennetin nasılda ayaklarımızın altında olduğu hikayeleri ile büyüdük.Onlar her koşulda bizim başımızın taçları ,gözlerimizin nurları.Onlar olmaz ise biz ne yaparız bir düşünsenize…Sadece elden koldan ibaret bir ot olan kadın eğer hayatında köle olacağı bir erkek olmaz ise mahvolur.Bu acı çekerek,erkeğini her koşulda mutlu ederek kendisini dünyanın en iyi işini başarmış gibi hisseden bir insan olabilmek için değer.

Özcan Göknar kitabında  olayları oldukça yumuşatmış ve eşlere iyimser bir pencere açmış ancak ülkemizde yaşanan olayların  aslında bir kaç paragraf ile özetlenemeyeceğini kendisi bizden daha iyi biliyordur.

Şimdi bir yerde kopan ipler dönüşüyor.Ve bir süre sonra kimsenin kimseyi suçlayamayacağı bir hale bürünüyor.Bu sorun pastasının, içerisinde ülkemizin yer aldığı diliminde olan kısmında sorunun şiddet içeren  ataerkillik olduğu kanaatindeyim.Ülkemiz kadının da duygularının olduğunu,isteklerinin olduğunu,ihtiyaçlarının olduğunu yeni yeni öğreniyor ve bunun farkında olan,kendisini ifade edebilen,hakları olduğunu vurgulayan kadın sonuç olarak bunu bir türlü kabullenmeyen üstün erkek ve dahası hemcinsleri  tarafından bastırılmaya çalışıyor ve mutsuz.Dolayısı ile her ikisi de mutsuz ve bundan toplumun kendisine biçtiği değerler ve tanıdığı özgürlükler sonucunda kısa süreli olsa,tam olarak doyuma ulaştırmasa da karlı çıkan yine erkek oluyor….Bunu ilk önce kim başlatıyor. Kendi adıma  toplumumuzda izlediğim birçok olayda yavuz hırsızın ev sahibini kovaladığı sözü ile özetleyebileceğim olaylara şahit olmuş durumdayım…Neyi yapacağız…Herşeye rağmen ,haklı da olsak susmak ve tatmin etmek yolunu mu seçeceğiz,yoksa isteklerimizi  söyleyecek kendimizi ifade mi edeceğiz?Birileri bizi Avrupalılaşmak ve boşanmak oranlarının arttığı ile mi suçlayacak….Bu boşanmaların nerede ise birçoğunun oldukça haklı nedenleri olduğunu hiçbir kimse düşünmeyecek mi?Kadını  elde ettiği bir arabadan farksız gören ve ilişkisinde  mutlu olmanın şartı olarak eşine kendisine itaat etmeyi koşan,her türlü kötü özelliklerine rağmen itaat etmeyen bir kadına bir de onu suçlayarak tepki veren toplumumuz erkeklerine karşı bizi paklayacak tek yer olsa olsa bir uzmanın yanı olabilir…

Bizim toplumumuzda iyi bir eş…seksen yaşına geldiğinde ‘bütün herşeyimi çekti,yine dünyaya gelsem yine onu alırım..” dedikleri kadındır…

Ve seksen yaşına gelen kadın da bütün herşeye rağmen yine de eşini sevmektedir.İnsan duygulanır ve daha da kızar bu sözü edene…Nasıl  yaptın be adam…der…

Bu sağlıklı mıdır?

Medeni dediğimiz (bize göre) ülkelerin kaç tanesinde otobüs terminalinde bir amcanın yeğenini öldürmeye götürülüşünü kameraya çekmişlerdir…

Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde bir amca yeğenine ” seni öldüreceğim hadi abdest al şehadet getir”der..Kaç ülkesinde anne dışarda kalır ve çaresizce izler olanları…Kaç ülkede uyanık koca bunu yapacaklarını bildiği halde ailesini arar….

”Tribal enfeksiyona çözüm istiyoruz…”der isek çok da haksız sayılmayız…

Gerçi ”sosyal bilimlere ölüm” naraları bu ülkede atılmaya devam edildiği sürece bu sorunların sonu gelmez..

Hayvanlarda bile olmayan kurallar koymuşlar.Ya böyle ya böyle…Birisini seçeceksin..Geçen Beyaz şovda yayınlanan bir skeçte denildiği  gibi demek ki uzmanlar,beyni anlatanlar,psikologlar,psikiyatrlar…….bilmeden konuşuyorlar….cahilliklerinden böyle anlatıyorlar bu insanlara…En iyisini kör cahil bu insanlar biliyor.Öldürenler,okumayanlar,araştırmayanlar,bilmeyenler biliyorlar.

Bizim gibilerin hayatta sadece kendisini kurtarmak gibi bir gayreti yok.Bizlere kızanlar olabilir.Oluyorda..İdrak bir yaşam biçimidir.İdrak ettikten sonra susamazsınız..Bizim bu tür işlerden elde etmek istediğimiz herhangi bir gelir de yok.Hiç ihtiyacımız olmamasına rağmen bunları sürekli olarak dile getirmemizin nedeni yaşadığımız ülkedeki insanlarımızın aydınlanmasını istememiz.İnsana layık bir biçimde yaşamalarını istememiz.İnsanca yaşamak bir insanın en doğal hakkıdır.Bu hakkı hiçbir başka insanın hiçbir kimsenin elinden almak hakkı yoktur.Çok zengin bir insan servetini elde edebilmek için nasıl ki geçtiği yollar ile övünüyor ise bizde kendi çerçevemizde yaptığımız mücadele ile o derece övünüyoruz….Biz hakkımız olan yer için mücadele etmek için sanki bir görevli olarak dünyaya gelmişiz…Kimisi buna kötü dedi,kimisi iyi dedi,kimisi anladı,kimisi anlamadı….Ama karanlığı en iyi güneş anlatır….

Güçlüler istediği yerde istedikleri gibi durabileceklerini düşünür ve bu istediklerini yerine getirirler iken , dünyanın geçerli kurallarına göre,kas gücü ,maddi güç,bilgi gücü, gibi güçleri kullanarak dilediklerini yapabileceklerini düşünmek gibi bir cehalet içerisinde hapsolmuşlardır ve insanı insan yapan insani değerleri hiçe saymaktadırlar.Televizyonlarda daha fazla şiddet,öldürmek,yaralamak,kavga sahneleri gösterilmekte ve insanları bilinçlendirecek,düşünmeye yönlendirecek programlara çok az rastlanmaktadır.Bizim algılamakta,işimize geleni algılamakta,işimize gelmediğinde lafı çevirmekte ve saatlerin ardından elimizde kocaman bir sıfır ile kalmakta üstümüze yok ki çok zaman çıkmaza girer ve küslüklerle,kavgalarla sonuçlanır tartışmalar..

Ülkemiz için bunu şaşırtıcı görmüyorum.Karşıdan gelen kadını hem taciz edip üzerine döven erkeklerin olduğu,kadının ayağına tükürüp ‘ne yapıyorsun’ diye tepki aldığında ‘yüzüne mi tüküreyim’ diyenlerin olduğu bir toplumda yaşıyoruz.”Çöp atma bak yasak var” deyince birde utanmadan tartışmaya girenlerin olduğu…Sokaklara çöp atmaması için bile  uyarı tabelasına ihtiyaç duyan zaten onu da pek takmayan üstün haklı,herhelükarda haklı ve çok akıllı insanların bol olduğu bir ülkede bu olanları da çok görmemek gerekir……….

Bakınız Popüler Psikiyatri dergisinin 2006 yılına ait bir sayısında ne diyor :

”Önce erkek egemenliğinin bulunduğu toplumlara bakalım.Kadın henüz evlenmeden aile içerisinde kısıtlanmaya başlanır.Aile içinde baba,ağabey baskısı vardır,yapmak istedikleri kısıtlanır.Evlendikten sonra kocanın beklentileri ve toplumun bir kadın olarak ondan bekledikleri kadını kısıtlar.Eğer kadının anlayışlı bir ailesi varsa kadın korunur,yoksa kaybeder.Böyle toplumlarda kadın ve erkeğin eğitim düzeyinin yükseltilmesi ,bu sorunu çözüme doğru götürür.Yine de eğitimli kadın ve erkeğin birbirinden beklentileri ve kişilik özellikleri kadını zor durumda bırakabilir.Kadının eğitimi daha baba evinde kısıtlanmışsa ,kadının hiç bir seçme hakkı da kalmaz.Kısacası bir kadının gelecekteki yaşamını değerlerini ve seçme hakkını kadının yetiştiği aile belirler,evlendiği kocasının ailesi de devam ettirir. Kadın haklarının egemen olduğu toplumlarda ise kadından çok daha fazla şey beklenir.Ailesi tarafından evlenmesi ve çocuk sahibi olması beklenir.Evlendikten sonra kocası tarafından iyi bir eş olması beklenir.Aynı zamanda kocası tarafından aileye maddi olarak destek olması ,toplum tarafından ise üretken olması beklenir. Eğer kadın evlendikten sonra kendisine destek olacak bir eşe sahip olur ise çok şanslıdır.Bütün bu sorumluluklar dengeli bir şekilde eşler arasında dağıtılır.Ama eğer erkek kadının bu konumundan faydalanıp hep kendi isteklerini önplanda tutar ve kendine özgüveni olmadığı için kadının gelişimini kısıtlarsa ,kadın yıpranır.Bir de buna her iki toplum tipinde de görülen erkek veya kadının ailelerinin müdaheleleri eklenince olay dayanılmaz boyutlara ulaşır…”

****

İşte biz toplumumuzda her ne anlatır iseniz anlatın bunları teorik olan bazı yerlerde  bilen ve farkında olan ancak pratiğe dökmeye gelince bir türlü yanaşmak işine gelmeyen bir insan yapısından bahsediyoruz…Bazı yerlerde ise kesinlikle reddeden…Kendisinde normal olmayan bir şeyler olduğunun farkında olan ve bunu da sadece çözülebilecek bir problem olarak gören,problem çözmeyi seven ve bunun ile daha mutlu olabileceğini kabullenen fakat bunu hayatında uygulamaya  geçirmeyi başarabilmiş, aydınlanmış erkeklerin sayısı çok az….Çocukluktan itibaren yerleşen bir takım kalıpların kırılması son derece zordur ancak denemek lazımdır.İnsanın hiç olmaz ise ‘ bu kadar haklı iken neden bu kadar mutsuzluk?’diye kendisine bir kere sorması ve cevap olarak da ”işte bana bunu yaptı yapmasa idi bende böyle olmazdım..” şeklinde bir iç konuşmayı bırakması lazımdır…Bizim gibi düşünen kadınlar sizleri toplum önünde küçük düşürmek veya sizlerin iktidarlarına darbe indirmek için girişimlerde bulunan düşmanlar değiliz.Öfkelerimiz sizleri yoketmeyi içermiyor.Öfkelerimiz uzmanların belirttiği gibi insana dair tepkiler olarak ortaya çıkan türden.Yoksa erkek milletini ortadan yok etmeye ve pasifleştirmeye,onların itibarlarını zedelemeye ve bir tür hakimiyet kurmaya yönelik öfkeler,nefretler değiller..Herşey daha güzel,daha anlamlı bir dünya için..Olaylara erkeğin karşısına dikilen kadınlar gözleri ile bakmıyoruz.Sizler ile daha güzel bir dünya,daha sağlıklı,daha mutlu bir dünya kurmak isteyen ve gelecek nesillere aynı dertleri aktarmak istemeyen ,doğruyu arayan insanlarız…Bu hususta hemcinslerimizi de kimi zaman uyarmaktan pek çekinmiyoruz…Okumak istememiz ,entelektüel düzeyimiz sizlerin toplumdaki itibarlarını yok etmek amacı ile değil.En azından bizim gibilerin değil ve dediğim gibi hemcinslerimizi de bu hususlarda uyarmaktan çekinmiyoruz…Bizim okumak istememizin nedeni aydınlanmak istememizin,sosyal hayata karışmak istememizin nedeni eşlerimizin itibarlarını zedelemek değil bilakis onlar ile birlikte daha  üstün ve  gelişmiş bir düzeyde daha sağlıklı yaşamak gayretimizin bir yansımasıdır.

***

Ve böylesi çaresizliklerin öğrenildiği ,mücadele gücünün unutulduğu bir toplumda insanlara aklını kullanmayı yasak eden  bir takım ermişler hiç ölmezler…..

 

…yok birşey…

 
Bazı anlar olur ya;

Hani loş odasında yatağının yanıbaşındaki duvardaki pencerenin önüne yerleştirdiği masada ,ya da yerdeki mindere bağdaş kurupta iki tek atmak ister insan…

Yanına bir kağıt bir kalem alırsında,dökmek istersin sakladığın ,harcamaya kullanmaya kıyamadığın kelimelerini…Basittirler oysa ya,bir de bana sor dersin,belki o bir kelime bir evrendir göz kapaklarının ardında…

Hani,

Kâğıt yalvarır,kalem naz eder bazenleri ya mürekkep niyetine daldırdıkça şarabına dile gelir,ele gelir..

Kağıt dize gelir,yüreğin denizlere dar geldiği,denizin yüreğe sığ geldiği o masum akşamlar olur ya …

Hani yüreğin şarap banyosu yapar….

Kalem sarhoş,kalem ayyaş,kalem berduş…yudum yudum içer sevgiliyi ,içtikçe dağıtır,balıklama aşka çalar da ,şarap yağmurlarının kırmızı ormanları biter satırlarında….

Üç harf ,üç sese nikah kıyar,dünyanın en güzel şarkılarıdır doğacak çocuklar, dinlemeye doyamadığından olacak ,çalsın istersin sabahlara kadar…

Boyundan büyük sözler etmek istersin ya…

dersin ya hani ;

Sevdanın adı bile;

daha çok mürekkep yalar…

Hani dersin ya

Kalemin şarap banyoları

Daha çok Mecdelli yüreği kırklar….

Hani acıların tam ortasında bir gül açar…

Yani …

yani büyülü bir an yaşanır ya bazen…

Hani o,hani bu,hani şu işte …

Şey…

Hiç yani yok

yok birşey….

O an’a benziyorsun diyecektim..

O kadar…

Melike…