…Karmaşa…

… Beynin paradoks değildir…Düşünen beyin eski bilginin yerine yeni bilgiyi rahatlıkla yerleştirebilir. Sorun uygulamada yaşadığı savunma becerisidir.Bu da onu akıllı olarak algılamamıza neden olan şeylerden birisidir …Düşünen bir beyin yeni bir fikir üretirse bunu uygulaması zaman alabilir. Bu sosyal hayatta akıl ile hayatta kalma isteği ve becerisinin bir sonucu olmalıdır.Bunun yanında eylem sonunda fikir de edinebilir…Beyin karmaşık değildir. Karmaşayı eğitimliler çıkarır…Çok ezber yapmışlardır.Hafızaları sayı,isim doludur…Bunun ile bu kadar övünüyorlar ise övündükleri kadar zeki değillerdir.Sistem içlerinden en yatkın olanları seçti ise işlerini yapmaktadırlar ve zekaları sıradandır.Sıradan bir zeka ile bu kadar övünmeleri kendilerinin sandığımdan daha sıradan olduğunu gösterir…/Amozonik

”Davranış sistemleri olarak ele alındığında insanlar aslında oldukça basitler.Zaman içinde davranışlarımızın karmaşık görünümü ,büyük ölçüde içinde bulunduğumuz çevrenin karmaşıklığını yansıtıyor ”

Herbert Simon

Tüm dünyanın

Doğada her şey birbirine bağlıdır.Bir orman ,bir dağ ,bir göl ,deniz ,hava sadece sınırlarımıza ait ekonomik değeri olan meta değil tüm doğada dengenin parçası olan ve doğaya ait unsurlardır.

Sadece ülke sınırları içerisinde çıkanlar değil tüm ülkelerdeki doğal felaket ismi verdiğimiz olaylar can ve mal kaybına indirgenerek küçümsenmemelidir. Zira doğa olayları tüm beraberindekileri doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler…

Ülkemizde son zamanlarda gerçekleşen ( burada nerede ne kadar alanın yandığını akademik bir çalışma havası solumak adına listeler halinde sunmayacağım ) orman yangınlarını PKK nın üstlenmesi de örgütün çalışma prensiplerine ve ruhuna çok da aykırı bir durum değil.Ahmet Türk’ün bir zamanlar acılı seslere karşı kürtlerin vicdanlarını bastırma kaygısı taşıdığını düşündüğüm ”biz profesyoneliz ” sözünü düşündüğüm zaman, örgütün veya örgüt zihniyetine sahip olanların yangınları aynı profesyonellik ile üstlenmesi pek o kadar da şaşırtıcı gelmiyor. Zira PKK zihniyeti bir ormanın yaşamsal değerini idrak etmesi bakımından tüm insanlığa profesyonelce bir mesaj vermiş oldu.

Orman yangınları ile kahramanlık destanı yazacaklarını düşünenler vicdanlarımızda bir kere daha yok olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.

İnsanlar, iktidarın yangın söndürme konusundaki acizliği ya da bilinçli yapıldığını iddia ettiği tutumunu eleştirir iken PKK zihniyeti yangınları üstlendiğini söyleyiverdi.Burada yangınları çıkaranlar ile söndürmek için gerekli olanı yapmakta kifayetsiz kalanları -işbirliği içerisinde olmak- ile itham edebilir miyiz ?

Cumhurbaşkanı ”bunlar sanatçı müsveddesi ” diyor ise pekala bu popüler tipler, ”işbirliği içerisinde olduğunuza kanaat getirdiğimiz tutumunuza karşı objektif olmak yolunu seçerek sessiz kalmayı yeğliyoruz ” diyebilir…

Ne kadar acı bir durum..Aydınların kirlenmesi..Aydınların yanması… Aydınların tüm dünyanın değişmez değeri olan ormanlar hakkında fikir birliğine varamaması..Ormanlarımızın siyasetçilerin ve aydın ve sanatçı geçinenlerin siyasi egolarının ellerinde kirlenmesi…

Gezi olayları esnasında Van civarında ”buradakiler ağaç değil mi ” diyerek yapılan bölücülüğe karşılık ”elbette ki ağaç ” diyerek kesilmemesi için imza gönderenlerden birisi olarak bu katliamı ve o gün imza yollamayanlar kadar bugün katliamın ve sonrasında siyasi kaygılarına alet edenlerin tutumlarını da kınıyorum..

Vatandaş olarak artık bu twitter kahramanlarının,konser kaygısı olanların körlerin ve sağırların – kendilerini gözümden düşürmekten başka pek de işe yaramayan tutumlarını – ağır bir şekilde kınıyorum… Ancak sadece kınamak ile olmadığının farkındayım.. Biz kınar isek neler olacağını kendileri de bilir… Ekonomik değerimiz var.. Ancak sanıyorum ki sanatçıdan ziyade konu hangi siyasi görüşün sanatçısı olduğudur.Hesabına hiç yazmıyorum ki ”git o zaman ” diyesin…

Bir orman katlinin hükümete yüklenecek malzeme çıkarması şartı ile işlerine yarıyor olması da aydın ya da sanatçı geçinenleri de pek sağlıklı bir tablo içerisine almıyor… Doğa konusunda yazdıklarında siyasetten ve muhalefetten uzak aydın bir tutum takınmaları gerektiğini düşünmek ile birlikte ,kazançlarının bir miktarının da doğanın yeniden hayat bulması uğruna kullanılması gerektiğini düşünüyorum… Aksi halde kimseye içselleştirmedikları ahlakın,doğanın terminolojisini kullanarak ,siyasetin magazin ve popüler havasını solutmamaları gerekli..Aynı şekilde orman yangınları muhalefete saldırmak için kullanılacak oy potansiyeli değildir…

”Benim gelinciklere borcum var ” diyordu ressam Hikmet Çetinkaya ki bunu söylemekte son derece haklı.Çalışmaları incelenecek olduğunda niçin gelinciklere borcu olduğu rahatlık ile görülebilir..

Sanatçı geçinenlerin ve aydın olduğunu iddia edenlerin kim olduklarının listesi ile bu yazıda ilgilenmiyor onları kendi kaygıları ile baş başa bırakıyorum…Benim için eleştirilmeyecek kutsal varlıklar değillerdir. Şimdiye kadar izlediğim kadarı ile kendilerini bu kimlikler ile bizlerin çobanı olarak ilan etmiş ,tanrı kompleksli oldukları izlenimi veren onlar , bizleri kendi isimleri için kendi kaygıları için kullanmak eğiliminde olan ,özünde kendisinden başkasını pek de düşünmeyen kararmış kimlikler… Bu şekilde etiketlediğim aydın ve sanatçı görüntülerinin altında ”hiç bir zaman sanatçı olamazsınız ” sözüne tam uyduğunu düşündüğüm çıkarcı tipler …

Diğer yandan ise ,

”Her şey olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız ” isimli kapsamlı bir çalışmanın artık literatürde yerini alması gerektiğini çoktan düşünmeye başladım bile..Böyle bir çalışmada kişinin bir sanatı icra etmesi için gerekli olan kabiliyetinin yanında gücün yanında savrulup duran ve sıkıştığı yerde ”kimin ne olduğunu nereden bilelim ” sözleri ile sıyrılmaya çalışan ”asla sanatçı olamayacak uyanık tip ” olması ve onu olduğu yere mıhlayanların derinlemesine analizi yapılmalı.Adnan Oktar olayında olduğu gibi ,yaptığı bir hata yüzünden kurban olmuş insanların tepesinde bitmiş bir zalimin bünyesinde para için bütün bunları görmezden gelerek hoca dedikleri şarlatanın önünde yalaklanıp duran , hükümetin ,muhalefetin ,darbenin ,derneğin,partinin ,cemaatin,vakfın ,organize suç örgütü liderlerinin dibinde el pençe divan durup bu güçleri arkasına alarak ona buna posta koyan ,kendisini kandıran kendisi ile birlikte halkı aptal yerine koymak cüretini göstererek, her dönem sağ kalan bu ”sanatçı olamayacak tipler ” artık siyasetten,kişisel zaaflardan ve kişisel kabiliyetlerinden bağımsız bilimsel olarak deşifre edilmelidir… Kendi adıma artık sadece sesini çok sevdiğim için olaylara sessiz kalamayacağım.Zira kendileri davetlere katılır ,kendilerini ulular paraları alırlar iken örgütte bulunanların biçare hali ile üzülen ben, Adnan Oktar’ın derhal layık olduğu deliğe tıkılması için sürekli olarak kendi alanımda konuyu gündeme getiriyordum.İnsanlar yaşananlardan ders aldığı ölçüde insandır ancak görülüyor ki her şey yaşandığı yerde kalmaktadır.İnsanların uyandığı yoktur sadece birilerinin ”şimdi Adnan Oktar’a küfür edebilirsin ” demesini beklemektedir. Birileri buna izin vermedikçe inadına işine bakmakta uyarılara ise ” git o zaman ” diyerek cevap vermek aymazlığını kendisinde görebilmektedir.

Bir ağaç için bölünen insanların ”katliam ,canavarca bir his ” ile masum ağaçları yok etmesine ses çıkarmamasının ve bunu haklı gösterecek bahaneler ile oyalanmasının onaylanacak bir yanı yoktur..

Kimisi pkk yaptı diyor kimisi sanatçılara laf edenler kadar gerekli olanı yapmayanları da gördüklerini iddia ediyor..

Sonuç olarak bir katliam yapıldı ve ne ülke ne doğa sizin oturduğunuz yerde yaptıklarınıza ya da yapmadıklarınıza bahane uyduracağınız yer değildir..Konu ne Fatih Sultan Mehmet’in ağaç sözleri ile ne İslam Peygamberinin doğa hakkındaki hadislerini araştırarak çözüme kavuşur ne yandaş görünmemek uğruna vicdanların susması ile ses çıkarır…

Yine bağımsız bir tutum göstererek …

Doğa hepinizden büyüktür…

Diyor ve nehire ”canlı ” statüsü verenleri kutluyorum…

Sanatı sanatçılar yapmalı…

Aydın ışık saçmalı …Halkı kandıran şarlatanlıklara alet olmamalı…

Ormanlar katledildi… ..

Hepiniz yandınız….

….

Yeni Zelanda’da yerli halk Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri ‘canlı varlık’ olarak tanınarak hukuki statü verildi.

AA’nın BBC’ye dayandırdığı habere göre Yeni Zelanda parlamentosu, aynı zamanda ülkenin üçüncü büyük nehri Whanganui’yi ‘canlı varlık’ olarak tanırken nehrin hakları Maori kabilesinden ve kraliyetten birer kişi tarafından mahkemelerde temsil edilecek.

Nehir için 80 milyon dolar tazminat ve nehrin temizlenmesi için de 30 milyon dolar fon verilecek.

‘İnsanların iyiliği için’

Maori kabilesini parlamentoda temsil eden milletvekili Adrian Rurawhe, Whanganui’nin ‘iyiliğinin’ insanların iyiliğiyle doğrudan alakalı olduğunu, bu nedenle nehrin kimliğinin tanınmasının hayli önemli olduğunu belirtti.

Yeni Zelandalı bakan Chris Finlayson da Maorilerin 160 yıldan uzun süredir nehre bu statüyü kazandırmak için mücadele ettiğini belirtti: “Biliyorum ki insanların hissettiği ilk şey doğal bir kaynağa hukuki şahsiyet kazandırmanın oldukça garip olacağıdır ancak bu, şirketlerden ya da anonim topluluklardan daha garip değildir.”

….

Fotoğraf : Bir yürüyüşüm esnasında çektiğim bir fotoğraf…

SEVGİ ve AŞK

Afrodit, bilincin evrim sürecini en olağanüstü biçimde tamamlamıştır.Budalalık ve yanlışlarla dolu gözüken harika bir gelişim öyküsü ortaya çıkmıştır ! Çapraşık ruhu şad olsun Afrodit ,kıskançlıkla Pskhye’yi ölüm düğününe ,dağın tepesindeki korkunç canavara göndermiştir.Aşk tanrısı oğlunu evlilik hazırlıklarıyla görevlendirmiş,ancak Eros kendi aşk oklarıyla vurularak Pskhye’ye aşık olmuştur.Ardından korkunç bir gerçek anında Pskhye de Eros’un aşk okları ile yaralanıp aşk tanrısına aşık olmuştur.

Yazgının gerçeklerini bir yana itip mucizeler yaratan bu güce sahip gözüken ”aşık olmak ” nasıl bir şeydir ? Bu gizi çözmeden önce ”sevgi ” ve”aşık olmak” terimlerini birbirinden ayırt etmemiz gerekir.

Birini sevmek ,bir insanı bir başka canlıya insani bir biçimde bağlayan insana özgü bir deneyimdir.O ,insanı olduğu gibi görmek ve onu karakterinin sıradanlıkları ,başarısızlıkları ve üstün yanları ile kabul edebilmektir.Eğer,yaşantımızdaki izdüşümlerin sisini aşıp bir başka insana doğrulukla bakabilirsek ,sıradan bir canlıyı mükemmel olarak algılayabiliriz.Sorun,kendi izdüşümlerimizle körleşmiş olmamızdır; bir başkasını açıklıkla,tüm derinliği ve soyluluğu ile pek seyrek olarak görebiliriz.Böyle bir sevgi kalıcıdır ve günlük yaşamın sıradanlığından etkilenmez.Bir arkadaşım bu sevgiyi ”yulaf ezmesi gibi ” diye tanımlıyor.Bu sevgi günlük yaşamda karşımıza çıkar ve insanüstü boyutlara gerek duymaz.İnsan yaşamının akışındaki sıradanlıkta yaşar ,ona hizmet eder,ilişki kurar,yanlışlar yapar ve korunur.

İnsan,aşık olduğunda yaşamın insan ötesi boyutuna geçer ve o sırada insani değerlerin ikinci planda kaldığı tanrısal bir ülkeye sürüklenir.Gökyüzünden gelen bir hortuma yakalanmış ve sıradan insan değerlerinin yok edildiği bir ülkeye sürüklenmiş gibidir.Eğer sevgi 110 voltluk kullanılabilir elektrik akımı ise,aşık olmak hiç bir evde bulunmayan 100 bin voltluk insanüstü bir enerji demektir.Aşık olmak tanrılara ve tanrıçalara özgü bir şeydir,zamanın ve mekanın ötesindedir.

Bir deney yapalım ; siz ve bir başka kişi dışında yeryüzündeki bütün insanların kaybolduğunu hayal edin.Gün boyunca o kişiyi düşünüyor ve diğer insanların size nasıl da önemsiz göründüğünü fark ediyorsunuz.Kısa bir süre için o kişi canlı bir mucizedir.Bu,aşık olma deneyimi ile gelen cennetin tek bir düşüncede yaşanmasıdır.Bu mucize herhangi bir kişide gerçekleşebilir ama biz bunu belirli bir zaman içinde çok nadir yakalayabiliriz.Bu,durağan ve renksiz bir ev yaşamını simgeleyen yulaf ezmesi sevgisinden çok farklı bir düzendir.

Günümüzde sıradan insanların tanrılarla ilişkiye geçtiği tek yer romantik bir aşktır.Aşık olmak,o kişinin içine bakıp ardındaki tanrıyı ya da tanrıçayı görme deneyimidir.

Aşık olduğumuzda hemen körleşiriz.Gerçek bir kişinin hemen yanında yürüyüp sıradan bir insanoğlundan daha olağanüstü bir varlık üzerinde yoğunlaşırız.Ruhsal açıdan olağanüstü bir kahramanla ilişki kurmanız yok edilmeniz anlamına gelir.Mit,bize bu noktadan başlayarak belirli koşullarda ölümlülerin mitolojik bir kahramanla farklı bir ilişki yaşadıklarında bundan sağ çıkabileceklerini ancak ,akılcı bir değişime uğrayacaklarını söyler.Sanırım bu da öykümüzün önemli bir noktasını vurgular.Bir ölümlü ,ölümsüz boyutlarda bir ilişki kurar ve bu gerçekle birlikte yaşar.Bu bağlamda aşk tanrısının okları ile vurulmanın ne demek olduğu anlaşılabilir.Yaşanan evrelerin yer değiştirmesi olan derinlikli deneyimi görebilir insan.Bu ,aşkın inanılmaz bir biçimde patlak veren deneyimidir.

Öykümüz sıradan insanların yaşadıklarından çok daha farklı bir şeyle ilişki kuran bir kadınla ilgili .Mitin gerisi ,kadının bu tanrısal dokunuştan nasıl sağ çıktığını anlatıyor bize…


YÜRÜMENİN FELSEFESİ

Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan,şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. Ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir.Daha evvel de söylediğim gibi , Kutsal Tin’e karşı işlenen esas günah yerinden kıpırdamamaktır.

Fridrich NIETZSCHE

”Kopmak zordur ” der Nietzsche ,”bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir.Fakat çok geçmeden yeni bir kanat çıkar.”Nietzsche ‘nin hayatı böyle ayrılmalardan kopmalardan ve tecritlerden oluşacaktı : dünyadan ,toplumdan,yoldaşlardan,meslekdaşlardan,kadınlardan,arkadaşlardan ve ana babadan .Fakat yalnızlığının içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleştiğinin işaretiydi. Hesap vermek yok,engel oluşturacak uzlaşmalar yok ,görüşü açık ve tarafsız.

Nietzsche yorulmak nedir bilmeyen hatırı sayılır bir yürüyüşçüydü.Sık sık yürüyüşten bahsederdi.Açık havada yürüyüş yapmak ,Nietzsche külliyatının doğal bileşeni,yazarlığının da değişmez refakatçisiydi.

Yürüyüş burada Kanttaki gibi işe ara vermek ya da oturmaktan kamburu çıkmış ,iki büklüm olmuş vücuda yapılan asgari bir temizlik değildir. Nietzsche çalışmak için yürümek zorundadır.Dinlenmenin ,hatta refakatçisi olmanın bile ötesinde , Nietzsche’nin tam olarak parçasıdır yürüyüş.

”Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden,aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada ,tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek,tırmanarak,dans ederek düşünmektir. ”

Onca insan kitaplarını sadece başka kitapları okuyarak yazmıştır ; o kitapların pek çoğu havasız kütüphanelerin kokusunu taşır.Bir kitabı neye dayanarak değerlendiririz ? Kokusuna göre, zira bir dolu kitabın üstüne okuma salonlarının veya masalarının o küf kokusu sinmiştir.Havasız,ışıksız odalar…

..

”Yazarın fikirlerinin aklında nasıl belirdiğini;fikirlerin mürekkep hokkasının başında , karnı sıkışmış, kafası sayfalara gömülmüş haldeyken mi gelip gelmediğini çabucak anlarız ; ki bu durumda kitabıyla alakamızı da çabucak keseriz ! Kasılmış bağırsaklar kendini hızla ele verme konusunda – bundan hiç şüpheniz olmasın – ağır havadan ,alçak tavanlardan ve dar odalardan geri kalmaz .”

..

Duvarların arasında hapsolmuş ,sandalyelerine çakılıp kalmış yazarların kitapları hazmedilemeyecek kadar ağırdır.Masada duran diğer kitapların derlemelerinden doğarlar.Bu kitaplar semiz kazlara benzer; alıntılarla beslenmiş, referanslarla doldurulmuş,dipnotlarla oldukları yere çökmüşlerdir.Gülle gibidirler, obezdirler, sıkıcıdırlar ve güçlükle yavaş yavaş okunurlar. Satırların başka satırlarla karşılaştırılması ve başkalarının zaten etraflıca anlattıkları hakkında yazanların söylediği şeylerin tekrar edilmesi ile ortaya çıkan başka kitaplardan oluşan kitaplardır bunlar. Doğrular,açıklığa kavuşturur ve düzeltirler; bir cümle paragrafta ,koca bir bölüme dönüşür . Bir kitap ,bir başka kitaptaki tek bir cümle üzerine yazılmış yüz kitabın yorumu olmuştur.

..

Oysa eserini yürürken yaratan yazarın böyle prangaları yoktur, düşüncesi başka ciltlerin kölesi değildir,doğrulamalarla hantallaşmamış, başkalarının düşünceleri ile ağırlaşmamıştır. Başkalarının açıklamalarını ihtiva etmez, sadece düşünce muhakeme ve karardan ibarettir.Hareketten dürtüden doğan bir düşüncedir.

Düşünce ne kadar hafif ise o kadar çok yükselir ve kanaatin,takdirin,yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir. Kütüphanelerde doğan kitaplar ise ağır ve sığdır,birer kopya seviyesinde kalırlar ancak.

Yürümek spor değildir.


Spor teknik,kurallar,puanlama ve rekabet meselesidir,durmadan öğrenmeyi ve çalışmayı gerektirir,duruşları tanımak,doğru hareketleri bir araya getirmektir.Doğaçlama ve yetenek çok sonra gelir.

Spor skor tutmaktır.Hangi sıralamadasın ? Zamanlaman ne ?Sonuç ne ? Tıpkı savaşta olduğu gibi , kazanan ve kaybeden ayırımı burada mevcuttur. Sporla savaş arasında savaşta onur ,sporda utanca dönüşen bir benzerlik bulunur.Rakibe duyulan saygı ,düşmana duyulan nefret.

Spor aynı zamanda dayanıklılık kazanmanın,yılmadan denemenin ve disiplinden haz almanın öğrenilmesidir. Ahlaki bir sistem, bir iştir spor.

Elbette maddi yönü de vardır,yorumlamalara,gösterilere dayalı bir pazardır.Performanslardan oluşur. Spor,marka ve imaj tüketicilerinin üşüştüğü şaşaalı büyük törenlere zemin hazırlar.Para ruhları boşaltmak,tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu.

Yürümek spor değildir.Bir ayağı diğerinin önüne atmak çocuk işidir.Yürüyenler karşılaştığında ne bir sıralama vardır ne de puanlama.Yürüyen hangi yoldan geldiğini ,en güzel manzaranın hangi patikadan görüldüğünü anlatır,görüşün hangi noktada daha iyi olduğundan bahseder.

Buna rağmen bir aksesuar piyasası yaratılmaktan geri kalınmamıştır, devrim niteliğinde ayakkabılar,inanılmaz çoraplar, müthiş sağlam pantolonlar…Alttan alta sporcu ruhu da işe dahil edilir. Yürümüyoruz artık,”trekking yapıyoruz”. Yürüyenleri kayakçı özentisi gibi gösteren ince değnekler bile satılmaktadır. Ama bu iş çok yürümez. Yürümemelidir de.

Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi bir şey bulunamamamıştır. Yürümek için iki bacağınızın olması yeterlidir.Gerisi fasa fisodur. Hızlanmak mı istiyorsunuz ? O halde yürümeyin ,başka bir şey yapın,tekerleklileri kullanın ,kayın,uçun ! Yürümeyin.Ve unutmayın yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı ,manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir.

Bir kez ayakları üstünde dikildi mi olduğu yerde kalamaz insan…

İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar

Kendimizin Efendisi Olmamız Tanrısal İradenin ,Amaç Edinmemizi İstediği Şeydir

”Tanrısal Bilgelik ; zeka ,düzen ve akıldır.Her işimizi Tanrısal bilgeliğin ustalığına bağlanarak yapmalıyız.”Epiktetos

Kötülük dünya içinde ,olayların ya da insanların içinde doğal olarak bulunan bir şey değildir.Kötülük,unutkanlık,tembellik ya da dikkatsizlikle oluşur.Yaşamdaki gerçek amacımızı görme gücünü yitirdiğimizde ortaya çıkan bir şeydir.

Amacımızın ruhsal gelişim olduğunu anımsadığımızda ,kendimize dair en iyi gerçekleri ele geçirme çabasına geri döneriz.Mutluluğun kazanılma yolu budur.

Zihninize Hazineniz Gibi Davranın
Aklınızı Hep Anımsayın
Amacınıza Odaklanın

Tutkular nefsin hastalıklarıdır.Bedeniniz gibi nefsiniz de hastalanabilir.Nefsin hastalıkları zayıflıklardır.

Zihninizi kimseye teslim etmeyin.Eğer birisi sizin bedeninizi alıp yoldan geçen yaşlı birisine köle olarak verirse doğallıkla öfkeye kapılırsınız. O kişi sizi yerden yere vurduğunda üzülürsünüz.

O zaman herhangi bir kişi sizi etkilemek istediğinde ,çok değerli olan zihninizi verir iken neden herhangi bir utanç duygusu hissetmiyorsunuz? Sizinle iğrenç şeyler paylaştıktan sonra ,sizi kafası karışmış ve dağılmış halde bırakacak birisine zihninizi teslim etmeden önce ikinci bir kez daha düşünün.

Filozof cahile şöyle der :”Azgın arzularının sonu yok .Endişeleriniz bayağı.Düşünceleriniz sahte ve yanlış.Cahil öfkelenerek gider,aşağılandığını söyler.”

Kendinizi bilge bir kişi olarak tanıtmayın ve ruhsal amaçlarınızı onlara saygı duymayanlarla tartışmayın,kendinize saklayın.Karakterinizi gösterin.Kendi kişisel asaletinize ,soyluluğunuza olan adanmışlığınızı davranışlarınızla gösterin.

DİKKAT ÖLÜM TEHLİKESİ

Herhangi bir zamanda kendisinin yanlış anlaşıldığını açıklamaya çalışan insanlar görmek mümkün.Bu insanların bazılarını gördüğüm zaman genellik ile açıklamaları ile ikna etmeye çalıştıkları insanlara bakıyorum.

Popüler medyada ise şu cümle ile sık sık karşılarşırız.

”Söylediklerimi cımbızlamışlar.”

Mahallede sıkça duyarız :

”Ben öyle bir şey demedim.”

Veya ;

”Öyle söylemek istemedim.”

Gittikçe gelişmiş ve vicdanlı insanın altının çizildiği bir döneme geldiğimizi değerlendiriyorum.

Bu olaylara bir örnek vermek gerekir ise Sevgili Bilim insanımız Celal Şengör’ün son zamanlarda  organ bağışı ile ilgili sözlerini açıklamak zorunda kalışını gösterebiliriz.Bildiğiniz gibi linç kültürünün hakim olduğu toplumumuzda  Sayın Şengör organlarının bağışı için ” Diyorlar ki bana efendim organlarını bağışlayacan mı ?Valla diyorum taraftar değilim .Elin dangalağına verip onu yaşatmanın anlamı yok.Ama araştırma yapılacaksa istedikleri gibi kullansınlar.” dedi.Ayrıca araştırma için iskeletini bile bağışlayacağını ifade etti.

Elbette ki medyanın da gücü ile linç girişimi gerçekleşti.Kendisi ile birlikte programa katılan bilim insanı Prof .Ali Demirsoy  ve bir kaç cesur insan konu hakkında farklı görüşlerini dile getirdi .Prof .Ali Demirsoy konunun Celal Şengör’ün organları olduğunu ve bir bilim insanının önceliğinin bilim olmasının normal olduğunu ayrıca bilim insanımızın görüşünün  gelecek için önemli olduğunun altını çizdi.Prof Celal Şengör sözlerine açıklık getirdi ve : 

”Sözlerinin tamamının dinlendiğinde organ bağışı karşıtlığını içermediğini belirtti. “Ben organ bağışına taraftarım, çok hoş bir şey, buna mukabil cesetlerin gömülmesi aptalca bir şey” diyen Şengör, “Benim vüducum, parazit halinde yaşayan bir insana verilmesindense araştırma için kullanılması daha doğru olur. Biz her insanı kutsal addediyoruz, ben öyle addetmiyorum kardeşim “

“Türkiye, benim gördüğüm en ilkel, üst düzey cehalet düzeyinde, en gayrı medeni ülkelerden biri”

“Türkiye’de bikini giyilmesi, Mercedes’e binilmesi burayı ileri bir ülke yapmıyor. Türkiye Afganistan’dır, Türkiye benim gördüğüm en ilkel ülkelerden biridir, 1000 senedir adam gibi eğitim yok.”

”Türkiye’de bikini giyilmesi, Mercedes’e binilmesi burayı ileri bir ülke yapmıyor. Türkiye Afganistan’dır, Türkiye benim gördüğüm en ilkel ülkelerden biridir, 1000 senedir adam gibi eğitim yok.” 

dedi..

Sevgili Celal Şengör’ün organları ile tüm organ ihtiyacı içerisinde olanların hayatının kurtulmayacağını biliyor ve kendi bedeni hakkındaki görüşlerini kendi adıma saygı ile karşılıyorum.Kendi  temel aldığı dinamiklere göre insanları nasıl sınıflandırdığı ile ilgili görüşlerini de ”parazit olmak pahasına ” çok merak ediyorum.

Birçok durumda çevresi tarafından mağdur edilen insanları gördüğüm için :

”Tam da öyle söyledim ve ben söyledim.”

Veya ;

”O zaman öyle söylemek istememiştim sözlerim bütünden koparılmış ancak bu düşüncesizliklerinizden dolayı şimdi tam da bu  anlamda söylüyorum.” dediğim durumlar olmuştur.

Daha önce bir kaç yazımda daha ifade ettiğim ve değerini yıllar önce idrak ettiğim ve farklı değerlendirmeler ilave  ettiğim bir oyun oynardık.”Kulaktan Kulağa Oyunu.”

Kulaktan kulağa oyununda arkadaşımızın kulağına sadece bir kelime söylerdik.Ve bu kelime son arkadaşımızın ağzından bambaşka bir kelime olarak çıkardı.Bu oyunun başa çok işler açanı ise sürekli olarak dedikodunun fenalığından bahsedilen toplumumuzda bir sözün,çok kısa sürede niyetten ve anlamdan saptırıldığı durumlardır.Burada söz sahibinin mağdur edildiği durumlardan bahsediyorum.Bunun yanında mağdurumuz sadece o an mağdur olmuş olabilir yarın aynı veya farklı bir konuda an itibarı ile ” mağdur eden” konumunda bulunanları ”mağdur” duruma düşürebilir.Burada tek bir mağduriyetin kişiyi iyi bir kişilik haline dönüştürmüş olmayacağını  söylemek istiyorum.Daha açıklayıcı biçimi ile suçluların da mağdur edildiği durumlar olabilir.

Bu konular ayrı başlıklar altında sınıflandırılarak ayrı ayrı tartışılabilir.

Tam da bu sebep ile ” sosyal yaşamdan kaçınma ” yolunu seçmiş olan oldukça derin insanlara rastlamamız mümkün olabiliyor.Bu insanlar günlük yaşamları için gerekli olan ihtiyaçlarını görebilmek için sosyal yaşam içerisine karışabiliyor ancak insanların kendisine artık gereksiz gelen sohbetleri ile fazla ilgilenmiyor. Kimisi için üzerinde düşünülmüş bir tercihtir yalnızlık.

Bu konuyu şahsi görüş çerçevesinden çıkarmış olmak adına şu şekilde pekiştirebileceğimizi  düşünüyorum :

İnternette gezerken Gazi Üniversitesi’nin ”Ev Hanımlarına Felsefe ” konulu bir eğitim programını okumak imkanım olmuştu.Bu eğitim programında anlatılanlar,kaliteli bir yaşamı seçen veya böylesi bir  yaşama yaklaşma eğilimi içerisinde olan tüm insanlara oldukça değerli bilgiler veriyordu.Böyle bir çaba içerisinde olmayan bir ev hanımının mahallenin öteki ucuna laf yetiştirmek durur iken, ”Ev Hanımlarına Felsefe ” konulu eğitim programına katılması da düşünülemez. Zamanını böylesi eğitim programlarına katılmak sureti ile değerlendirmek yolunu seçen bir ev hanımını ,”kendi ahlakını oluşturmak üzere ” yükselen merdivenin basamaklarından birisine adım atmış olması ve toplumumuzda keskin bir ayırıma maruz kalan bir hanımın kendisine dayatılan kalıpları kırması  bakımından oldukça nitelikli buluyorum.

Böylesi bir kaosun içerisinde iyi bir konumda var olma çabasının verdiği olumlu sonuçları ”başarı” olarak değerlendirecek kadar sığ bir birey olmaktan ise bu türden  bir sosyal yaşam oluşturmuş insanların grup psikolojisi ile ”dışladığını düşündüğü ” bir birey olmak  bizleri bir birey olarak gerçek başarı ile tanıştıracaktır.Bu arada elbette ki bir çok problem ile karşılaşabiliriz.Hatta bu problemler insanların hiçbirisine bir zarar vermeyecek konumda olduğunuz halde kendilerine tüm kötülükleri yapanlardan daha fazla zarar görmenize dahi neden olabilir.Çünkü artık onların sıradan dedikoduları ile vakit geçirmiyor,olanı biteni sorguluyor ve kendi ahlakınızı huzurunuzu arıyor ve belki de mücadele ederek ,fikirleriniz ve eyleminiz  başka insanlara da örnek oluyor ve yaşamlarını sorgulamalarına neden oluyorsunuz.

Burada konu neyin doğruya da yanlış olduğunu,iyiliğin ya da kötülüğün ne olduğunu tartışmamızı gerektiren derin felsefi bir konu değil.Konumuz insanların  ”şu önünde yayılan sürüye bak ” diyebileceğimiz biçimde yaşayıp gitmesi.

Hemen her toplumda niçin bir seçkinler sınıfı olur hiç düşünüyor muyuz ?Ansiklopedilerde belli insanlar olur.Niçin ansiklopedilerde bizim ismimiz geçmez.Niçin bazı kürsüler sokaktaki insan için üzerinde düşünmeye bile değmeyecek ulaşılamaz bir hayal gibi düşünülür.Niçin o yetenek hiç bir zaman biz olamayacağızdır ve  niçin birileri bize hep tüketici gözü ile bakmaktadır?Diger kulvara geçmeye CÜRET ettiğimizde ise niçin önce en yakınlarımız ve sonrasında  bizleri tüketici olarak görenler karşımıza büyük birer engel olarak dikilirler?Yapılması gereken iş basittir.Hatta bu iş sizin için son derece basit bir iş olabilir.Sizin için son derece basit olan bu işi son derece başarılı bir biçimde icra ediyor olmanız sizin bu konuda büyük bir yeteneğiniz olduğunun da bir göstergesidir.Başarmışsınız.Başarmışsınız çünkü bu sizin için oldukça basit bir iş.Fakat size çocuk oyuncağı gibi gelen işlerde başka insanlar kitleleri yönlendiriyorlar.Ve yalnızlığınıza itildiniz.İşte felsefe size  tüm bunları sorgulama yetkisini verir.Felsefe size bu yetkiyi verir.Farklı farklı felsefecilerin  bize vermek ya da vermemek hakkını gördüğü bir yetkiden bahsetmiyorum.Felsefenin kendisi size bu yetkiyi verir.

Bunun yanında tüm insanlar toplumun değerler bütününü ya tümü ile uygulamak yolunu seçerek,ya kimisi işine gelerek ya da mış gibi yaparak bilirler. Yani yalan söylemenin  kötülüğü hemen herkese öğretilir.Dürüstlüğün erdeminden bahsedilir.Dedikodunun fenalığını biliriz.Sosyal yaşamda karşınıza geçip ”hırsızlık iyidir,dürüstlük kötüdür,dedikodu harikadır” diyerek nutuk atan insanlara,çok da derin düşünceler içerisinde değil ise –  örneğin bir masumun bir zalimden zarar görmesini engellemek adına veya kendi dünya görüşümüz doğrultusunda veya durumu değerlendirdiğimiz zaman  veya derin bir anlayış içerisinde suçlu gibi görünen kişinin haklı olduğuna karar verdiğimiz zamanlar olabilir- pek rastlayamazsınız..

”Başka türlü bu zulümle nasıl baş edebilirdik ki ”

”Hürrem bir vicdansız mı yok ise harem yaşamının gereğini mi yerine getirdi ?”

Kısacası insanlar doğumlarından itibaren içerisinde yaşadıkları toplumun değerlerine aşinadırlar yani konu hakkında hemen hepsinin bilgisi vardır.Bazı güçlü görüşe sahip olan insanlar bu görüşleri ifade etmelerine rağmen bunun ile ilgisi olmayan toplumu ve toplumun sorunlarını net görürler ve ya ifade ederler ya sorgularlar ya pasif davranarak hem tepki verirler,hem iç huzurlarına yer açarlar ya da aktif mücadeleye girişirler.İşte çatışma bu insanların arasında olur.

Günümüzde mücadelenin de ”mış gibi ” olanlar ile ”yapılıyormuş gibi” yapıldığını gözlemleyebiliyoruz.Bu sonuca ulaşmamıza sebep olanlar  bizzat ”mış gibi yapanlar” dır.

Hayvan Hakları Savunucularının hayvan katili olduklarını görmek bizi artık o kadar da şaşırtmıyor.

İnsan Hakları savunucularının tek derdinin insanların duygularını sömürmek olduğunu fark etmemiz de o kadar şaşırtıcı değil.

Kadın Hakları Savunucularının satacakları biletler ile daha fazla ilgilendiğini görüyor olmamız da bize ilginç gelmiyor.

Yani -mış gibiler- normalleşmiş.

Dolayısı ile görüşlerimizi istila ederek,sömürülerine alet etmeye cüret eden  sorunlu insanlardan oluşan gruplara karşı da hareket etmek zamanının geldiğini söyleyebiliyoruz.

Değerlerden bahseden bu kadar değersiz insanın değerli insanları yok etme çabası da bize ilginç gelmiyor.

Sorgulayan insanlar  bu gibi ”mış” lar için tehlikeli varlıklardır. Çünkü biz bu insanların üzerine artık bir kurukafa resmi çizmekte ve insanlara ”dikkat ölüm tehlikesi ” demekteyiz.Her türlü ölüm tehlikesi.Ruhen ölüm tehlikesi,bedenen ölüm tehlikesi,boşa giden bir yaşam tehlikesi,hayal kırıklıkları tehlikesi ve kendinizi bu insanlara ispat etmeye çalışmak tehlikesi.

Bu insanlar doğruyu arayan ,doğru yaşamaya çalışan,hakkını bilen insanlar için ölüm tehlikesidir…

….

devam edecek…