DİKKAT ÖLÜM TEHLİKESİ

Herhangi bir zamanda kendisinin yanlış anlaşıldığını açıklamaya çalışan insanlar görmek mümkün.Bu insanların bazılarını gördüğüm zaman genellik ile açıklamaları ile ikna etmeye çalıştıkları insanlara bakıyorum.

Popüler medyada ise şu cümle ile sık sık karşılarşırız.

”Söylediklerimi cımbızlamışlar.”

Mahallede sıkça duyarız :

”Ben öyle bir şey demedim.”

Veya ;

”Öyle söylemek istemedim.”

Gittikçe gelişmiş ve vicdanlı insanın altının çizildiği bir döneme geldiğimizi değerlendiriyorum.

Bu olaylara bir örnek vermek gerekir ise Sevgili Bilim insanımız Celal Şengör’ün son zamanlarda  organ bağışı ile ilgili sözlerini açıklamak zorunda kalışını gösterebiliriz.Bildiğiniz gibi linç kültürünün hakim olduğu toplumumuzda  Sayın Şengör organlarının bağışı için ” Diyorlar ki bana efendim organlarını bağışlayacan mı ?Valla diyorum taraftar değilim .Elin dangalağına verip onu yaşatmanın anlamı yok.Ama araştırma yapılacaksa istedikleri gibi kullansınlar.” dedi.Ayrıca araştırma için iskeletini bile bağışlayacağını ifade etti.

Elbette ki medyanın da gücü ile linç girişimi gerçekleşti.Kendisi ile birlikte programa katılan bilim insanı Prof .Ali Demirsoy  ve bir kaç cesur insan konu hakkında farklı görüşlerini dile getirdi .Prof .Ali Demirsoy konunun Celal Şengör’ün organları olduğunu ve bir bilim insanının önceliğinin bilim olmasının normal olduğunu ayrıca bilim insanımızın görüşünün  gelecek için önemli olduğunun altını çizdi.Prof Celal Şengör sözlerine açıklık getirdi ve : 

”Sözlerinin tamamının dinlendiğinde organ bağışı karşıtlığını içermediğini belirtti. “Ben organ bağışına taraftarım, çok hoş bir şey, buna mukabil cesetlerin gömülmesi aptalca bir şey” diyen Şengör, “Benim vüducum, parazit halinde yaşayan bir insana verilmesindense araştırma için kullanılması daha doğru olur. Biz her insanı kutsal addediyoruz, ben öyle addetmiyorum kardeşim “

“Türkiye, benim gördüğüm en ilkel, üst düzey cehalet düzeyinde, en gayrı medeni ülkelerden biri”

“Türkiye’de bikini giyilmesi, Mercedes’e binilmesi burayı ileri bir ülke yapmıyor. Türkiye Afganistan’dır, Türkiye benim gördüğüm en ilkel ülkelerden biridir, 1000 senedir adam gibi eğitim yok.”

”Türkiye’de bikini giyilmesi, Mercedes’e binilmesi burayı ileri bir ülke yapmıyor. Türkiye Afganistan’dır, Türkiye benim gördüğüm en ilkel ülkelerden biridir, 1000 senedir adam gibi eğitim yok.” 

dedi..

Sevgili Celal Şengör’ün organları ile tüm organ ihtiyacı içerisinde olanların hayatının kurtulmayacağını biliyor ve kendi bedeni hakkındaki görüşlerini kendi adıma saygı ile karşılıyorum.Kendi  temel aldığı dinamiklere göre insanları nasıl sınıflandırdığı ile ilgili görüşlerini de ”parazit olmak pahasına ” çok merak ediyorum.

Birçok durumda çevresi tarafından mağdur edilen insanları gördüğüm için :

”Tam da öyle söyledim ve ben söyledim.”

Veya ;

”O zaman öyle söylemek istememiştim sözlerim bütünden koparılmış ancak bu düşüncesizliklerinizden dolayı şimdi tam da bu  anlamda söylüyorum.” dediğim durumlar olmuştur.

Daha önce bir kaç yazımda daha ifade ettiğim ve değerini yıllar önce idrak ettiğim ve farklı değerlendirmeler ilave  ettiğim bir oyun oynardık.”Kulaktan Kulağa Oyunu.”

Kulaktan kulağa oyununda arkadaşımızın kulağına sadece bir kelime söylerdik.Ve bu kelime son arkadaşımızın ağzından bambaşka bir kelime olarak çıkardı.Bu oyunun başa çok işler açanı ise sürekli olarak dedikodunun fenalığından bahsedilen toplumumuzda bir sözün,çok kısa sürede niyetten ve anlamdan saptırıldığı durumlardır.Burada söz sahibinin mağdur edildiği durumlardan bahsediyorum.Bunun yanında mağdurumuz sadece o an mağdur olmuş olabilir yarın aynı veya farklı bir konuda an itibarı ile ” mağdur eden” konumunda bulunanları ”mağdur” duruma düşürebilir.Burada tek bir mağduriyetin kişiyi iyi bir kişilik haline dönüştürmüş olmayacağını  söylemek istiyorum.Daha açıklayıcı biçimi ile suçluların da mağdur edildiği durumlar olabilir.

Bu konular ayrı başlıklar altında sınıflandırılarak ayrı ayrı tartışılabilir.

Tam da bu sebep ile ” sosyal yaşamdan kaçınma ” yolunu seçmiş olan oldukça derin insanlara rastlamamız mümkün olabiliyor.Bu insanlar günlük yaşamları için gerekli olan ihtiyaçlarını görebilmek için sosyal yaşam içerisine karışabiliyor ancak insanların kendisine artık gereksiz gelen sohbetleri ile fazla ilgilenmiyor. Kimisi için üzerinde düşünülmüş bir tercihtir yalnızlık.

Bu konuyu şahsi görüş çerçevesinden çıkarmış olmak adına şu şekilde pekiştirebileceğimizi  düşünüyorum :

İnternette gezerken Gazi Üniversitesi’nin ”Ev Hanımlarına Felsefe ” konulu bir eğitim programını okumak imkanım olmuştu.Bu eğitim programında anlatılanlar,kaliteli bir yaşamı seçen veya böylesi bir  yaşama yaklaşma eğilimi içerisinde olan tüm insanlara oldukça değerli bilgiler veriyordu.Böyle bir çaba içerisinde olmayan bir ev hanımının mahallenin öteki ucuna laf yetiştirmek durur iken, ”Ev Hanımlarına Felsefe ” konulu eğitim programına katılması da düşünülemez. Zamanını böylesi eğitim programlarına katılmak sureti ile değerlendirmek yolunu seçen bir ev hanımını ,”kendi ahlakını oluşturmak üzere ” yükselen merdivenin basamaklarından birisine adım atmış olması ve toplumumuzda keskin bir ayırıma maruz kalan bir hanımın kendisine dayatılan kalıpları kırması  bakımından oldukça nitelikli buluyorum.

Böylesi bir kaosun içerisinde iyi bir konumda var olma çabasının verdiği olumlu sonuçları ”başarı” olarak değerlendirecek kadar sığ bir birey olmaktan ise bu türden  bir sosyal yaşam oluşturmuş insanların grup psikolojisi ile ”dışladığını düşündüğü ” bir birey olmak  bizleri bir birey olarak gerçek başarı ile tanıştıracaktır.Bu arada elbette ki bir çok problem ile karşılaşabiliriz.Hatta bu problemler insanların hiçbirisine bir zarar vermeyecek konumda olduğunuz halde kendilerine tüm kötülükleri yapanlardan daha fazla zarar görmenize dahi neden olabilir.Çünkü artık onların sıradan dedikoduları ile vakit geçirmiyor,olanı biteni sorguluyor ve kendi ahlakınızı huzurunuzu arıyor ve belki de mücadele ederek ,fikirleriniz ve eyleminiz  başka insanlara da örnek oluyor ve yaşamlarını sorgulamalarına neden oluyorsunuz.

Burada konu neyin doğruya da yanlış olduğunu,iyiliğin ya da kötülüğün ne olduğunu tartışmamızı gerektiren derin felsefi bir konu değil.Konumuz insanların  ”şu önünde yayılan sürüye bak ” diyebileceğimiz biçimde yaşayıp gitmesi.

Hemen her toplumda niçin bir seçkinler sınıfı olur hiç düşünüyor muyuz ?Ansiklopedilerde belli insanlar olur.Niçin ansiklopedilerde bizim ismimiz geçmez.Niçin bazı kürsüler sokaktaki insan için üzerinde düşünmeye bile değmeyecek ulaşılamaz bir hayal gibi düşünülür.Niçin o yetenek hiç bir zaman biz olamayacağızdır ve  niçin birileri bize hep tüketici gözü ile bakmaktadır?Diger kulvara geçmeye CÜRET ettiğimizde ise niçin önce en yakınlarımız ve sonrasında  bizleri tüketici olarak görenler karşımıza büyük birer engel olarak dikilirler?Yapılması gereken iş basittir.Hatta bu iş sizin için son derece basit bir iş olabilir.Sizin için son derece basit olan bu işi son derece başarılı bir biçimde icra ediyor olmanız sizin bu konuda büyük bir yeteneğiniz olduğunun da bir göstergesidir.Başarmışsınız.Başarmışsınız çünkü bu sizin için oldukça basit bir iş.Fakat size çocuk oyuncağı gibi gelen işlerde başka insanlar kitleleri yönlendiriyorlar.Ve yalnızlığınıza itildiniz.İşte felsefe size  tüm bunları sorgulama yetkisini verir.Felsefe size bu yetkiyi verir.Farklı farklı felsefecilerin  bize vermek ya da vermemek hakkını gördüğü bir yetkiden bahsetmiyorum.Felsefenin kendisi size bu yetkiyi verir.

Bunun yanında tüm insanlar toplumun değerler bütününü ya tümü ile uygulamak yolunu seçerek,ya kimisi işine gelerek ya da mış gibi yaparak bilirler. Yani yalan söylemenin  kötülüğü hemen herkese öğretilir.Dürüstlüğün erdeminden bahsedilir.Dedikodunun fenalığını biliriz.Sosyal yaşamda karşınıza geçip ”hırsızlık iyidir,dürüstlük kötüdür,dedikodu harikadır” diyerek nutuk atan insanlara,çok da derin düşünceler içerisinde değil ise –  örneğin bir masumun bir zalimden zarar görmesini engellemek adına veya kendi dünya görüşümüz doğrultusunda veya durumu değerlendirdiğimiz zaman  veya derin bir anlayış içerisinde suçlu gibi görünen kişinin haklı olduğuna karar verdiğimiz zamanlar olabilir- pek rastlayamazsınız..

”Başka türlü bu zulümle nasıl baş edebilirdik ki ”

”Hürrem bir vicdansız mı yok ise harem yaşamının gereğini mi yerine getirdi ?”

Kısacası insanlar doğumlarından itibaren içerisinde yaşadıkları toplumun değerlerine aşinadırlar yani konu hakkında hemen hepsinin bilgisi vardır.Bazı güçlü görüşe sahip olan insanlar bu görüşleri ifade etmelerine rağmen bunun ile ilgisi olmayan toplumu ve toplumun sorunlarını net görürler ve ya ifade ederler ya sorgularlar ya pasif davranarak hem tepki verirler,hem iç huzurlarına yer açarlar ya da aktif mücadeleye girişirler.İşte çatışma bu insanların arasında olur.

Günümüzde mücadelenin de ”mış gibi ” olanlar ile ”yapılıyormuş gibi” yapıldığını gözlemleyebiliyoruz.Bu sonuca ulaşmamıza sebep olanlar  bizzat ”mış gibi yapanlar” dır.

Hayvan Hakları Savunucularının hayvan katili olduklarını görmek bizi artık o kadar da şaşırtmıyor.

İnsan Hakları savunucularının tek derdinin insanların duygularını sömürmek olduğunu fark etmemiz de o kadar şaşırtıcı değil.

Kadın Hakları Savunucularının satacakları biletler ile daha fazla ilgilendiğini görüyor olmamız da bize ilginç gelmiyor.

Yani -mış gibiler- normalleşmiş.

Dolayısı ile görüşlerimizi istila ederek,sömürülerine alet etmeye cüret eden  sorunlu insanlardan oluşan gruplara karşı da hareket etmek zamanının geldiğini söyleyebiliyoruz.

Değerlerden bahseden bu kadar değersiz insanın değerli insanları yok etme çabası da bize ilginç gelmiyor.

Sorgulayan insanlar  bu gibi ”mış” lar için tehlikeli varlıklardır. Çünkü biz bu insanların üzerine artık bir kurukafa resmi çizmekte ve insanlara ”dikkat ölüm tehlikesi ” demekteyiz.Her türlü ölüm tehlikesi.Ruhen ölüm tehlikesi,bedenen ölüm tehlikesi,boşa giden bir yaşam tehlikesi,hayal kırıklıkları tehlikesi ve kendinizi bu insanlara ispat etmeye çalışmak tehlikesi.

Bu insanlar doğruyu arayan ,doğru yaşamaya çalışan,hakkını bilen insanlar için ölüm tehlikesidir…

….

devam edecek…