ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE

ATATÜRKÇÜLÜĞÜN İLKELERİ İNKILÂPLARIN FİKİR TEMELLERİ (Akılcı-Milliyetçi-Sosyal Görüş) Ord. Prof. Dr. SADİ IRMAK II

 

Asıl mücadele hangi problem uğrunda idi?

 

Mustafa Fazıl Paşa Sultan Aziz’e yazdığı arizada şöyle diyordu: ”Milletlerin hukukunu tayin eden şey, din ve mezhep değildir. Din, hakayıkı ezeliye makamına durup kalmazsa, yani umuru dünyeviyeye dahi müdahele ederse, cümleyi itlaf eder, kendisi dahi telef olur.”Buna karşı hürriyet fikrinin liderlerinden Ziya Paşa, Londra’da yayın­lanan Hürriyet Gazetesi’nin 41 sayılı nüshasında şöyle yazıyordu: “Tanzimata kadar tek kanun, Şeriat-ı İslâmiye idi. Yeni ihtiyacatın kazası için bir deryay-ı bipayan (sonsuz bir deniz) olan şeriattan istifaza (feyiz alma) imkânı elde iken, bu çare cüstücu olunmadan (incelenmeden) ondan ha­riç menabiden (kaynaklardan) vaz’ı kavanin (kanun yazma) fikri fasidine (sapık fikrine) sapmaktan büyük hata olamaz.Mustafa Reşit Paşa’nın müsellem olan (kabul edilen) hüsnü niyetiyle beraber bu tanzimatta sahaya saplanmasının (yani yeni kanunlar koymak) günâhından uzun bir zaman kurtulamaz”.Büyük hürriyet şairi Namık Kemal hürriyet mücadelesindeki kahra­manca davranışlarına rağmen bir bakıma tanzimattan geri olduğunu gösteren şu yazıyı yazmıştır:“Bir devlette iki kanun yürümez, şeriat büsbütün lağvedilmedikçe idarenin islâhı mümkün değildir gibi ta­katgüdaz hezeyanlarla (takat getirilmez saçmalıklar) arzı malûmat, izhar-ı dirayet ettiler. Şunu bilmezler ki, adaletin ahkâm-ı esasiyesi nakil ve akıl­da müttehittir.Kavaid-i tabiiye, evamir-i ilâhiyyeye ve ahadisi nebeviyyede bulundu­ğu için istikraat-ı hikemiyyeye -filozofik sonuçlar çıkarma- mecbur olmak­sızın onlardan -yani Kuran ve hadislerden- kaide ve kanun çıkarmışlardır. Hatta muteber bir fetva kitabı ele alınsa, değil yalnız usulü teşri, kaide-i tedvin- kanun muhtevası ve kanun yapma usulü- bile aynile birbirine mu­tabık bulunur.” Fransızca yazılmış olan bu ariza Sadullah Paya tarafından Türkçeyc tercüme edil­miştir ve Ebüzziya’nın el yazın ile Padışah’a yollanmıştır.| Bu yazı 1869’da yazılmıştır, yani tanzimattan otuz yıl sonra.

Görülüyor ki, Ziya Paşa, Namık Kemal dahil olduğu halde birçok tanzimat ve tanzimat sonrası adamları şunu söylüyorlar: Millete lâzım olan kanunlar şeriattan alınmalıdır. Çünkü şeriatın hükümleri ile modern Avrupa kanun yapma usulleri birdir, sosyal gerçekler ne olursa olsun, şe­riat hükümleri yeterlidir. Ne kadar ilgi çekicidir ki, ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk kanun müzakere edilirken bir milletvekili: “Ne o, kanun mu yapacaksınız, elimizde kanun-u İlâhi var” demişti. Oysa tanzi­mat fermanında bile şeriat muhterem olmakla beraber, bazı yeni kanunlar konması lüzumu tespit edilmiştir (1839). Bundan çok önce de Montesquieu (1689-1755) ve Rousseau (1712-1778), hürriyeti savunurken bu hürriyetin teminatı olacak kanunların yapılmasında halkın ve zamanın icaplarının ön plâna alınmasını ileri sürmüşlerdir. Böyle dogmatik-dinî esasların daima değişmekte olan sosyal zaruretleri karşılayamıyacağı tezini savunurlar ki, 18. asırdan beri Avrupa fikir devriminin temeli bu düşünce­dir. Tanzimat, bu fikrî devrimin Türkiye’deki- gecikmiş de olsa-bir yankı­sından ibarettir. Hal böyle iken Kuran’daki “kuru, yaş bir şey yoktur ki, bu kutsal kitapta bulunmasın” mealindeki âyeti, vahim bir tefsire tâbi tu­tarak elbette itikat ve ahlâka ait olan âyetten bütün dünyevî kanunların, iktisat kurallarının, hatta bütün pozitif ilimlerin de Kuran’da bulunduğu yani ayrıca kanun yapmaya, ilim yaratmaya lüzum olmadığını iddia ede­cek kadar feci bir dalâlete düşmüşlerdir. Ne acıdır ki, bugün de bu fikirde bulunanlar, yani 18. asrın Avrupasından hatta tanzimat zihniyetinden de geri kafa taşıyanlara rastlanır.İşte Türk devriminin ekseni budur: Dogmatik ve skolâstik bir şeriat devletinden lâik bir devlet anlayışına geçmek.Dogmatik-teokratik devlet ve dünya görüşünü geçmiş yüzyıllarda da bugün de savunanlar arasında garazsız gafiller bulunduğu gibi o gafilleri sömüren kasıtlılar da vardır.Din, hele yüce İslâm dini bir iman ve ahlâk rehberidir. Gerçi din amelî hayat için de bazı kurallar koymuşsa da bunların zamanla değişece­ği hükmünü, yani sosyal zarureti kabul etmiştir.
Koca İmam-ı Azam, yazdığı bir tefsir ve içtihat için Mekke’de başka şekilde içtihat edildiğini söyleyenlere: “Hüm ricalün ve nahnü rical” (Onlar adamdır, ama biz de adamız) demiştir.Müspet ilimleri, fiziği, kimyayı Kuran’da bulmaya çalışmak bu dini hiç anlamamaktır. Çünkü müspet ilimler sürekli bir tarzda değişme ve yenilenmededir. Ebediyyen değişmiyecek olan bir din kitabında hep değişe­cek olan şeyler bulunabilir mi? Bundan otuz yıl önce atomu fizik ilmi maddenin artık parçalanamayacak son yapı taşı sayardı. Bu yönden atom parçalanmaz denmiştir. Şimdi ise atom artık atom değildir. Çünkü parça­lanır olmuştur. Kuran böyle insan aklının gelişmesiyle değişecek bilgiler ihtiva edebilir mi? Eğer etseydi “ilmi Çin’de de olsa gidip arayınız” hadi­sine yer kalır mıydı?
Şüphe yok ki, dini, bir vicdan ve ahlâk prensibi olarak kabul edip onu dünya işlerinden ayırıp, amelî hayatın her an değişen gerçeklerini müspet ilimlere bağlamakla, Türk devrimi din müessesesine de en büyük saygıyı göstermiştir.İşte bütün bu sebeplerden lâiklik, Türk devriminin mihveri olmuştur. Türkiye bu sayede akılcı felsefeyi-ki Rönesansın da, reformasyonun da, müspet ilimlerin de tek yaratıcısıdır» benimsemiştir. Kaybettiğimiz asırların süratle telâfisi için başka çare var mıydı? Türk milletinin maddî, fikrî ve ruhî gücünü özgür bir kafa ile geliştirip medenî milletlerin taklitçisi ol­maktan kurtulup, yaratıcı ve eşit hak ve görevlerin sahibi, her bakımdan bağımsız bir uzvu olması için başka yol var mıydı?İşte Atatürk devrimi, bu tek yoldan yürümüştür. Ve yürümeye devam etmektedir. En karışık anlamlan en sade formüllerle ifadede görünen millî deha Büyük Millet Meclisi’nin ilk devrelerinin birinde şu sahnede belir­mişti:Bir hoca efendi sorar: Halifelik kaldırılıyor, şeriat gidiyor, türbeler ka­panıyor, şimdi ben ne olacağım?Atatürk (oturduğu yerden): Adam olacaksın hocam.
Atatürk Devrimlerinin Özellikleri ve İlkeleriMillî, demokratik, akılcı ve lâik, bir kelime ile batılı, bir dünya görüşünü memlekete yerleştirmek, devletin bütün kurumlarını bu görüşle yeniden nizamlamak Türk devriminin temel ilkesidir. Milleti, sadece kur­tarmak için değil, aynı zamanda ona ebedî ve özgür yaşama, fikrî ve ruhî kabiliyetlerini son haddine kadar geliştirme imkânlarını sağlamak uğrunda yapılmış olan bu ilerici hareketin önderi, Kemal Atatürk’tür.Büyük ve disiplinli bir millî dinamizma, üstün bir teşkilâtçılık ve ada­let duygusuyla milletimiz, üç kıtaya yalnız askerlikçe değil moral ve kültür kuvvetiyle de hâkim olmuş, hiçbir kavmin diline, dinine ve kültürüne bir zorlama yapmadan asırlara egemen yaşamıştır.
İç ve dış sebeplerle imparatorluğumuz 16 ve 17. yüzyıllarda durakla­dıktan sonra 18. yüzyıldan itibaren hızla gerilemeye başlamış ve artık ka­derine hâkim olmayan bir “hasta adam”, endüstri devletlerinin bir açık pazarı olmuştur. 1914-18 Cihan Savaşı hasta adama son darbeyi indirmiş­ti. İmparatorluğun yıkıntısı içinden Türk unsurunu selâmete çıkararak ona özgür ve şerefli bir hayat sağlamak gerekiyordu.Mustafa Kemal, bu akıbeti ve bu görevi çok önceden görmüştü. Devrim düşüncesi O’nda, 1919’un korkunç çaresizliğinin içinde doğmuş değildi. I907*de daha genç bir subayken, vatanın gelecekteki sınırlarını çizmişti. 1919’da son Osmanlı meclisine millî andlaşma (misak-ı millî) ha­linde kabul ettirdiği bu sınır, 1922’de kılıcıyla çizdiği vatan sınırının he­men aynıdır.
1922 Zaferinden sonra devrim hamlelerini 1938’e kadar bir bir ger­çekleştirmiştir.Gerçek ki Atatürk, zamanı gelinceye kadar düşüncelerini, kendi deyi­miyle “bir millî sır” olarak vicdanında saklamasını bilmiş ve çıkan fırsat­ları değerlendirerek veya fırsatlar yaratarak eserini meydana getirmiştir.Türk devrimi, tarihimizde örnekleri bulunan Islâhat hareketlerinin ya – rattığı zemin ve özlem üzerinde yapılmış kökten hamleler olmakla beraber dört bakımdan onlardan aynlır:
1 – Atatürk’ten önceki İslâhat hareketleri, daha ziyade askerî zannede­rin ve dış faktörlerin etkisi altında batılılaşmaya zorlanan bir toplumun kökten yön değiştirmeye karar veremeden doğu ile batıyı uzlaştırma gay­retinin bir verimidir.Atatürk tarihimizde ilk defa olarak bu uzlaştırmanın gerçekleşmesinin bir hayal olduğuna inanmış ve milletimizi, bütün kurumlanyla batı uygar­lık ailesinin bir uzvu haline getirme ilkesine dayanmıştır.Uzlaştırıcılar, kısmen normal muhafazakârlıktan fakat daha ziyade ba­tılılaşmanın bizi “kendimiz” olmaktan çıkaracağı korkusundan hareket edi­yorlardı. Oysa “kendimiz” olarak kalmamız, yani millî cevherimizi değil,bütün insanlığın ortak malı olan akıla ve hürriyetçi hayat görüşüne yönel­memiz gerekiyordu. Bizde iyi bilinemeyen nokta şu idi: Batı uygarlığına temel olan hayat felsefesi, batıda doğmuş ve sadece batının olmuş değildi. Akılcı ve hürriyetçi düşünce; Sümer, Mısır, Girit, Yunan ve Roma’dan atlayarak Rönesans ve reformasyon gibi iki hümanist merhaleden geçip Batı Avrupa’ya yerleşmişti. Uygarlığın unsurlan arasında, bizim de pay kattı­ğımız, İslâm uygarlığı da vardı. Böylece batılılaşma, bir yabancılaşma de­ğil, tersine bir “kendimize dönme” idi.Bu kadar sade ve anlaşılması kolay olan batılılaşma hamlelerinin kar­şısında gafletle veya elindeki iktidan kaçırmamak hırsıyla “ilmiye sınıfı” ve onu kışkırtıp sömürenler cephe almıştı.
Skolâstik görüşte ayak diremek, dinin sömürülmesinden başka bir şey değildi ve böyle bir din anlayışı aslında gerçek İslâmlıkla gelişen bir görüştü. Ne çare ki, din adına uydurulan hürafeler arasında “bir kavme benzeyen o kavimden olur” cümlesini katmışlar ve batı medeniyetini yak­laşılması caiz olmayan bir umacı olarak göstermişlerdir. İşin vehametini artıran bir faktör de dış düşmanlarımızın, yerli taassup erbabının gafletle­rini teşvik ederek, sömürerek yurdumuzu geri bırakmak için ellerinden ge­leni yapmış olmalarıdır, öyle ki, medreselerin islâhına bile yabancı devlet­ler zorluk çıkarmışlardır.
Böylece Türklüğün yaşamasını mümkün kılacak bir ortam yaratmak için iki şeye ihtiyaç vardı:A: Lâiklik prensibine dayanarak din işlerini devlet işlerinden kesin şe­kilde ayırmak,B: Dışa karşı kayıtsız, şartsız bağımsız olmak.
Türk devriminin iki ana motifi işte bunlardır.Bunların aynı zamanda başarılması da şarttı. Millî Mücadele bu mo­tifler hizmetinde yürütüldü. Millî zafer bu motifler uğruna değerlendirildi. Dünyada ve bizim tarihimizde zaferler çoktur. Fakat hiçbirisi Dumlupınar Zaferi kadar bir milletin alın yazısını değiştirmemiş ve birisi bu kadar ke­sin sonuç verecek şekilde değerlendirilmemiştir.
2 – Atatürk’ü, Osmanlı islâhatçılanndan ayıran ikinci özellik, O’nun gerçekçiliğidir. Mustafa Kemal hayata atıldığı sıralarda memleket kaderi üzerinde düşünenler üç çeşit tez güdüyorlardı.Teokrat İslamcılar; sadece şeriata dayanan, hükümdan Allah gölgesi tanıyan bir devlet fikrini savunun bir grup bütün Müslümanları İstanbul mihveri etrafından toplayarak geniş hantalı bir din devleti kurmayı hayal ediyorlardı. İstanbul’da ve illerde bu fikri güden birçok dergiler çıkıyor­du. Gerçekte ise din esasına dayanan fakat kültür ve duygu birliğinden mahrum kitlelerin bir devlet halinde birleşmeleri görülmüş şey değildi. Bir araya getirilmek istenen islâm kitleleri birbirlerini sevmek şöyle dursun, tanımıyorlardı bile. Ve Türkiye’den başka bütün İslâm toplulukları em­peryalist devletlerin esareti altında idi. Bütün o devletleri yenmeden böyle bir neticeye varmak mümkün değildi. Hatta bu başanlsa bile bir araya getirilen toplulukları bağdaştırmak imkânsızdı. Nitekim İslâmlığın fedakâr alemdarı Türklerin ordularına emperyalistler, Müslümanlardan topladıkla­rı ordularla saldırıyorlardı.
Pantürkizm akımı; dünyanın çeşitli yerlerinde bilhassa Rusya’da Türkçe konuşan ve ırkça müşterek olduğumuz elli altmış milyon insan ya­şıyordu. Ziya Gökalp hem Türkiye’de milliyet akımını uyandırmak, hem de “Büyük Türkiye” ideali aşılamak suretiyle bir Turan ülkesi kurulmasını düşünüyordu. Türkler arasında kültür ilişkileri kurmak lüzumlu idiyse de Anadolu Türklüğü 900 yıldan beri öteki Türk ülkelerinden ayrılmış, kendisine özgü bir kültür ve bir birlik yaratmıştı. Türkçe konuşan öteki kitlelerden kültür bakımından olduğu kadar coğrafya bakımından da uzak düşmüştük. Türk milletinin takati üstünde ve dünya çapında savaşlara sürüklenmeden pantürkizmi gerçekleştirmek mümkün olmayacak ve mille­timizin son damla kanı da bu uğurda heba olacaktı.
3- İslâhat hareketleri, daha ziyade mahdut müesseselerde düzeltmeler yapmak veya hakameti ve bazı şahıslan değiştirmek amacına yöneldiği halde devrimimiz, bütün müesseselerimizde ve dünya görüşümüzde top­tan değişme meydana getirmiştir. Onun için, aslında millî bir hareket ol­duğu halde kurtulmak isteyen bütün halklar için örnek olmuş bir dünya hareketi, tam anlamıyla beşerî bir davranış olmuştur. Hint, Pakistan, Tu­nus, Cezayir mücahidlerinin göğüslerinde Atatürk’ün resmini taşımaları bunun belgesidir.
4- İslâhat, hükümdarların veya bir küçük aydın grubun eseri olduğu halde devrimimiz büyük kitlelerin dâhi bir lider etrafında toplanmasıyla başarılmıştır. Millet, yalnız dış düşmanlara karşı değil, kendi müesseselerinden köhnemiş olanlarına karşı isyan ettirilerek sonuçlandırılmıştır.
Atatürk panislâmizm, federal fikirlerinin hiçbirisine iltifat etmedi. Hiçbirisini gerçekleşir karakterde bulmadı. Gerçekçi Mustafa Kemal, gidilebi­lecek tek yolu bulmuştu: Kayıtsız, şartsız bağımsız millî bir Türk Devleti kurmak.
O, bu fikri, teorik olarak ortaya atmakla yetinmedi. Millî bir Türk Devleti’nin sınırlarını gösteren haritayı da 1907’de çizdi.O’nun bu fikrine göre Osmanlı İmparatorluğu içinde nasıl olsa bir ameliyat yapılacaktı. Bu ameliyatı düşmanlarımıza bırakmamalı idik, kendimiz yapmalı idik. O zaman “hasta adam” a duyulan husumetler biz­den uzaklaşacak, tarihî hizmetlerimize ve iyiliklerimize rağmen bir işgal kuvveti gibi tanıdığımız ülkelere kendi elimizle bağımsızlıklarını verecek ve gailesiz kalacağımız anavatanımızı istediğimiz seviyeye ulaştırabilecektik. Artık Türk kanının, haritamız içinde kalsın diye, uzak ülkelerden dökülmesine Türk enerjisinin israfına bir son verilmeli idi.
Millî Mücadele bazıları için 1922 Zaferiyle hedefine ulaşmış ve son bulmuştur. Atatürk için ise Dumlupınar Zaferi bir son değil, bir başlan­gıç idi. Çünkü O’nca Türkiyenin bağımsızlığını kurtarmak ve dışa tanıt­mak yetmezdi. O bağımsızlığın devamını sağlayacak şartları da yaratmak lâzımdı. İşte Millî Mücadele’ye gönül ve fikir birliğiyle atılmış olanlar arasında ilk aynlma böyle başlıyordu. Milli zafer bir son muydu, bir başlan­gıç mıydı? Bir gaye miydi, bir vasıta mıydı? Birçokları zaferden sonra Türkiye’nin artık kendi hayatına dönmesini istiyorlardı.
Atatürk muzaffer ordularının başında İzmir’e girdiği gün açıkça: “Asıl işin şimdi başlayacağını” söylemişti.
Zafer sonrası Türkiyesinde üç fikir çarpışıyordu. Bunlardan birisine mutedil muhafazakâr antiotoriter “tekâmülcülük” diyebiliriz. Birinci Mec­lis’te hayli taraftarı vardı. Ve kısmen ikinci grubun ve “Terakkiperver Fır­kacın kurulmasına fikir temeli olmuştu. Bunlara göre İslâhat lüzumlu idi. Fakat bu İslâhat bir diktatörler gerçekleşebilecek revolüsyoner karakterde değil, evolüsyoner olmalı idi. Milletin uzun tarihi içinde yarattığı müesse­seler aslında faydalı idi. Fakat zamanla gerilemişti. Bunlan bir tekâmüle götürmek, fakat ana müesseseleri muhafaza etmek lâzımdı.
İkinci fikir daha koyu hatta gerici bir muhafazakârlığı temsil eder. Onlarca millî müesseseler sıhhatlidir. Sadece dinî emirler gereği gibi uy­gulanmalıdır. Hatta Kuran hükümleri dışında bir hukuka ve kanun yazmaya ihtiyaç yoktur.
Atatürk o zaman için mahdut olan taraftarlar ile bu fikirlerin ikisinin de karşısında yer almış ve revolüsyoner islâhatın lüzumunu kabul etmişti. O’na göre zafer kazanılmışsa da memleketi saran tehlikeler ayakta idi. Millî bir tekâmül için birçok müesseseleri kökünden yıkıp batıya özenmek değil, tamamen batılılaşmak zarurî idi. Bu uğurda tarihî ana müesseseleri dahi feda etmek ve en başta din ve devlet işlerini tamamen ayırarak dini vicdanlara bırakmak, millî iradeyi tamamıyla müspet ilmin emrine vermek lüzumlu idi.
Millî Mücadele sonrası devirlerde hatta mücadele içinde birçok insan­larla Atatürk’ün fikren ayrılması ve bazen de işin şahsî husumetlere kadar varması işte bu düşünce ayrılıklarından ileri geliyordu.Türk devrimi bir zaruretin neticesi idi. Milletin ebedî ve özgür yaşa­ması yeni bir dünya görüşünün getirilmesine, yani zihniyetlerde bir devri­me ihtiyaç gösteriyordu.