ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE

 

 

 

 

ATATÜRKÇÜLÜĞÜN İLKELERİ İNKILÂPLARIN FİKİR TEMELLERİ
(Akılcı-Milliyetçi-Sosyal Görüş)
Ord. Prof. Dr. SADİ IRMAK

I

“Reform “İnkılâp” “Devrim” ve “Revolüsyon”anlamlarına toplu bir bakış.

Türk devrimi, bir “reform” hareketi olduğu kadar bir ‘re- volüsyondur. Revolüsyon, Türkçeye ihtilâl, ayaklanma olarak çevrilmiştir. Aslında, mevcut bir durumun veya bir yaşama tarzının yahut bir toplum düzeninin anî olarak değiştirilmesi demektir ve evolüsyon (tedrici değişik­lik ve evrim) un tersini ifade eder. Birçok çeşitleri vardır; mesela teknik re­volüsyon, bir yeni aracın veya usulün ani olarak ortaya çıkmasıdır. Siyasî revolüsyon, aşağıdan yukarıya bir zorlamadır. Amacı, yeni bir düzen getir­mek ve bunu koruyacak tedbirleri almaktır. Bu maksatla mevcut düzenin redde uğraması, mücadeleci kuvvetlerin kazanılması, iktidardakilerin değiş­tirilmesi lüzumludur. Revolüsyoner değişikliklerin ilk şartı, cazip parolalar­la mevcut direnme güçlerinin kuvvetlendirilmesi, mağdur sınıfların men­faatine hitap edilmesidir. Bu sebeple bazen sosyal ütopyalara götürse bile ideolojiler, ihtilâller balonundan önemli rol oynarlar. Bunlar, revolüsyoner harekete vurucu güç sağlar. Çok defa ilk başarılardan sonra revolüsyonun liderleri arasında ve radikallerle mutediller arasında iktidar çekişmesi olur. Revolüsyonlar kuvvete dayandıklarından çok defa terör usullerine başvu­rurlar.

Tarihî tipler bakımından revolüsyonlar birkaç kısma ayrılır :

1- Sürekli revolüsyonlar: Monarşilere veya imtiyazlı bir sınıfa karşı olan sürekli hareketlerdir.
2- Burjuvazi revolüsyonu: Servet ve eğitim sayesinde yükselen burju­vazinin feodaliteye, klerikalizme, monarşiye karşı hareketleridir.
3- Proleter revolüsyon: İşçi sınıfının diktatöryasını sağlamaya çalışır.
4- Millî bağımsızlık yolunda emperyalizme karşı revolüsyon (yeniçağ revolüsyonları bu tiptendir).
5- Taassuplara, irrasyonel görüşlere karşı rasyonalizm ve lâiklik ihtilâli

Atatürk ihtilâli 4 ve 5. gruplara girer.

Bazen bir revolüsyona karşı eski duruma dönmek için karşı re- volüsyon müşahede edilir. Çağımızda liberal-demokratik devlet şekline karşı millî-faşist veya milli-sosyalist revolüsyonlar olmuştur. Bunlara sağ kanat revolüsyonu denir. Neticede bir parti iktidara tek başına hâkim ola­bilir.

Marksist doktrin, bütün dünya işçilerini kavrayacak bir cihan ihtilâlini amaç edinir. Kapitalist-Buıjuvazi sınıfını ortadan kaldırmak ve proletarya diktasını kurmayı öngörür.

Milletlerin zulme karşı direnme hakları kabul edilmekle beraber bir ihtilâl hakkının bulunup bulunmadığı devlet teorileri bakımından tartışma konusudur.

Hukukî yollardan bertaraf edilemeyen bir haksız nizama karşı yapılan ihtilâller, meşru ihtilâl olarak kabul ediliyor. Yeni anayasalarda demokra­tik hakların çiğnenmesini önleyecek tedbirler öngörülmektedir. Bu maksat­la anayasayı ihlâl edecek partilere izin verilmemektedir.

Tarihin en önemli ihtilâlleri şunlardır:
1642 ve 1688 İngiliz Puritan ihtilâlleri,
1775 ilâ 1782 Amerika Bağımsızlık İhtilâli,
1789 Büyük Fransız İhtilâli,
1830 Belçika İhtilâli,
1911 Çin İhtilâli,
1917 Rus İhtilâli,
1918 Al­man İhtilâli,
1919 Türk İhtilâli,
1922 İtalyan Faşist İhtilâli,
1933 Alman Nasyonel Sosyalist İhtilâli,
1936 İspanya İhtilâli.

Atatürk Deorimleri Niçin Zorunlu idi?
Onaltıncı asrın sonlarına kadar iman gücüyle ateşlenen millî dina­mizm, üstün bir savaş tekniği, gelişmiş refah ve organizasyon dehası saye­sinde Osmanlı İmparatorluğu dünyanın üç kıtasına hâkim olmuş, en kuv­vetli ve ihtişamlı bir devlet olmuştu. Kanuni devri, bu ihtişamın zirvesini teşkil eder. Kanuni’nin Fransız Kralı I. Fransouva’ya mektubu bunun bel­gesidir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Krali Fransouva’ya mektubu

“Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar rehberi, yeryüzü hükümdarlarının tacı iki dünyada Allahın gölgesi, Akde­niz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin Anadolu’nun Karaman’ın, Zulkadriyn’in, Diyarbakır’ın, Azerbaycan’ın Acem’in, Şam’ın, Mısır’ın, Mekke’nin, Medine’nin, bütün Arap diyarının-ki ulu Ataların kılıçlarının kuvvetiyle fethetmişlerdi- ve kendimin fetheylediğim nice diyarın sultan ve padişahı Beyazıt Han oğlu Selim Han oğlu Süleyman Hanım. Sen ki Frençe vilâ­yetinin kralı Françesko’sun huzuruma yarar ademin Franjan ile mektup gönderip, bazı ağız haberi de yollayarak memleketinize düşman girmiş olduğunu ve hapsedildiğinizi bildiriyorsunuz, kurtulmanız hususunda benden inayet ve medet ve istida eyliyorsun. Hor ne ki de­mişsin benim huzuruma arzolundu. Şimdi padişahlar sinmek ve hapis olmak acez değildir. Gönlünüzü hoş tutun, kalbiniz kırılmasın, Bizim Ulu Atalarımız daima düşmanı def ve memleketler feth için seferden uçak kalmamışlardır. Ben de onlann yolunu tutup memle­ketler, yalçın kaleler fethederek gece gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Cenabı Hak hayırlı nasip eylesin. Durumu ve haberleri ademinizden öğrenirsiniz. (Cevdet Tarihi, cilt: 3)”

Ne çare ki, dış görünüşteki bu haşmete rağmen geri kalışımızın to­humları bu devirde atılmıştır. Çünkü dünya yeni bir ekonomi düzenine giriyor. Yeni bir zihniyet doğuyordu. Yani, ilim ve felsefe ile yeni bir dünya doğuyordu. Osmanlı İmparatorluğu işte bu yenileşmeye ayak uy­duramamıştı. Hatta ona inanamamıştı. Geri kalışımızın ve sonra devrimler yapmaya mecbur kalışımızın derindeki sebebi budur. Kanuni’nin askerlik ve teşkilâtçılıktaki dehası ordularımızı zaferden zafere koştururken, memle­ketin içinde işler işi gitmiyordu. Bir kere fethedilen yerlerde bir kültür bir­liği kurulamıyor, devlet yavaş yavaş bir yamalı bohça halini alıyor, yeni topraklarımızda idare ve adalet sağlanamıyor ve herşeyden önce memleket iktisatça ilerleyemiyor, tersine geriliyor ve fakirleşiyordu. Çünkü dünyadaki gelişmelerden habersiz duruyorduk.

İştirak edemediğimiz bu gelişmeler başlıca şunlardı:
Avrupa’da çığır açan üç büyük teknik yenilik hâkim olmaya başlamış­tı:
* Pusulanın geliştirilmesi, okyanuslara açılma imkânını veriyor.
*İnfilâk kuvveti müthiş bir ölçüye varan barutun gülle halinde toplarda kullanıl­ması, derebeylerinin şatolarını yıkarak feodalite devrini kapatıyor. Ve kuv­vetlenen merkezî idareler etrafında millî birlikler doğuyor.
*Nihayet mat­baanın icadı ile bilgi büyük kitlelere yayılıyordu.

Bütün bunlar dünyayı genişletiyordu. Portekizliler doğu yarım küresini, İspanyollar batı yarım küresini fiilen açmış ve paylaşmış durumdaydılar. Belki bu keşiflerde haçlı seferlerinin büyük etkisi olmuştur. Ve Avrupalılar bilmedikleri birçok şey­leri doğululardan öğrenmek fırsatını bulmuşlardır. Fakat Avrupa bu bilgilere yenilerini katmış ve onları geniş ölçüde uygulayarak dünyaya hâkim olma imkânını bulmuştur.

Hümanizm hareketlerinin ilkesi, ortaçağın skolâstik ve dogmatik dünya görüşünü bırakıp, aklın üstünlüğüne inanan bir fikir ve estetik görüşe geçmektir.

Akılcılık (rasyonalizm) ve Rönesans (yeniden doğuş) hareketinin kay­nağı çok eskidir, ilk belirtileri ve eserleri Sümerlerde, eski Çinlilerde görünen bu hareket Mısır, Girit, Yunan merhaleleri üzerinden Roma’ya atlamıştır. Ortaçağda Avrupa Asya’dan daha karanlık bir fikrî ve ruhî sevi­yede idi; Yunan felsefesi ve ilmi Avrupa’da unutulmuştu. Onun yerine in­san zekâsını hapseden skolâstisizm kaim olmuştur. Müslümanlar Yunan medeniyeti eserlerini Arapçaya çevirmek ve genişletmek suretiyle medeni­yete hizmette bulunmuşlardı. İslâmiyetin bu eserleri, İtalya ve ispanya üzerinden on ile onikinci asırlarda tekrar Avrupa’ya getirilmiştir. Fakat bu tarihten itibaren doğu ve İslâm âlemi skolâstisizmin karanlıklarına bürünmüş, Avrupa’da ise Yunan medeniyetinin yeniden keşfi manasına gelen Rönesans ve onun ardından reformasyon gibi iki hümanist dünya hareketi başlamıştır. Bu muazzam fikrî hamleye katılmamış olmamız, kafa geriliğimizin başlıca sebebi olmuş ve yurdumuzda devrimlerin en gücü olan kafa ve zihniyet devriminin vaktinden üç asır sonra yapılmasına kesin zaruret hâsıl olmuştur. Avrupa’nın dolayısıyla bütün insanlığın manen bir yeniden doğuşu olan Rönesans hareketi, skolâstisizm yerine akılcılığı, nakil­cilik yerine müşahede ve deneyi, teokrasi yerine lâikliği ve hoş görürlüğü ikâme eden bir bakıma Greko-Lâtin medeniyetine dönme, bir bakıma da görülmemiş bir hızla yayılmıştır. Buna Rönesans denir.

İtalya’da bu hareket, ondördüncü asırda eski Yunan ve Roma mede­niyetinin fikir ürünlerinin tekrar ortaya konması ve eski sanat eserlerinin yeraltından çıkarılması ile başlamıştır. Dante, Petrarca, Bokaçyo gibi dahi­lerin edebiyatta öncülük ettikleri rönesans hareketi, onbeşinci asırda Leonardo da Vinci ve Rafael, Mikelanj gibi sanat dehalannı yetiştirmiştir. Kalplere ve dimağlara yeni ufuklar açmış olan bu hareket az sonra müspet ilimlerde de görülmemiş bir hareket ve gelişmenin çığınnı açmış­tır. İnsanlık, bu dehaların himmeti ile mistisizme karşı aklın zaferini idrak etmiştir.

Gariptir ki, 13. yüzyılda Yunus ve Mevlâna insanı ulvileştiren bir teorik ve estetik hümanizmi terennüm ettikleri, Şeyh Galip 18. yüzyılda insanı kainatın gözbebeği olarak
gördüğü halde bu hümanizm mistik kalmış, dünyevî olmamış, müesseseleşmemiştir.

Rönesans hareketi XIV ve XV’inci asırlarda hemen tamamı ile İtal­ya’ya özgü iken XVI ıncı asırdan itibaren Fransa’ya Almanya’ya, İngilte­re’ye ve Avrupa’nın diğer memleketlerine yayılmıştır. Bu etki altında hümanist bir edebiyat doğmuş ve Lâtincenin yanında yavaş yavaş Avrupa millî dilleri edebiyat dili olmaya başlamıştır. 1530’da Kollej de Frans ku­rulmuş, Fransa’dan Villon, İngiltere’den Shakespeare, İspanya’dan Servantes yetişmiştir.
Müspet ilimlerde Kepler, Kopernic, Galileo, matematik, astronomi ve fiziğin temellerini atmışlar ve bunların ardından gelen Newton mekanik il­mini yaratmıştır. Bu ilimlerin ışığında insan zekâsı, dünyayı ve kainatı adım adım fethetmeye başlamıştır.

Hümanizmin ikinci bir eseri, reformasyondur. İtalya’da Savanarola, kilisenin meşru olmadığına ilk feryadı koparmış, fakat bu ses darağacında boğulmuştu. Kilise yalnız bozulmakla kalmamış, hemen Avrupa’nın bütün servetlerine el koymuş en zengin müessese olmuştur. Bu servete krallar ki­lise mallarının bir kısmını ele geçirmişlerse de kilise yine en zengin mües­sese idi. Prensler ve krallar arasında açık veya gizli bir rekabet vardı. Bir taraf kiliseyi tutunca, öbür taraf kiliseye düşman kesiliyordu. Bu suretle din reformunun fikri, siyasî ve ahlakî unsurları bir araya gelmiş bulunu­yordu. Nihayet Almanya’da Luther 1483, Fransa ve İsviçre’de Kalven (Calvin) 1509, İsviçre’de Zwingli 1510 reform hareketlerine önderlik etmiş­lerdir. Luther, daha ziyade iman temizliği açısından hareket ediyor, bil­hassa günahların para ile ödenmesine karşı harekete geçiyordu. Ve ilk de­fa olarak papalık makamının hata işlemez olduğuna dair fikre hücum edi­yor. Luther’i Alman prenslerinden bir kısmı kilisenin elinden kurtardılar, öyle ki, katolikten ayrılmış bir Luthercilik meydana geldi. Bir kısım kili­seler Luther ile birleştiler. Geçen uzun mücadelelerden sonra 1555 yılında Alman İmparatoru yeni Luther kilisesini tanımaya mecbur oldu. Bu hare­ket yavaş yavaş Fransa, İngiltere ve İsviçre’ye de yayılarak kuvvet buldu. Nihayet Protestan kilisesi ve protestanlık katolik kilisesi karşısında tutuna­bildi.
Protestanlığı hümanist bir hareket olarak alışımızın sebebi, sadece di­nî alanında bir yenileşme meydana getirmesi değildir. Protestanlık, dinî konular dahil her mevzuda kilisenin dar çemberini yarmış ve tenkit usulünün her alana uygulanabileceğini kabul etmiştir. Bu hareketin ikinci bir sonucu katolik kilisenin de az çok bir değişikliğe gitmesini zorlamış ol­masıdır. öyle ki, Protestan reformu karşısında bu seviyede olmamakla be­raber bir katolik reformu da meydana gelmiştir.

işte Avrupa’da insan kafasına ışık getiren Rönesans ve reformasyon gi­bi iki hümanist hareket vuku bulurken Osmanlı İmparatorluğu bu beşerî hareketlere uzak ve yabancı kalmış vahim bir gericilik hareketinin içine girmişti. XV. asırda Fatih’in himmetiyle İslâm dinini müsamahalı bir anlayış ile ele almak meyli hâsıl olmuşken, XVI. asırdan itibaren dini taas­sup bütün ülkeyi ve idareyi sarmıştı. Bugün kesinlikle biliyoruz ki, Fa­tih’in huzurunda din meseleleri alenen ve serbestçe tartışılabilmiş, hatta bazen İslâm ve Hıristiyan bilginleri bir arada bu tartışmalara katılabilmişlerdir. Fatih’in bu müsamahalı anlayışı sayesinde bir kısım Bizans bilginleri Türk hizmetine geçmiş, bir kısmı da emniyede memleketten çıkıp Av­rupa’ya geçmek fırsatını bulmuşlardır. Fatih, Leonardo da Vinci ile muha­bere etmiş, hatta onu İstanbul’a davet etmiştir. Büyük Venedikli ressam Bellini İstanbul’a gelmiş ve Türklüğü o kadar sevmiştir ki, Venedik’e döndüğünde Türk sanat ve zevkinden birçok şeyler götürmüş ve bu yüzden “Ilturco” lâkabını almıştır. Ne çare ki bu geniş ufuklu hoş görürlük XVI. asrın ortasından itibaren yerini koyu bir taassuba bırakmış­tır. Öyle ki, İslâmiyet ve İslâm âlemi kendi içine kapanarak dünya ceryanlarından uzak kalmıştır. Avrupa’da fizik, kimya, astronomi ve mekanik ilimler müşahede ve deneye dayanarak kurulurken ve gelişirken İslâm âle­mi müspet ilimlerle ilişiğini büsbütün kesmiş skolâstik ve dogmatik bir anlayışa saplanmıştır. Bu, ilimde duraklama, daha doğrusu gerileme idi. Kuran’da bulunan “Kuru yaş ve her şey kutsal kitapta vardır” mealindeki âyet, feci bir tefsire tâbi tutularak müspet ilimler dahi Kuran’da aranmaya başlanmıştır. Oysa Kuran, bir fizik, kimya kitabı değildir. Bu ahlâk ve hu­kuk kitabıdır. İlahî hükümler değişme kabul edemez. Kuran’da fizik ve kimya nasıl yer alabilir ki, bu ilimler mütemadiyen değişme ve gelişme halindedir. Bazen on sene geçmeden bir buluşun yanlışlığı ortaya çıkarıl­maktadır. Böyle mütemadiyen değişen bir konu bir harfi dahi değişeme­yen bir din kitabında nasıl yer tutabilirdi?

Avrupa’da da okullar aslında papaz mektepleri idi. Ve sadece ilahiyat öğretirlerdi. Bizim medresemizde de durum bu idi. O sebeple Avrupa’nın teoloji kolejleri ile bizim medreseler arasında öğretim usulü ve kadrosu bakımından oluduğu kadar mimari yönünden bile benzerlik vardı. Şu farkla ki müspet ilimler doğar doğmaz Avrupa’nın teoloji kolejleri bu yeni ilimlere hemen birer pavyon ayırıp programlarına aldıkları halde medrese bu yeniliği kabul etmemekte ayak diretmişti. Bu, ilim seviyemizi iki asır geciktiren bir âmil olmuştur. İşte medreselerin ıslâhı yerine tamamen ka­panmalarını zarurî kılmiş olan sebep budur. Öğretim birliği devrimi de bundan doğmuştur.

ATATÜRK KÜLTÜR DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ // ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE