BİTMEZ BU DERT..

.BİTMEZ BU DERT…

Bir ilişkide yakınlığın sıcaklığın oluşmasında gelişmesinde ve evliliğin mutlu bir biçimde yürümesinde en önemli faktörlerin başında eşlerin tatmin olmaları gelir.Bu da kişilerin kadınsı ve erkeksi yanlarının doyurulmasıyla gerçekleşir.Evlilikte kadınsı ve erkeksi yanların doyurulması eşlerin birbirlerinin farklılıklarını anlamalarının yazı sıra duygusal ve cinsel ihtiyaçlarının karşılanmasına da bağlıdır.Aksi halde zaman ile sorunların ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

Evlilikte tatminsizlik içerisinde olan çiftler genellikle ihtiyaçlarını bastırırlar.Bastırılan davranışlar zamanla birikir.Bunlar kişiyi bilinçdışı dürtülerle bazı davranışlara iter.

Erkekte tatminsizlik:

Erkeğin tatmin olması genellikle kadının tatmin olması ile ilintili bir durumdur.Karısının tatmin olduğunu gören erkek bundan kendisine pay çıkarır ve bu sayede mutlu olur.Bu karşılıklı bir dönüşümdür.Böyle bir kadında kocasını mutlu etmek için elinden geleni yapmaya çabalar.Onun gereksinimlerini karşılayabilmek için daha büyük bir istek duyar.Kadın mutsuz olduğunda da tatminsizlik yaşayan erkek zaman ile  bu isteğini yitirir.Akşam eşinin eve gelen kocasına karşı güleryüzlü ve sevgi dolu olması her erkeğin özlemle beklediği birşeydir.Tatmin olmayan erkek kendisini kendisine cazip gelen başka yönlere atar.Ancak bu da  hiç bir zaman gerçek manada bir mutluluğa götürmez.

Aşırı çalışmak:

Burada erkek daha fazla çalışarak başarıya ulaşmak ister.Daha çok para kazandıkça takdir edileceğini düşünür.Başarı ve takdir aslında tatmin olmak ile yer değiştirmiş olur.Ancak burada sonuç yine olumlu olmayacak ve yine eşinden daha fazla uzaklaşacaktır.Bu davranışta sorunun gerçek çözümünü hiçbir zaman vermeyecektir.

İçe kapanmak:

Bu durumda da yalnız kalmak ister ve içe kapanır erkek.Böylelikle eleştirilere karşı kendisini korur.Hiçbir şeyi umursamaz ve hiçbirşey ile ilgilenmez olur.Tatminsizliğin ve başarısızlığın acısını içine gömen erkek kendisini harekete geçirecek enerjiden de yoksundur.Eşinin mutluluğu onun desteğini alması onun kendisini iyi hissetmesine yardımcı olur.Bu tip erkekler zararlı alışkanlıklar edinmeye meyillidirler…

İlgiyi başka yöne çekmek:

Bazıları da dağa çıkmak ,vücut geliştirmek,televizyon izlemek,müzik dinlemek,spor yapmak,tuttuğu takımla ilgilenmek,kahvehanelerde çeşitli oyunlar oynamak gibi eylemler ile meşgul olurlar.

Eşini Suçlamak:

Bu davranış içerisindeki erkekler kendilerinde yetersizlik hissediyorlardır.Kendi hatalarını gizleyebilmek için eşlerinin küçücük hatalarını abartır ve eşlerini suçlayacak bahaneler yaratırlar.Bu tip erkekler genellikle davranışlarında tutarsızlıklar gösterirler.Bazen pasif,özgüvensiz ,karamsar duygulara kapılırlar iken bazen de kırıcı ,suçlayıcı,yargılayıcı zalim davranışlar gösterirler.Ne zaman bir sorun çıksa erkek hep haklı olmak zorundadır.Sorunu gidermek için çözüm aramak yerine  kendini savunur ve eşini suçlar.Böyle bir erkek eşinden çok şey bekler.Kendisine destek verilmesini bekler ,kendisi ile ilgilenilmesini bekler ama genelde bunu saldırgan bir tavırla yapar.Bu durumda kadın kocası için ne yaparsa yapsın hiçbir zaman yeterli olmayacaktır.

****************************

Bu kitap tanıtımından sonra yazıma geçeyim :

Kendi adıma, toplumumuzda bir çok erkeğin evlilikte  ”birlikte hayat paylaşımı düşüncesi” ile pek alakası olduğunu düşünmüyorum.”Birlikte yaşamak,bir arada yaşamak”ve bunun ne olduğunun toplumun her alanında sağlıklı kavranabilmiş olduğunu düşünmüyorum da diyebilirim..Bunun için dost kalmadı,insanlara güven kalmadı…Herkes kendisine dost oldu..Kendisinden başka kimseye güven kalmadı,kendisinden başka dost kalmadı…Ne ise..

Aslında ‘birlikte hayat” yaşamak düşünceleri olduğunu biliyorum ve hatta görünürde bir birlikte yaşamanın söz konusu olduğu da aşikâr ancak bu yaşam biçimi bir tarafın sürekli edilgen olması gerektiği varsayımı üzerine şekilleniyor ise bu birlikte yaşamın sağlıklı olup olmadığı üzerinde saatlerce,sonu gelmez tartışmalar yapılabilir..Kısacası  ”bu hayatın nasıl bir hayat olması gerektiği hususunda gerekli ve yeterli bilince sahip olduklarını düşünmüyorum.” dediğim zaman daha doğru bir cümle kurmuş olurum.Çoğunluğun, evlilikten kaynaklanan sorunlardan ötürü değil daha farklı kaynaklardan beslenen bir öğrenilmiş bilgi silsilesi ile  son bölümdeki yöntemi uyguluyor ve ondan önceki bölümlerde olanların hepsini de  yapmayı bir hak olarak görüyormuş gibi bir halleri vardır.Ancak bunun yanında eşlerinden (mallarından) vazgeçmek gibi bir düşünceleri de yine toplumun kendilerine olan bir takım  dayatmaları vesilesi ile pek mümkün olmamaktadır.Kadının sürekli olarak kendisini eğlemesi gerektiğini kendisine bir şart olarak koşan,şartlanmış erkek,kadının bir birey olmasını ve mutlu olmasını pek hazmedemiyor gibi geliyor.Küçücük mutluluklarını bile tokatlıyor ve kadın ,erkeği kendisine yanlış yapmış olmasına  rağmen itaat ettiği bir köle olduğu zaman kendisini iyi ,iktidar sahibi ve güçlü hissediyor.Ona kendisini kadın gibi hissettirmiyor ve sonra da ondan kadın olmasını istiyor.Erkekler sürekli olarak eşlerinin,sevgililerinin ve kadınların, kısacası dişi cinsin ”bir su gibi” zarif  olmasını istiyorlar..Kadın dediğin edepli,adaplı,onları sosyal yaşamın içerisinde iyi temsil edebilecek,varlığında destek olacak,yokluğunda köstek olmayacak onları anne şefkati ile saracak,besleyecek bir insan olacak.Bir dişi olacak..İstediklerini şöyle bir incelediğiniz zaman bir tür doğa üstü varlıktan bahseder gibi bir halleri vardır…Övündükleri ,böbürlendikleri ve dünyaya yeniden gelseler yine onu alacakları kadınlara bakarsınız .ve kimimiz için ”ciddi bir kişilik faciası” diye değerlendirebileceğiniz bir durum ile karşılaşırsınız..Onların dünyaya yeniden gelseler yine onu alacakları kadınları vardır.Ama dediğim gibi her kim olur ise olsun böyle insanları dünyaya yine gelseniz yine alırsınız…

Nietzsche’nin bir sözü  vardır  : ”En acı yanılgı”  der Nietzsche , ”kişi sevildiğinden emin olduğu yerde ,evin erkeğinin misafirleri önünde tüm kendini beğenmişliğini sergileyebilmek için kendisini sadece bir ev eşyası ya da oda süsü olarak gördüğünü anlayınca ,duyguları tamir edilemez biçimde incinir..”

Nietzche’nin bu sözü ‘çevresini iyi okuyabilen,okuduklarını anlayabilen ve anlamdırabilen” insanlar için oldukça küçük bir özettir.Genel bir çerçevede bakılacak olur ise kadınlar,kız çocukları, gerek toprak kültürünün yaygın olduğu coğrafyada, tarlalarda  hüzünlerini toprağa gömmüş  olarak,gerek ise acılarını yüksek binaların duvarlarının ardına saklamış olarak,onca ‘kadın ve çocuk hakları’ çığlıkları içerisinde aslında hâlâ birçoğu evin erkeğinin misafirleri önündeki süs eşyası olduğunun ya farkında olarak, ya farkında olmayarak ya da bunun böyle olması gerektiğine inanmış olarak kendilerine biçilmiş olan görevin dahi  anlamının tam bilincinde olmayarak hayatlarını idame ettirmektedirler.

Kendilerine biçilmiş olan görev annelik ise bu manada da çok sağlıklı verilere ulaşamıyoruz çevremizi incelediğimiz zaman.Biz sadece çevremizi ,toplumumuzu inceleyerek,çevremizde,ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylara bir anlam katmaya çalışarak bu sonuçlara ulaşabiliyor isek varın psikologların ,polis karakollarının şahit olduğu olayları siz düşününüz.Her gün okuduğumuz gazete haberleri bile bize yeterli ipucu verecektir…Sözde kalan eğitimler..pratikte tam tersi uygulamalar..Toruna kıyılmaz..İlk çocukta deneme tahtası zaten..

Aslında Nietzsche’in bu sözü elbette ki toplumumuzdaki bir çok ilişkiye uyarlanabilir.İş ilişkileri,öğretmen – öğrenci,anne-oğul,baba-oğul/kız  ilişkileri gibi değişik ilişki türleri üzerinde verilecek örnekler ile somut hale getirilebilir.Ancak bunu başka bir yazıya bırakalım..Konumuza geri dönelim.

Kısacası bizim toplumumuzun erkek  bireyleri, kendi egolarını tatmin edebileceği,hatalarını yükleyebileceği,onunla övünebileceği aslında mekanik ama ‘su gibi’ bir kadının peşinde.Bunu elde edemediği zaman ise dönüştürmek için gerekli baskıyı yapmaktan çekinmiyor.

Toplumumuzun muhafazakar tabir edilen bir semtinde tavsiyeler sonucu iki delikanlı birbirlerini görecekler.Kızlarımızın bu  güzel olma sevdası bildiğiniz.Kızcağız süsleniyor,püsleniyor.Malum görücüye çıkacak ya delikanlının onu beğenmesi için makyajlar yapıyor.Saçlarını kabartıyor..Güzel mi güzel..Erkek masaya oturur oturmaz ona ne diyor biliyor musunuz?

”Ben böyle kız istemem.Peşin söyleyeyim de.Ben evleneceğim kızın evlendikten sonra başını örtmesini istiyorum..”

Kızcağız neye uğradığını şaşırıyor..Ve ”ben zaten bu kadar süslü bir kız değilim.Şimdi senin ile görüşmeye geleceğim için bu kadar süslendim” diyor..Ve aslında yaşadıkları çevre kızın açık saç ile dolaşmasına müsaade etse veya delikanlı gerçek düşüncelerini hayata geçirebilecek kadar -yani babasının,annesinin ve onların çevrelerinin sözlerini aşabilecek kadar- cesur olabilse masaya oturur oturmaz ilk cümlesi yukarıda yazdığım bu cümle olmayacak..Ancak zihninde örülü duvarlarla gelmiş.Bu örneği niçin verdim..Verdim çünkü kendilerini tanıyanların olmadığı yerde kız başını açabiliyor,eşi de buna sesini çıkarmıyor..Bu tür bir zihinin karşısında direnç gösterdiğiniz zaman evliliğiniz ile hiçbir alakası olamayan,tamamı ile sizlerin iradesi dışında gelişen olaylar yüzünden büyük sorunlar yaşamanız kaçınılmazdır…Ve bu sorunların bir takım zorunlu sonuçlarını da yine toplumun genel yargıları ile çözmeye çalışmak bizi bir yere götürmeyecektir.

Daha önce kızların evlenemediğini yazmıştım.Kız alırız,kız veririz..Ve kızlarımız uzun bir birliktelik yaşadıkları erkek ile evlenmek zorunda hissederler kendilerini..Erkek ‘evlilik’ kurumunu ve bunun için gerekli  meta olan kızın zincirlerini kendi ellerinde tuttuğunu düşünür.Bunu bildiği için,ilişkisinde çok fazla endişesi yoktur.Şimdi evlilik teklifi etse kız tabiri caiz ise çantada kekliktir.Annesini gönderip istetse biraz mırın kırın ederler ama büyük ihtimal ile istediğini elde edecektir.Kızların evlenme teklifi etmesi zordur ve ayıptır.Seneler geçer ama kız evlilik sormaya iş bozulabilir düşüncesi ile cesaret edemez..Bir erkeğin nişan atması birçok yörede bir kız için hâla kara bir lekedir ve kızların hâla dokunulmazlıkları kalkmamıştır genel bir kurl olarak..Cinsel dokunulmazlıklarından bahsediyorum elbette ki..Yoksa gayet güzel dokunulurlardır..Öldürülürlerdir,dayk yerlerdir…Cinsel dokunulmazlık kurallarını aştıkları zaman da herkesin onlara dokunmak hakkı vardır gibi de bir algı oluşur..Bir kere bu kuralı ihlal ettikleri zaman bu değerlere adapte olmuş herkes kendilerinde o kıza dokunmak hakkı görürler..Gerek başka erkeklerin cinsel tacizleri,sözlü tacizleri,gerek ailenin erkeklerinin  dayakları ve gerekir ise sonu ölüm ile biten dokunulurluklar..Kısacası her türlü şiddet…

Bu tür toplumlarda insanın sağlıklı bir değerlendirme yapması da güçleşiyor elbette..

Kendisini ve çevresini aşabilen erkeğin evliliği olması gerektiği gibi.
Bir hayatı paylaşıyorlar erkekler,eşlerini yağmalayıp onların mutsuzluklarının üzerine kendi iktidar binalarını dikmeye çalışmıyorlar….Bir kere ne yaparsa yapsın kendisini haklı zanneden bir düşünce yapısı var karşımızda.Bütün gün çalışıp evine ekmek getirmeyi herşey zanneden erkek bütün gün onun çocuklarını koruyan kollayan,gerektiği zaman onunda bütün vazifelerini üstlenen kadının emeklerini ,yorgunluğunu hiçe sayıyor.Öyle bir zaman geliyor ki bir hata yapıyor kendisine bir cesaret tepki vermiş eşine aynı hatayı tekrar etmek sureti ile özür dahi dilettirip iyi birşey yapmış gibi bunu anlatabiliyor.Bu medeni dünyanın kaç ülkesinde vardır.Kaç erkek sadece evine bakıyor olmayı erdem zanneder ve kaç kadın hatası olmadığı halde özür dilemek zorunda kalır.Bu toplumda kadın üzüldüğü zaman karşılığında başka kadınlar ile tehdit edilebiliyor,erkek üzüldüğü zaman yine başka kadınlar ile tehdit edilebiliyor.İyi davranışlarının karşılığında ondan gelecek bir sözü ödül olarak alıyor…Evet birbirlerine uyguladıkları bir ödül ceza yöntemi var ve bu yöntemden kadın her halkükarda zararlı  çıkıyor.Erkek  haksız da olsa kadın zararlı çıkıyor…..Ve toplum buna alkış tutuyor.Böylesi birliktelikleri asla bir birliktelik evlilik gibi düşünmüyorum.Birbirlerine karşı sürekli  tetikte olan iki kişinin bir tür strateji savaşına dönüşüyor ve ortada bir evlilik değil ,bir birliktelik değil  iki düşman ve bir savaş var sanki…Kazanan kadın ise böylesi bir kazanmaya hazır olmayan bu toplumda genellikle..Ölür…Bedenen olmasa bile ruhen öldürme çabaları başgösterecektir.

Ne ise canım ne de olsa kadınlar olarak  onların her türlü kötü meziyetleri ile mücadele edebilmek için cennetin nasılda ayaklarımızın altında olduğu hikayeleri ile büyüdük.Onlar her koşulda bizim başımızın taçları ,gözlerimizin nurları.Onlar olmaz ise biz ne yaparız bir düşünsenize…Sadece elden koldan ibaret bir ot olan kadın eğer hayatında köle olacağı bir erkek olmaz ise mahvolur.Bu acı çekerek,erkeğini her koşulda mutlu ederek kendisini dünyanın en iyi işini başarmış gibi hisseden bir insan olabilmek için değer.

Özcan Göknar kitabında  olayları oldukça yumuşatmış ve eşlere iyimser bir pencere açmış ancak ülkemizde yaşanan olayların  aslında bir kaç paragraf ile özetlenemeyeceğini kendisi bizden daha iyi biliyordur.

Şimdi bir yerde kopan ipler dönüşüyor.Ve bir süre sonra kimsenin kimseyi suçlayamayacağı bir hale bürünüyor.Bu sorun pastasının, içerisinde ülkemizin yer aldığı diliminde olan kısmında sorunun şiddet içeren  ataerkillik olduğu kanaatindeyim.Ülkemiz kadının da duygularının olduğunu,isteklerinin olduğunu,ihtiyaçlarının olduğunu yeni yeni öğreniyor ve bunun farkında olan,kendisini ifade edebilen,hakları olduğunu vurgulayan kadın sonuç olarak bunu bir türlü kabullenmeyen üstün erkek ve dahası hemcinsleri  tarafından bastırılmaya çalışıyor ve mutsuz.Dolayısı ile her ikisi de mutsuz ve bundan toplumun kendisine biçtiği değerler ve tanıdığı özgürlükler sonucunda kısa süreli olsa,tam olarak doyuma ulaştırmasa da karlı çıkan yine erkek oluyor….Bunu ilk önce kim başlatıyor. Kendi adıma  toplumumuzda izlediğim birçok olayda yavuz hırsızın ev sahibini kovaladığı sözü ile özetleyebileceğim olaylara şahit olmuş durumdayım…Neyi yapacağız…Herşeye rağmen ,haklı da olsak susmak ve tatmin etmek yolunu mu seçeceğiz,yoksa isteklerimizi  söyleyecek kendimizi ifade mi edeceğiz?Birileri bizi Avrupalılaşmak ve boşanmak oranlarının arttığı ile mi suçlayacak….Bu boşanmaların nerede ise birçoğunun oldukça haklı nedenleri olduğunu hiçbir kimse düşünmeyecek mi?Kadını  elde ettiği bir arabadan farksız gören ve ilişkisinde  mutlu olmanın şartı olarak eşine kendisine itaat etmeyi koşan,her türlü kötü özelliklerine rağmen itaat etmeyen bir kadına bir de onu suçlayarak tepki veren toplumumuz erkeklerine karşı bizi paklayacak tek yer olsa olsa bir uzmanın yanı olabilir…

Bizim toplumumuzda iyi bir eş…seksen yaşına geldiğinde ‘bütün herşeyimi çekti,yine dünyaya gelsem yine onu alırım..” dedikleri kadındır…

Ve seksen yaşına gelen kadın da bütün herşeye rağmen yine de eşini sevmektedir.İnsan duygulanır ve daha da kızar bu sözü edene…Nasıl  yaptın be adam…der…

Bu sağlıklı mıdır?

Medeni dediğimiz (bize göre) ülkelerin kaç tanesinde otobüs terminalinde bir amcanın yeğenini öldürmeye götürülüşünü kameraya çekmişlerdir…

Dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde bir amca yeğenine ” seni öldüreceğim hadi abdest al şehadet getir”der..Kaç ülkesinde anne dışarda kalır ve çaresizce izler olanları…Kaç ülkede uyanık koca bunu yapacaklarını bildiği halde ailesini arar….

”Tribal enfeksiyona çözüm istiyoruz…”der isek çok da haksız sayılmayız…

Gerçi ”sosyal bilimlere ölüm” naraları bu ülkede atılmaya devam edildiği sürece bu sorunların sonu gelmez..

Hayvanlarda bile olmayan kurallar koymuşlar.Ya böyle ya böyle…Birisini seçeceksin..Geçen Beyaz şovda yayınlanan bir skeçte denildiği  gibi demek ki uzmanlar,beyni anlatanlar,psikologlar,psikiyatrlar…….bilmeden konuşuyorlar….cahilliklerinden böyle anlatıyorlar bu insanlara…En iyisini kör cahil bu insanlar biliyor.Öldürenler,okumayanlar,araştırmayanlar,bilmeyenler biliyorlar.

Bizim gibilerin hayatta sadece kendisini kurtarmak gibi bir gayreti yok.Bizlere kızanlar olabilir.Oluyorda..İdrak bir yaşam biçimidir.İdrak ettikten sonra susamazsınız..Bizim bu tür işlerden elde etmek istediğimiz herhangi bir gelir de yok.Hiç ihtiyacımız olmamasına rağmen bunları sürekli olarak dile getirmemizin nedeni yaşadığımız ülkedeki insanlarımızın aydınlanmasını istememiz.İnsana layık bir biçimde yaşamalarını istememiz.İnsanca yaşamak bir insanın en doğal hakkıdır.Bu hakkı hiçbir başka insanın hiçbir kimsenin elinden almak hakkı yoktur.Çok zengin bir insan servetini elde edebilmek için nasıl ki geçtiği yollar ile övünüyor ise bizde kendi çerçevemizde yaptığımız mücadele ile o derece övünüyoruz….Biz hakkımız olan yer için mücadele etmek için sanki bir görevli olarak dünyaya gelmişiz…Kimisi buna kötü dedi,kimisi iyi dedi,kimisi anladı,kimisi anlamadı….Ama karanlığı en iyi güneş anlatır….

Güçlüler istediği yerde istedikleri gibi durabileceklerini düşünür ve bu istediklerini yerine getirirler iken , dünyanın geçerli kurallarına göre,kas gücü ,maddi güç,bilgi gücü, gibi güçleri kullanarak dilediklerini yapabileceklerini düşünmek gibi bir cehalet içerisinde hapsolmuşlardır ve insanı insan yapan insani değerleri hiçe saymaktadırlar.Televizyonlarda daha fazla şiddet,öldürmek,yaralamak,kavga sahneleri gösterilmekte ve insanları bilinçlendirecek,düşünmeye yönlendirecek programlara çok az rastlanmaktadır.Bizim algılamakta,işimize geleni algılamakta,işimize gelmediğinde lafı çevirmekte ve saatlerin ardından elimizde kocaman bir sıfır ile kalmakta üstümüze yok ki çok zaman çıkmaza girer ve küslüklerle,kavgalarla sonuçlanır tartışmalar..

Ülkemiz için bunu şaşırtıcı görmüyorum.Karşıdan gelen kadını hem taciz edip üzerine döven erkeklerin olduğu,kadının ayağına tükürüp ‘ne yapıyorsun’ diye tepki aldığında ‘yüzüne mi tüküreyim’ diyenlerin olduğu bir toplumda yaşıyoruz.”Çöp atma bak yasak var” deyince birde utanmadan tartışmaya girenlerin olduğu…Sokaklara çöp atmaması için bile  uyarı tabelasına ihtiyaç duyan zaten onu da pek takmayan üstün haklı,herhelükarda haklı ve çok akıllı insanların bol olduğu bir ülkede bu olanları da çok görmemek gerekir……….

Bakınız Popüler Psikiyatri dergisinin 2006 yılına ait bir sayısında ne diyor :

”Önce erkek egemenliğinin bulunduğu toplumlara bakalım.Kadın henüz evlenmeden aile içerisinde kısıtlanmaya başlanır.Aile içinde baba,ağabey baskısı vardır,yapmak istedikleri kısıtlanır.Evlendikten sonra kocanın beklentileri ve toplumun bir kadın olarak ondan bekledikleri kadını kısıtlar.Eğer kadının anlayışlı bir ailesi varsa kadın korunur,yoksa kaybeder.Böyle toplumlarda kadın ve erkeğin eğitim düzeyinin yükseltilmesi ,bu sorunu çözüme doğru götürür.Yine de eğitimli kadın ve erkeğin birbirinden beklentileri ve kişilik özellikleri kadını zor durumda bırakabilir.Kadının eğitimi daha baba evinde kısıtlanmışsa ,kadının hiç bir seçme hakkı da kalmaz.Kısacası bir kadının gelecekteki yaşamını değerlerini ve seçme hakkını kadının yetiştiği aile belirler,evlendiği kocasının ailesi de devam ettirir. Kadın haklarının egemen olduğu toplumlarda ise kadından çok daha fazla şey beklenir.Ailesi tarafından evlenmesi ve çocuk sahibi olması beklenir.Evlendikten sonra kocası tarafından iyi bir eş olması beklenir.Aynı zamanda kocası tarafından aileye maddi olarak destek olması ,toplum tarafından ise üretken olması beklenir. Eğer kadın evlendikten sonra kendisine destek olacak bir eşe sahip olur ise çok şanslıdır.Bütün bu sorumluluklar dengeli bir şekilde eşler arasında dağıtılır.Ama eğer erkek kadının bu konumundan faydalanıp hep kendi isteklerini önplanda tutar ve kendine özgüveni olmadığı için kadının gelişimini kısıtlarsa ,kadın yıpranır.Bir de buna her iki toplum tipinde de görülen erkek veya kadının ailelerinin müdaheleleri eklenince olay dayanılmaz boyutlara ulaşır…”

****

İşte biz toplumumuzda her ne anlatır iseniz anlatın bunları teorik olan bazı yerlerde  bilen ve farkında olan ancak pratiğe dökmeye gelince bir türlü yanaşmak işine gelmeyen bir insan yapısından bahsediyoruz…Bazı yerlerde ise kesinlikle reddeden…Kendisinde normal olmayan bir şeyler olduğunun farkında olan ve bunu da sadece çözülebilecek bir problem olarak gören,problem çözmeyi seven ve bunun ile daha mutlu olabileceğini kabullenen fakat bunu hayatında uygulamaya  geçirmeyi başarabilmiş, aydınlanmış erkeklerin sayısı çok az….Çocukluktan itibaren yerleşen bir takım kalıpların kırılması son derece zordur ancak denemek lazımdır.İnsanın hiç olmaz ise ‘ bu kadar haklı iken neden bu kadar mutsuzluk?’diye kendisine bir kere sorması ve cevap olarak da ”işte bana bunu yaptı yapmasa idi bende böyle olmazdım..” şeklinde bir iç konuşmayı bırakması lazımdır…Bizim gibi düşünen kadınlar sizleri toplum önünde küçük düşürmek veya sizlerin iktidarlarına darbe indirmek için girişimlerde bulunan düşmanlar değiliz.Öfkelerimiz sizleri yoketmeyi içermiyor.Öfkelerimiz uzmanların belirttiği gibi insana dair tepkiler olarak ortaya çıkan türden.Yoksa erkek milletini ortadan yok etmeye ve pasifleştirmeye,onların itibarlarını zedelemeye ve bir tür hakimiyet kurmaya yönelik öfkeler,nefretler değiller..Herşey daha güzel,daha anlamlı bir dünya için..Olaylara erkeğin karşısına dikilen kadınlar gözleri ile bakmıyoruz.Sizler ile daha güzel bir dünya,daha sağlıklı,daha mutlu bir dünya kurmak isteyen ve gelecek nesillere aynı dertleri aktarmak istemeyen ,doğruyu arayan insanlarız…Bu hususta hemcinslerimizi de kimi zaman uyarmaktan pek çekinmiyoruz…Okumak istememiz ,entelektüel düzeyimiz sizlerin toplumdaki itibarlarını yok etmek amacı ile değil.En azından bizim gibilerin değil ve dediğim gibi hemcinslerimizi de bu hususlarda uyarmaktan çekinmiyoruz…Bizim okumak istememizin nedeni aydınlanmak istememizin,sosyal hayata karışmak istememizin nedeni eşlerimizin itibarlarını zedelemek değil bilakis onlar ile birlikte daha  üstün ve  gelişmiş bir düzeyde daha sağlıklı yaşamak gayretimizin bir yansımasıdır.

***

Ve böylesi çaresizliklerin öğrenildiği ,mücadele gücünün unutulduğu bir toplumda insanlara aklını kullanmayı yasak eden  bir takım ermişler hiç ölmezler…..