AD’I AŞK’TI

el ile kuş besleme resimleri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir sabah bağrımda
Kalbi durdu duracak
uykulu
bir kuş
böyle küçük bir
çocuk
yaralı

bir
kıpırtı

Pencereden baktı
sabah güneşi
böyle küçük bir
”seviyorum”
duydu sol kürek

bir
cıvıltı

güneş
burkasını
fırlattı
yüzünden
böyle küçük bir
”bende”
çarptı
yürek

bir
tıkırtı

sevgi çırpan
kanatları
verdi çocuğa
böyle küçük bir
sevinç
‘günaydın’
dedi çiçek

bir
pırıltı

adı
aşk’tı

MASAL MASAL

Bir gün hava güzel,güneşli.Ve çıkıp dolaşmak için çok güzel bir gün. Sizin zamanlarda şöyle bir dolanayım,çıkıp biraz hava alayım dedim.Biraz dolaştım.Havanın güzel olmasından istifade insanlar bu fırsatı değerlendirmek için hiç zaman kaybetmemişler ve eşini,sevgilisini,çocuğunu,sözlüsünü,nişanlısını alan ya parklara ,çimenlere akın etmiş.Denizi olan deniz kıyısında bu kış günlerinin ardından gelen ılık ve güneşli havanın keyfini çıkartmak ile meşgul.Bulunduğum yerden bakıldığında çok hoş ve cıvıl cıvıl bir manzara görülüyor.İnsan böyle bir güne uyandığında ve güneşin o tatlı ışığını yüzünde ve yüreğinde hissettiğinde savaşların,kötülüklerin varlığını unutuveriyor.Halbuki bütün bedenlilerin ayrı bir dünyası var ve kim bilir ne sıkıntıları ne dertleri var.Ama dedim ya görüntü bütün bunları unutturuveriyor.Çok yukarılara sesler çok karışık geldiği için sesleri seçemedim ve hepsini teker teker dinleyebilmek için biraz aşağıya doğru yaklaştım.İşte savaş..Her bir beyinde,her iki beynin arasında yaşanan boş savaşlar..Bir güzelliği mahvetmek için birçok düşüncesizliğin sesleri kulaklarımı tırmalamaya başladı…Ah !İşte bir delikanlı el ele yürüyüş yaptığı sevgilisi ile denizin güzelliğini konuşacağına yanlarından geçen delikanlılara küfür etmek ile meşgul.Ne olmuş,durun bakayım…Ha birisi yan gözle mi bakmış nedir..Bu da var mı sevgilime yan bakan edası ile kızın başının etini yiyor…Biraz elimi salladım kulağının yanında..Pişşt delikanlı heyy,bu kız güzel,bakmıştır.Çocuklar siz de ne için rahatsız ediyorsunuz insanları..Gençlik kendisine beş kişi bir araya geldiğinde millete bilerek rahatsızlık vermekten daha eğlenceli işler bulmalı…

Ama delikanlı bak bu kız  senin elini tutuyor,senin ile yürüyor..Yazık bu güzel günün digerlerinin mahvetmesine izin vermeyin..Gülümsedi birden..Çevresine bakındı,başını salladı ve birden ‘şu kayalıkların üzerinde biraz oturalım boşver” diyerek denize doğru yöneldi.

Bir başka yer ,güzel parkları var ve anne ,baba,iki çocuk bir parktalar.Denize uzak..Piknikteler..Yaklaştım..Baba bağırıyor..”Çocuklar o tarafa gitmeyin,topu bırakın,simit yok,pamuk şekeri evde söylemiştim bir şey istemeyeceksiniz,topu atmayın,dikkatli olun,bak akşama kadar burada oturursunuz..”Elimi biraz daha sert salladım..”Hey babalık sen sigara içiyorsun.Bir iki gün yarısını içiver.Çocukları bu panayır yerine simit,şeker,gazoz almamak için mi getirdin.Anladım bütçen kısıtlı ama,o içtiğin zıkkım çocuklarından değerli olmamalı.Hem bence sen kalkta kaleye bir geçiver çocukların sana biraz şut çeksin.Sen kendi göbeğini kaşımaya gelmişsin.Lütfen.Bu nasıl aile sevinci,saadetidir..Kalk ve yürüyün ,eğlenin lütfen..”Birden silkelendi.”Ya hanım çocuklar da haklı baksana niye getirdim ki…Çocuklar gelin..” Bunun gibi bir çok ses,söz hangi birisine yetişeyim…”Yazık” dedim..Bu güzelliği niçin düşüncesizlikleriniz ile mahvediyorsunuz.Bir başka yer de bir trafik kazası ve insanlar çığlık çığlığa..İşte böyle her an her şey olabilir..Tadını çıkarın kendinize ,eşinize,çocuğunuza,sevgilinize ayırdığınız zamanı ziyan etmeyin ve kimsenin mutluluğuna engel olmaya kalkmayın..Bir arada görünen ama kendi kabukların da ve sürekli yanlış yapmak ve korunmak ile meşgul bir dünyalılar yığını…Korkudan,kaygıdan,tedirginlikten,düşüncesizlikten tadını çıkaramıyorlar…

Dedim ya görüntü çok güzel ama yediklerinin çöplerini toplamayanlar,çekirdeklerin kabuklarına dikkat etmeyenler,izmarit ezenler..Birkaç el de onlara salladım”hey insanlık beş dakika iyi olup beş saatlik çöplük üretmeden yaşayamaz mısınız siz?” ve birden sert rüzgârlar estiiii estiii…. devam ettim…

Yükseldiiim,yükseldim…Bir deniz kıyısında .. Ne göreyim bankta bir kız çocuğu derin düşüncelere dalmış gitmiş.Merak ettim ve onunla sohbet etmek kararı aldım.Martıları izliyordu,denizin sesini ve çimenleri.Arada dolaşan köpekleri,kedileri…İzlediği martılardan bir tanesi oldum birden ve bahar tazeliğinin masumluğundaki yüzü kanat vuruşlarımın rüzgârı ile gülümsedi.O masum bakışlara sahip gözbebeklerinin içerisine dikkatlice baktığımda değişik ve fakat bana hiçte yabancı gelmeyen bir renk gördüm.Bu rengin adı aşk’tı.Şaşırdı beni görünce…”Gözlerinin rengi ne kadar güzel bu göz renginin adını bana söyler misin?” dediğimde bana gözlerinin renginin ‘gri’ olduğunu söyledi.”Emin misin ben çok gri göz gördüm ve karabulutları hatırlatıyorlardı bana denizin mavisini de gördüm ama içine çamur karışmıştı bu ‘gri’yi’ bu kadar güzel yapan şey sanırım içerisine bir damla aşk karışmış olması..dedim..Ah aşk,ah!aşk siyahı beyaz eden,insanı tanrı eden,akıl mantık götüren aşk…Ağlamaya başladı.Meğer ayrı imiş sevdiğinden bu masumiyet. ”Sus” dedim sus sadece ya da ağla içini dökene kadar aşk’ın sıfır noktasındasın,ya ısınacaksın ya donacaksın…Çaresizlik ile olmaz,böyle ağlayarak olmaz…Bence şu haline ağlamalısın ve sevinmelisin…Çok cesursun.Sen aşık olmuşsun…Aşk çok cesurdur küçüğüm…
”Sadece cesaret yetmez böyle zamanlarda” der bir söz…
Hasret ve kavuşmak,yalnızlık ve kalabalık,yakınlık ve uzaklık,sadakat ,ihanet,açık ve gizli arasında bir araf insanı insanı yorar ..Sadece cesur olmak kafi değildir böyle zamanlarda her ikisini de zihninde yaşamış olmak gerekir yola çıktığında..Her insan içerisinde birçok en barındırır,en kötü,en iyi,en uzak,en yakın,en insan,en hayvan,en sosyal,en yaban yeri ve zamanı geldiğinde zihnindeki en’lerin en uygununu oradan çıkartıp kullanmayı bilmek gereklidir işte insanın doğruyu her ne olur ise olsun doğru yerde kullanabileceğini bilmesi insanı insan yapan en önemli etkendir.Ve güzelim güzelliğine aşk karışanın gözyaşlarının rengi de mavidir,masumdur,tatlıdır…Kendi cennetini kurar,meleklerini yüzdürürsün kevserlerinde..Aşk hayatında tanımadığı kadar alabalıkla meşk eder..Ağladıkça nehir olur,göl olur,deniz olursun… Ve birden ona biri sağ biri sol kanadımdan olmak üzere iki tüy verdim.Şaşırdı .O’na bu tüylerden hiçbirisini tek başına kullanma,bu tüylerden sağ kanadımdan koparttığım sana dilediğin rotaya dilediğin kadar açılma imkanı verir iken,sol kanadımdan koparttığım karaya vurmanı engelleyen kaptanın olacak..Şaşırdı,gülümsedi…Başımı okşadı gagamı usulca sürttüm yanaklarına ve içerisine sevgi katılmış bir aşk gibisi yoktur küçüğüm,boğazına kadar batmış aşk’ın ilacı diz boyu sevgi’dir sevgi seni de korur aşk’ı da diyerek gözden kayboldum… O’nu sev ve yapman gerekeni yap..Sabır ise sabır,sevgi ise sevgi,acı gerekiyor ise acı ama mücadeleyi elden hiç bırakma..Eğer kaybetmedi isen ya da hâlâ mücadele şans’ın var ise ‘unutmanı ya da çaresizliğini hatırlatan” uyarıcıları dinleme..İçindeki gurur tanrısını da öylesine.Belki en zayıf zincirindir..kim bilir..Kırılmayı bekliyordur..Ya da onun en zayıf zinciridir bilinmez.. başaramıyor ise sen ikiniz için de başaranlardan ol..Bazı koşullarda çok etkilidir ufaklık..En’lerini yerinde ve zamanında kullan..Cümleleri çınlıyordu gökyüzünde..Ve anılar,havada uçuşan anılar, ne yaptığı,ne yapması gerektiği..Uyanışlar,”şimdi olsa idi”ler..Bir gün detaylı  anlatırım..Çok şey anlattı…

Aşağıya baktığımda çekirdek eşeleyen bir çocuğa bakarken son cümleleri geldi taaa yukarılara”ne güzel şu an’ı yaşıyorsun çocuk..Bir de bana bak büyüdüm artık bir geçmişim var,geleceğim ise ”şu an” çünkü aşık oldum,sadece geçmişimdeki çocuğu tanıyorum şimdilerde işte hayatımın tıkandığı nokta…Biliyor musun az önce bir martı sanırım benim en az senin kadar güzel bir çocuk olduğumu söylemek istedi…Sen de şekerini aldıklarında ya da oyuncağını kaybettiğinde ağlıyorsun değil mi…?

Seviyorum seni…

aşk

Aşk ve Evlilik - Özcan Göknar

Aşkın kaynağı:

Kimi insanlar kolayca aşık olup aşkı iliklerine kadar yaşarlar,kimileri de aşık olamaz ve bu  yüzden de aşka inanmazlar.Bunların nedeni ne olabilir?Neden kimi insanlar kolayca aşık olurken kimileri olamıyor, aşk kaynağını nereden alıyor?

Aslında aşkı konu alan birçok yapıtta güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler kullanılır.Ancak sanıldığı gibi aşkın kaynağını oluşturan dış görünüş değildir.Bazen kişi yaşamış olduğu bir duygu yanılgısı nedeni ile aşktan uzaklaşır,kendini aşka kapatır,aşka inanmaz olur.Ancak aşkın kaynağını oluşturan daha çok kişiliktir.Çünkü aşkın kaynağı kişilik yapısı ile yakından alakalıdır.Böyle değerlendirdiğimizde her insanın kişiliği aşka açık değildir.Kişinin bazı belirgin özellikleri onu aşk duygusundan uzak tutabilir ve aşkı yaşamasını engelleyebilir.Buna karşılık bazı kişiliklerse aşka yatkındır.Bunlar aşkı içlrinde olabildiğince barındırdıklarından onu doyasıya yaşar ve birlikteliklerini uzun ömürlü kılarlar.

Aşık olamayan kişilikler hangileri imiş görelim:

DUYARSIZ KİŞİLİKLER:

Bunlar romantik kişilikere tamamen zıt  bir kişilik yapısına sahiptirler.Romantiklerin duygu dünyaları ne kadar geniş ise bu gruptaki kişilerin duygu dünyası da bir o kadar fakirdir.Aşk ,hassaslık ,sıcaklık ve sevecenlik isterken duyarsızlar bu gibi duygulardan anlamazlar.Bu yüzden aşk onlarda yer bulamaz.Duyarsız kişilikler başkalarının ağlamalarına,özlemlerine,hüzünlenmelerine ve küçük şeylerden dolayı mutlu olmalarına bir anlam veremezler.Hatta bu duygulardan dolayı onlarla alay bile ederler.Bu grupta yer alan kişiler sadece duyarsızlıkları ile mutlu olurlar.Hatta bu kişiler için hemen hiç ağlamamış olmak bir gurur kaynağıdır.Duygu dğnyaları son derece kısıtlı  olan bu insanlar ,aşık olamaz,aşk denildiğinde sadece cinselliği anlarlar.

DUYGU CİMRİSİ KİŞİLİKLER

Aşk bu insanların uğrak noktası değildir.Onlar için hayatın anlamı sadece maddi değerlerdir.Edindikleri paralar,evler,arabalar,kariyer onların mutlu olması için yeterlidir.Bencil ve cimri olan bu kişilerin dünyasında duygulara yer yoktur.Onlardan sevgi dolu sözcükler ,davranışlar ,paylaşımlar beklenemez.Bu neden ile aşk daima onlardan uzak durur.Aşkı ve cinselliği bir tutan bu insanlar aşk adına sadece cinselliği yaşarlar.

NARSİST KİŞİLİKLER

Onların dünyasına da aşk yanaşmaz.Bencil ve kendini beğenmiş bu insanların dünyalarında sadece aynaları ve kendileri vardır.Onlar sadece kendileri ile meşgul olurlar.Kendilerine bakarlar,kendilerini severler ve kendilerine yatırım yaparlar.Bu neden ile narsistler aşk gibi iki kişinin paylaştığı bir duyguyu başkasıyla paylaşamazlar ve aşk olamazlar.

Gazali ve İslam’da akılcılığa karşı devrim

1100 lerde Haçlı Seferleri ve Gazzali:

Gazzali’nin usçuluktan dönüp sufiliğe geçtiği ve halkı ”din elden gidiyor diye usçuluğu bırakıp din olarak bellediği sufiliğe dönmeye çağırdığı yıllar ,çok ilginç bir biçimde ,Haçlı Ordularının Gazzali’nin yaşadığı Bağdat’ın yakınlarına dek girdikleri yıllardır.

Papa II. Urban,27 Kasım 1095 günü Kudüs’ün geri alınması buyruğunu vermiştir.Haçlı sürüleri ilk iş olarak Avrupa’da yaşayan Musevilere saldırıp onların tüm birikimlerini soymuşlar ve 1096 yılında Kudüs’e doğru yola çıkmışlardır.Haçlılar 1098’de Filistin’i ele geçirip Kudüs’e doğru akmaya başladılar.

Haçlı Ordusu Kudüs’e doğru ilerlerken geçtikleri yerlerde yaşayan müslümanlara yönelik kıyımlar yapıyordu.

(resimler,resimler)

İşte Gazzali ‘nin Bağdat’ta çok değer verilen usçu bilimsel bir düşünür iken ,birden bire kendisini toplumdan soyutlamak üzere Bağdat’tan türlü yalanlarla ayrılıp gizlice Şam’a gittiği 1096-1097 yılları ,tam da Haçlı Ordularının akın akın Şam ve çevresine yığıldığı yıllardır.Gazali hilafet Merkezi olan Bağdat’ta yüksek bir okulun başındayken 1096 yılında yöneticilerin kendisine okulu bırakmaması için yalvarmalarına karşın onları ”hacca gidiyorum” diye aldatarak Bağdat’tan uzaklaşıp,Şam’a gitmiştir.Bunu özyaşam öyküsünde kendisi şöyle anlatır:

”İçimde Bğdat’tan kaçıp uzaklaşmak arzusu kuvvet buldu.Bu hâl Hicri 488 senesi  Recep Ayından itibaren altı aya yakın devam etti.Mekkeye gitmek ister göründüm.Halbuki niyetim Şam’a  gitmekti.Halifenin ve bütün arkadaşlarımın Şam’a gidip orada ikamet etmek istediğime mutalli olmalarından kaçınıyordum.Bağdat’a bir daha dönmemek üzere oradan çıkmak için bir takım latif hiylelere başvurdum…Hükümet çevrelerine yakın olanlar ,devlet büyüklerinin Bağdat’tan ayrılmam için ne kadar ısrar ettiklerini görüyorlardı…Hemen Bağdat’tan ayrıldım.Sonra Şam’a vardım.İki seneye yakın bir zaman orada kaldım.Orada kaldığım müdetçe sofiye kitaplarından öğrendiğim vechile kalbimi zikrullaha tasfiye ettim.Hac farizasını ifa etmek  arzusunu duydum.Hicaz’a gittim..Zamanın hadiseleri ,çoluk çocuk derdi,geçim zorluğu huzurumu kaçırdı,yeniden Bağdat’a döndüm.Yalnız kalmaya çok haris idim.On sene kadar bu hâl üzre uzlete devam ettim.Sofiyenin yoluna girmem dolayısıyla bana zaruri ilim ile nübüvvetin hakikatı,hassası aşikar oldu.On seneye yakın bir zaman zarfında insanlar arasına karışmadım.Her çeşit halkın felsefeciler sebebiyle imanlarının bu dereceye kadar zayıf düştüğünü görüp ..felsefecileri rüsvay etmek için kendmi hazırladım.Kendi kendime ‘2hastalık umumi hale gelmiş,tabibler hastalığa tutulmuş ve halk helak olmak üzere iken insanlardan ayrı yaşamanın ,yalnız kalmanın ne faydası olacak ?” dedim.Sonra içimden ;”bu belayı ortadan kaldırmaya ,bu karanlıkla çarpışmaya ne zaman imkan bulabilirsin?Zaman fetret zamanıdır.Devir batıl devridir.Halkı saptıkları batıl yollardan doğru yola davet etmek ,ancak müsait bir zamanda,dindar,kudretli bir hükümdarın yardımıyla kabil olabilir.” dedim.Zamanın padişahı bu gevşekliği gidermek için Nişabur’a gitmemi kati sûrette emretti.Bu hususta kalb ve müşahade erbabından bir cemaatle istişarede bulundum.Hepsi de uzleti bırakmamı ,çekildiğim köşeyi terketmemi ittifakla söylediler.Cenabı Hak ,bu mühim vazifeyi yerine getirmemek için Nişabur’a hareket etmemi  499 senesinin Zilkade ayında müyeser kıldı.”

İşte Gazzali’nin usa dayalı bilimsel müslümanlığa sırtını dönüp kendini tasavvufa adayarak ,’din elden gidiyor’ diye  bilimsel düşünceye saldırdığı ortam budur :Haçlılar Bağdat’a yaklaşmış ,Suriye’de,Filistin’de ,Kudüs’te Haçlı bayrağı dalgalanıyor;gelgelelim Müslümanlar toparlanıp Haçlı ordusunu püskürtecek bir ordu dahi toparlayamıyorlar :

”Haçlılar Suriye-Filistin topraklarını zor kullanarak işgal edip ele geçirmişler…Durumu çekildikleri karârgâh ve müstahkem mevkilerden seyreden Müslümanların büyük çoğunluğu  bakımından Haçlılar vak’ası  bir mana taşımayan bir masaldan ibaretti.1099 yılında Kudüs Haçlıların eline düştüğünde bir müslüman heyet,istilacı hıristiyanlara karşı yardım talep etmek  üzere Bağdat’a geldiğinde karşılıklı gözyaşları dökülmüş ve davaya sempati gösterilmiş ise de hiçbir şekilde harekete geçilmemiştir.

Halife el-Mustazhir  bu heyeti ,Selçuklu Sultanı Melikşah’ın içkiye düşkün oğlu Sultan Barkıyaruk göndermiş ve böylece görüşmeler kesilmiş ve son bulmuştur.Bu arada 1108 yılında ,her taraftan hücuma uğrayan ve haçlılar tarafından yağma edilen Trablus’tan ikinci bir imdat çağrısı geldi.Nihayet bundan üç yıl sonra Mısır’dan yola çıkmış ve Halep’li düşmanlaraait malları taşıyan bazı gemilere Haçlı Frankların el koymaları üzerine Halep’ten gelen ve acil yardım talebinde bulunan heyetin ,Sultanın da hazır bulunduğu bir Cum’a namazına müdahale edip namazı bozmaları ve halife tarafından hutbenin okunmakta olduğu minberi parçalamalarından sonra Halife  el Mustezhir bizzat harekete geçmiş ve ancak bir avuç dolusu pek az bir silahlı kuvveti o bölgeye gönderebilmişse de bundan pek tabiidir ki bir sonuç alınamamıştır.Böylece Emir-ül Müminin ”(Halife el-Mustehzir) ve onun Selçuklu Sultanı”,İslam -Hıristiyan ilişkileri bakımından tarihteki en feci  dramın sahnede oynanışı karşısında birlikte sessiz ve hareketsiz kalmış olmalıydılar.

Şİİ-SÜNNİ SAVAŞI VE HAÇLILAR

Selçuklu Sultanı’nın ve Halife’nin Haçlılara karşı bir ordu çıkaramayışının nedeni karışıklıklar ve mezhep kavgalarıydı :

”1097 sonbaharından Haçlılar Suriye’ye girdiğinde Müslüman ümmetinin başı  olma iddiasıyla ortaya çıkmış iki kişi vardı.Bunlardan biri,Bağdat’taki Sünni Abbasi Halifesi el-Mustahzir,diğeri de Kahire de bulunan Şii Fatımi halifesi el-Amir’di.Müslüman çoğunluğu oluşturan sünniler ,Abbasi Halifesini ilk dört halifenin meşru halefi olarak tanımaktaydı…Ali taraftarları genel olarak Şia   ya da Şiiler olarak anılır.Bunlar arasında İmailiye olarak anılan bir grup 909 yılında Tunus’ta bir devlet kurup Fatımi Halifeliğini başlattı.969 yılında Kahire’yi ele geçirip başkentlerini Kahire’ye taşıdılar.Haçlılar bölgeye girdiklerinde müslümanlar birlik değil ,iki ayrı halifenin çevresinde toplanmışlardı.

Şii,Fatımi ve Sünni Abbasi halifelikleri arasındaki çekişmede ,İran’lı Hasan es-Sabbah’ın kurduğu Şii bir tarikatı Fatımiler yararına Abbasi Halifeliğini yıpratıcı kanlı saldırılar düzenliyor,Sünni Abbasi Halifeliği ise varlığını koruyabilmek  üzere Selçuklu güçlerine dayanıyordu.

Bernard Lewis’in ”Haşişiler:İslam’da radikal bir tarikat ” adıyal yayınlanan kitabında ,ayrıntılarıyla gösterdiği üzere ,Haçlı orduları bölgeye akmaktayken Şii Fatımiler bu güçleri yanlarına çekip Sünni Abbasilerin ve Selçukluların üzerine saldırtmayı düşünüyor,aynı biçimde Abbasi halifeliği de gelen Haçlı Ordularını kendi yanlarına çekip Şii Fatımilere karşı kullanmayı kuruyordu.Mıdır’daki Şii Fatımi yönetiminin veziri el-Efdal (ki  kendisi Hıristiyan bir Ermeni iken köle edilip sonradan Müslüman olmuştur.)Haçlı komutanlarına ileti yollayarak onlrı Abbasi Hilafetinin ve Selçukluların ellerinde bulunan toprakları alıp paylaşmaya çağırmıştır.Şii Fatımi Birlikleri ,Haçlı Komutası altında ,Sünni Abbasi halifeliğine ve onu tanıyan Selçuklulara karşı savaşan Şii Hasan es-Sabbah tarikatı da Haçlılarla işbirliği yapmaktadır.

1048’de İran’da Rey kentinde doğan Hasan es-Sabbah 1071 yılında Şii Fatımilerce yönetilen şia mezhebinin kalesi Mısır’a yerleşmiş orada birçok yandaş toplamış 1090’da şia mezhebine bağlı bir tarikat kurmuş ve Hazar denizi yakınlarında Elbruz dağlarındaki Alamut Kalesini ele geçirerek ,burada yetiştirdiği tarikat üyelerini siyasi karşıtlarını öldürtmek üzere kullanmıştır.

(Resim)

Bu fotoğrafta kalıntılarını gördüğümüz günümüzde İran sınırları içerisinde kalan Alamut Kalesi’nde Şii İsmaili Hasan Sabbah ‘ın suikastçi olarak yetiştirdiği fedailer ,Sünni Bağdat Hilafeti’nin önde gelen yöneticilerini öldürüyor,karşılığında Haçlılardan para alıyorladı.

  Bu kalede yetişen tarikat üyeleri uyuşturucu bağımlısı oluyor ve öldürme görevlerini yerine getirenler kaledeki çok güzel kadınlarla birlikte olmaya hak kazanıyorlardı.14 Ekim 1092 de  öldürdükleri ilk kişi  NİZAMÜLMÜLK (devletin düzeni) adı verilen vezir olmuş ve bu kişinin öldürülmesiyle sünni kesimin parçalanması da başlamıştır…

İslam’da bilimin Yükselişi ve çöküşü /Cengiz Özakıncı

XI.YY DA GAZALİ VE İSLAM DA AKILCILIĞA KARŞI DEVRİM

 

 Kuşkusuz,Mutezile Partisi’nin usa dayalı bilimci Müslümanlığı VIII. yüzyılda yönetim katında benimsedikten sonra buna karşı hiç gerici tepki olmamış değildir.Nasıl Türkiye’e Atatürk’ün başlattığı Türk çağcıllaşma devrimleri,toplumun tutucu ve gerici kesimlerince tepkiyle karşılandıysa ,İslam’da VIII.yüzyılda Halife Mem’un la devlete ve topluma yön veren Prıtı-Atatürkçü,usa dayalı bilimci Mutezile devrimi de gericilerin tepkisini çekmiştir.Dahası dönem dönem gerici kesimler tepkilerini öyle yoğunlaştırmışlardır ki,tıpkı 1945’den sonra Türkiye’de Atatürkçülük karşıtlığına devletçe göz yumulduğu ve dönem dönem gericiliğe ödünler verildiği gibi,Mem’un dan sonra gelen kimi halifeler,Mutezile çizgisine karşıt bir tutum sergileyerek böylelikle gerici yobazları yatıştırma yolunu seçmişlerdir.

Ancak islam’ın altın çağında bu ödünler geçici olmuş,örneğin halife Mütevekkil ,kendi yönetimi döneminde Mutezile’ye karşı bir tutum takınmış ,ancak yüksek katmanlarda görev yapan Mutezile yandaşlarınca öldürülüp yerine oğlu Mustansır geçirilerek yönetimde usa dayalı bilimci Mutezile çizgisi korunmuş  ve bu tarihten sonra yönetimde Türk etkinliği de doruğa tırmanmıştır.Mutezile nin usa dayalı bilimci çizgisi 1200 lü yıllarına dek yönetimden dışlanmışlardır.

(Arada :Mutezile devrimini boğmak isteyen Halife Mütevekkil ve onu kurtarmaya çalışan Fath İbn Khagan’ın ,Musa Bugha önderliğindeki Türk güvenlik görevlileri tarafından öldürülmesini anlatan 1438 de Muhammed Aufi tarafından yazılmış Javami el Hikayat adlı kitabın 125. sayfasından bir  resim.)

Üç yüz yıl süren bu dönemde gerici kesimin Mutezile’nin usa dayalı din anlayışına yönelttiği eleştiriler ,eleştiricilerin us yürütme bilimini tüm yönleriyle kavramış kişiler olmayışı nedeniyle cılız kalmış,inandırıcı olmamış,Mutezile yandaşlarınca kolayca çürütülmüş ve yönetimleri Mutezile çizgisinden uzaklaşmaya yöneltecek toplumsal bir güce erişmemiştir.Muteziler düşüncesine karşı ilk sarsıcı eleştiri Gazzali’den gelmiş ve halifelerin Mutezile çizgisinden uzaklaşması ilk Gazzali ile başlamıştır.

  Gazzali İslam’da usa dayanan Mutezile çizgisinin egemen olduğu bir ortamda doğmuş ,Mutezile çizgisinde bir eğitim ve öğretimden geçmiş,dolayısı ile Mutezile düşüncesini en ince ayrıntılarına dek bilen,başlangıçta kendisi de Mutezile görünüşünü benimseyen ve bu doğrultuda yapıtlar veren bir düşünür olarak tanınmış ve önemli görevlerde bulunmuştur.Gazzali’nin Mutezile çizgisine savş açmadan önce yazdığı MAKASID EL-FELASİFE (düşünürlerin amaçları)adlı kitapta en küçük bir mutezile karşıtlığı,us,düşün ve bilim düşmanlığı görülmemekte ,tersine Gazzali bu kitabında birkaç yıl sonra ”Kafir” diye damgalayacağı İslam düşünürlerini övmekteydi.Gazzali’nin Makasıd-el-Felasife (düşünürlerin amaçları) adlı bu yapıtını -logica et Philosophia Al Gazeli’s Arabis- adıyla Latinceye çeviren Gundissalinus,Gazzali’yi İslam’da resmi görüş olan Mutezileciliğin bir sürdürücüsü olarak nitelemiştir.

(kitap-sayfa resimleri)

Gazzali daha sonra yazdığı Mi’yar el İlm adlı kitabında da Aristoteles’in mantığını (usyürütme yasalarını) benimsemiş bir düşünür kimliği ile,Aristoteles’i öven ve öğreten bir yazar larak karşımıza  çıkıyor.Gazzali bu yapıtında kısa bir süre sonra ”kafir” olarak damgalayacağı Aristo Mantığı dışında başka yöntemler aranmasına karşı çıkmakta Aristoteles’in usyürütme yöntemini biricik doğru yöntem olarak savunmaktadır.

Arada:(Gazzali’nin henüz İslam bilginlerini kafirlikle suçlamadığı tersine onlardan biri olduğu günlerde yazdığı Miyar el-ilm adlı yapıtı ve giriş sayfası-resim)

Gazzali’nin 1095 ve 1099 da yazdığı bu iki yapıt,800 lü yıllarda gerçekleşen usa dayalı bilimci Mutezile Devriminden üç yüz yıl sonra 1100 lerde bile Proto-Atatürkçü,usa dayanan bilimci müslümanlık (Mutezile) anlayışının Müslğman devletlerin yönetiminde egemen olduğunu ,Müslüman toplumlarda eğitim-öğretimin usyürütmeye dayalı bilimci anlayışla yürütülmekte olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Gazzali bu usa dayanan bilimci yapıtları yazdığı dönemde bir bunalım geçirerek 11 yıl kabuğuna çekilmiş,kendini tasavvufa vermiştir.Gazzali bu sırada o güne dek savunduğu tüm usa dsayalı bilimci görüşleri gözden geçirip,usavurma ve usyürütmenin kişiyi dinden çıkarabileceği yargısına vararak ‘ dini usun denetimi altından çıkarıp,usu dinin denetimi altına sokmak ” üzere bir kitap yazmıştır; Tehafüt-ül Felasife…Filozofların tutarsızlığı…

Arada :(Gazzali’nin Tehafüt-ül Felasife kitabının Kahire’de yapılmış Arapça baskısının  kapağı,Gazzali’nin inzivaya çekildiği yerin kalıntıları,kitabın Leiden Üniversitesinde bulunan İbranice çevirisinden sayfa resimleri…)

Usyürütmenin dinsel inançları olumsuz yönde etkilediği görüşü,Gazzali’nin bu kitabından önce Mutezile’ye karşı savaş veren kişilerce pek çok kez ortaya atılmıştı kuşkusuz.Ancak onların Gazzali’den önceki yüzyıllarda bilime karşı yönelttikleri eleştiriler,kendileri eleştirdiği usçuluğu iyi bilmediklerinden dolayı düşünürlerin yanıtlarıyla boşa çıkarılmış ,böylece us karşıtı gericiliğin toplumu  derinden etkilemesi önlenebilmiştir.Gelgelelim Gazzali ,kendisi yaşamının büyük bir bölümünü us yürütmeye dayalı yapıtlar vererek geçirmiş kendisi  us yürütmede uzman bir düşünür olduğu için ,onun,tüm inceliklerini bildiği usçuluğa karşı en ince ayrıntılara  dek işleyen eleştirisi,öncekiler gibi etkisiz kalmamış ;bir us yürütme uzmanının usçuluğa karşı yönelttiği eleştiriler olması nedeni ile oldukça sarsıcı olmuş ;us ve bilim karşıtı gericileri kuramsal açıdan donatıp güçlendirmiştir.Sonuçta gericiler ,usa dayalı bilimselliği savunanlarla giriştikleri tartışmalarda  bir us ve bilim döneği olan Gazzali’nin kitabındaki savları kullanarak Müslümanları bilimsel düşüncenin dine karşıt bir tutum olduğuna inandırabilmiş ,toplumda usa dayalı  bilimsel düşünceyi dinsizlikle bir tutanların sayısını artırabilmiş ;süreç içerisinde bilimsel  usyürütmenin adını dinsizliğe çıkararak ,onu müslümanların gözünden düşürebilmiş  ve giderek halifeler bile eğer usa dayalı bilimsel akıma karşı tutum almayacak olurlarsa toplumun gözünde inandırıcılıklarını yitirecekleri bir duruma düşmüşler  ve bu da Gazzali’den bir iki kuşak sonra müslüman toplumların bilimsel düşünce karşıtı gerici akımlara sürüklenmesine neden olmuştur.

Bilimsel düşünürlükten sofiliğe dönerek gerçeği tasavvufta arayan Gazzali,yaşamının son yıllarında usa dayalı bilimsel düşünceye şöyle saldırıyordu:

”Aristo’nun felsefesini aktarırken ,hem bu filozofları hem de onların İslam  filozofları arasındaki İbni Sina ve Farabi gibi yandaşlarını,imansızlar olarak addetmeliyiz.(…)..Örneğin bir parça pamuğun ateştye yandığını ele alalım.İnançsız usçu düşünürler,oamuğu yakan şeyin ateş olduğunu savunacaklardır.Bunu inkar ediyor ve diyoruz ki :Opamuğu yakan ateş değil,pamuktaki siyahlığı ve kısımlara ayrışmasını yaratan Tanrı’dır.Çünkü ateş ,hiç bir eylemi olmayan cansız birşeydir.Ayrıca ateşin  yanmanın aracı olduğunu gösteren ne gibi bir kanıt vardır ki?..Gerçekte Tanrı’dan başka bir neden yoktur,pamuğu yakan Tanrı’dır…”

Gazzali bilimcilerin ,Tanrı’nın neden olduğu işleri Tanrı’nın adını anmayıp başka doğasal nedenlere bağlayarak müslümanlara Tanrı’yı unutturduğunu savlıyor;”İlk neden” i,”son neden”  yerine koyarak bir şaşırtmaca yapıyordu.Bu usyürütme uyarınca ,sözgelimi ”güneş doğdu’ demek de yanlıştı ..”Tanrı güneşi doğurdu” demek gerekiyordu.”Ağaç çiçek açtı” demek de hep şu dinsiz filozofların Tanrı’yı unutturmak için geliştirdikleri bir söylemdi.Dinden çıkmak istemiyorsak Tanrı ağaca çiçek açtırttı” dememiz gerekiyordu.Bu durumda iki kere iki dört eder ,diyen de dinden çıkıp cehennemi boylayabilirdi.İki de kimo luyordu ki dört edebilsin.Eğer Tanrı ikiye o yeteneği vermese idi  dört edebilir miydi?Öyleyse ”iki kere ikiyi dört ettiren Tanrı’ya şükürler olsun , ya da iki kere iki elhamdülillah dört eder demek gerekiyordu ki müslümanlar yanılıp  da dinden çıkmasınlar,gerçek öznesi  Tanrı olan işleri başka öznelere yükleyerek cehennemlik olmasınlar.Gazzali matematiğin kişileri dinden çıkardığını bakın nasıl çözmüştü:

Matematikten kaynaklanan iki sakınca  vardır.Bir kere matematikle ilgilenen herkes onun kesinliğine ve uygulamalarının açıklığına hayranlık duymaktadır.Bu da sonuçta felsefescilere inanmasına ve onların bütün bilimlerinin ,açıklık ve uygulama kesinliği bakımından buna benzediklerini düşünmesine yol açmaktadır.Ayrıca dillere destan imansızlıklarına ,Tanrı’nın özelliklerini inkar edişlerine vahiyle gelen hakikatleri hor görüşlerine ilişkin öyküleri herkes te duymuştur,kişi salt onların yetkinliğini kabul etmekle imanından olur.Aynı şey Euklid’in bilimleri  ya da Ptolameus’un astronomi kitabı Almagest için olduğu kadar ,aritmetik ve geometrinin incelikleri için de geçerlidir.Onlar da beyni keskinleştirerek ruhu güçlendirir ama bundan bir tek nedenle kaçınırız:Bunlar ”ulum-al-avail-(antik bilimler,İslam öncesi bilimler)in öngürleri arasındadır ve bu antik bilgiler,aritmetik geometri yanında ,tehlikeli doktrinlerin kabulünü gerektiren bilimleri de içermektedir.Geometri ve aritmetik dini açıdan zararlı fikirler içermese bile ,yien de kişinin geometri ve aritmetik aracılığı ile tehlikeli doktrinlere kapılacağından korkuyoruz..”

Gazzali ,İslam’da usa ve deneye dayalı ,dolayısı ile kişilerin beyinlerini dünya işlerine yoğunlaştıran bilimlerin yayılması nedeniyle ,toplumun tehlikeli doktrinlere ,sakıncalı düşüncelere kapılacağından büyük  kaygı duyuyordu çünkü ,o yıllarda Haçlı Ordusu ,Suriye’yi ve Filistin’i alıp Kudüs’e girmişti.

CENGİZ ÖZAKINCI /İSLAM DA BİLİMİN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ

SENİ NE ÇOK ÖZLEDİM NAZIM AMCA

…………

I.

Bir mendil kanar.İstanbul’un orta yerine bir sinema yaptırır Bülent Ecevit.Gözlerim ıslanır.Orası boyalı ve ıslak oraya oturma Nilgün ve Marmara.Bunlar on iki Eylül sonrası yalnızlıkları.Başucuma sütünü bırakmış güzel annem,bir de mum yakmış:korkmayayım diye karanlık geceden ve ölümden ;tutkularımın hep itilmişliğinden ürkmeyeyim diye.(Atı öp Nietzche,İspanya da birgün cumhuriyet ilan edilir nasılsa)..Moru ve akasyaları severim.Denizi de seveceğim o kadar güçlü olsam.Odamda panzer var.İçinde gül bir kadın.Çıplak.Kafasında fes,elinde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası.Benim de kanıyor mendilim ve  ben ordan geçerken.”abi !!” diyor çocuğun biri,içeri giriyorum:içerde sedirlere serpilmiş ‘gençyaz’ renkleri.An geliyor,ben de fena kırmızı şarabın gazabına uğruyorum.Seksen sonrası kuşağın hayatı nereden baksan dört-cihar zaten.Beni bırak,beni titre tarih;babam sana bayramda yeni espardiller alacak.

(Yazı masamda Murathan Mungan’ın Son İstanbul’u-hani üç’tü?Teybimde Yeni Türkü’nün kasedi;duvarda SÜRÜ’nün afişi.

Yılmaz Güney:çirkin kral.Onu öptük.”güzel” oldu.

Nasıl da tek’im.Nazım okuyorum.O yumuşacık elleri saçlarımda dolaşıyor.

”Üüzlme delikanlı” diyor.”Geçecek !”

Çocuk seviniyorum:

-”Bana da Memed der misin?”

-”Derim,ister misin?”

-”İsterim..”

-”Köpekleri sever misin?”

-”Severim..”

-”İyi. – suya bakıyor-.Kaç yaşındasın sen bakayım?”

-”On bir buçuk.Mayısta on ikime basacağım.”

-”Benim her gözyaşıma bir umacı ölür Nazım amca her dudağımda bir müebbet titreme su keser yüzümü,canım ağlar,camlar ağlar

**Hep ağlıyorum Nazım amca.Çok ağlıyorum.Bir resmini kestim dergiden;cüzdanımda taşıyorum sürekli.Yasaksın bize.Tehlikesin.Kakasın.Şiirlerini,kitaplarını kapaklarını gazete kağıtlarıyla kaplayarak sokağa çıkartabiliyoruz.Saklıyoruz seni.O deliler gibi sevdiğin insanından,havadan,topraktan açyüreklerden saklıyoruz seni.Hep ağlıyorum Nazım amca.Seni düşünüyorum.

Hep seni düşünüyorum.Döndüğünü düşünüyorum.Bir kaptan seni çınarlı,kubbeli mavi bir limana çıkartıyor,koltuğunun altında onurlu hayatının seyir defteri.Müthiş ağlıyorum.

Şİmdilerde herkes seni aştığını söylüyor.Handke okuyorlar,Kundera okuyorlar,Ahmet Kaya dinliyorlar,feminizm bile var artık.Seni düşünüyorum.Benim de kanıyor mendilim…

K üçük İskender /SİYAH-BEYAZ DENİZATLARI

”Aşk yaralı iken asla bulamayacağınız  garip bir kan grubudur…”

…AŞK…

 

 

Bi zamanlardan,,,

Amcalarımıza gösterdiğimiz zamanları biraz aşmışız.Babamız bizi ellerimizden tutup  deney yapmaya götürecek.Bilmediğimiz insanlardan öğrenmemeliyiz.Cüneyt Arkın  arslanlarla büyümüş ve hepimiz Cüneyt’iz.. Nönder’i yakalasak oracıkta  yaptığını yapacağız görecek..Şimdi Paskala yapıyoruz..Eğer Nihat ferman buyurursa Türk gücünü göstereceğiz..Hepimiz Coşkunuz…Ne ise Aslanlarla büyüdüğü ormandaki aslanları da tanıyorum.Televizyonda gösterilen bir iki belgeselde rastlamıştım..Ama o filmin içerisine nasıl girdiklerini anlayabilmem biraz zaman aldı.Aslanlıları ne hikmet ise çok severdik.Aslan görmeyelim bize bir haller olurdu.Cüneyt abim aslanlarla büyüdüğü ormada yine karizma saçlar jöleli,briyantinli,spreyli,traş damat traşı …Traş abi anlayacağınız..O güne kadar hiç görmeyen Türkan Şoray görmek için yattığı masadan iki metrelik kirpikleri ile o güne kadar görüyormuş gibi uyanıyor..Herşeyi tanıyor..Gözlerini açar açmaz herkesi bir bir tanıyor,bütün nesneleri tanıyor..”O zaman ne demeye ameliyat oldun sen” felan diyorsunuz..Hazır gelişmiş duyunu körelteceksin şimdi..Ne ise nezaketi Cüneyt abimden,aslanlığı ise Aydemir dededen öğreniyoruz…Aydemir dedem bu halka kendine güveni aşıladı..O gün bugün aynaya bakmadan,  yaş baş saç demeden  bütün erkekler güzel kadınlar üzerinde hak iddia etmeye başladılar.Çirkin erkekler ona borçlu..Misyonunu başarı ile tamamladı..Filiz teyzemi en iyi halası anladı o da onun yanına gitti çünkü hala geçen filmde ikiz doğurduğu ve anneannesinin yanına kaçtığı için halden anlar..Cüneyt abimin Nezaketi..Jöleli,biriyantinli,sinekkaydı Cüneyt abim dünyayı kurtarırken,aslanların içinde dişi bir sineğe bile kötü gözle bakmaz iken ilk kez gördüğü kadına yaklaşıyor ve onu inceledikten sonra ağaçtan dal koparıp hediye ediyor..Dişisineğe kaydı kayacak,içiniz fesat sizin kardeşim,dişisineğegönlükaydı  Cüneyt abim oluyor ama tabi kırk dakika içerisinde ne kadar medeni olunursa..Utanın,utanın…Bunu şempanzelerden öğrenmiş olabilir mi diyeceğim ama ortada böyle bir mahlukat yok…

O zamanlar şempanzelari bilmek büyük marifet…Habire gelişiyoruz…Bonobolardan hiç haberimiz yok..Düşünüyorum da bonobolara kötü örnek olmamak için mi,yoksa bonoboları örnek almamamız için mi bilinmez bize onları örnek göstermiyorlar..İlerde görüyoruz ”baba kızına üç ay boyunca hayat kadını diye tecavüz etti..”,” kadının iki çocuğu da kayınpederinden çıktı”…”Üç yaşında çocuğa tecavüz edip öldürler…”….”Baba kızına,ağabey kardeşine tecavüz ediyor…”…”Dede ile dayı sekiz yaşında toruna,yeğene uzun zamandır tecavüz ediyor..”…bitmiyor böylesi haberlerin sonu gelmiyor…

Bir  yandan  zaman ilerliyor,ormanda  yetişen aslan Cüneyt abim kadar olamıyoruz…hala izin istiyoruz Paskal’ı halledeceğiz..Ramazan ve oruç tutmayanların köşe başlarında dövüldüğü görülüyor..

Ne ise  böyle bir zamanda böyle tuhaf aşklar yaşıyoruz..Bize normal,onlara normal kızlar da var tabii..Ama bize biraz daha normal böyle böbürleniyoruz felan…Okumuşuz,iş kurmuşuz..Çalışmışız..Birgünde zengin olanlara gülüyor, canımızın bunca çıkmasına artık gezmenin eğlenmenin tamamı ile hak olduğunu düşünüyoruz..Temel bu hususta sağlam..Bize çok normal..Ama mahalleye pek yaklaşmıyoruz…..Çıkıyoruz geziyoruz..Sözde Cüneytiz,ama hep  Önderce fikirler geçiyor kafamızın içinden ..Böyle gençlik aşkları yaşıyoruz..Hiçbirisi aşk değil tabiii…Gençlik aşkları diyorum çünkü biz hiç yaşlanmıyoruz..Bizim yaşımız yok..Dedim ya temel sağlam bizim yaşımızın bir önemi yok..Hep genciz..Elli yaşına gelip genç olmak  ne güzel..Dedim ya büyüdük iş kurduk iyi gitti,elbette evlilikte iş güç gecikti,geciktikçe güven azaldı ve sinekkaydı  kaldı ama gönlüsineğe kaydının gönül kısmı ertelenmeye başladı..

Mutlu mutlu yaşıyorum…

Tuttum da kime aşık oldum…Aşk zırvalarına gülüp geçtiğim,gülüp de geçenleri seçtiğim dönemlerde tuttum tuttum da kime aşık oldum…

Birgün bir hediye aldım bir ayakkabı ..Ayşe’ye….”aşkımmm ne kadar zarifsinn..seni ne kadar çok sevi…”…(rica ederim Ayşe…)

” yorum biliyormusun işte uzun zamandır istediğim bir de yanında ”…(tamam Sevda düşünemedim bir dahaki sefere….)

iki ay sonra…

”Ama buna uygun olanı vardı bak…siyah tokalı olan istersen..)..(Anladım  Banu’cum hatırlıyor gibiyim..tamam..)

beş ay sonra

”Bugün boş vaktim çok ,o kokuyu gidip ben alabilirim…)(Peki  Pelin zaten bugün bir toplantıya katılmam gerek…)

 bir yıl sonra

Bak aşkımmm hepimiz  bugün senin için bu kıyafeti aldık nasıl nasıl beğendin mi…aynı an’da koro…

Ortak eylem…

Mum,masa,şarap…Sabah…

Reccurrent ve persistan olarak  bir günaydın faslından sonra himalayaların tepesinde deniz kabuğu bulup sevinçten havalara fırlamak gibi şeyleri çok seviyoruz..Deney yapıyoruz..Deniz kabukluların oraya nereden geldiğini felan tartışıyoruz..

üç yıl önce,altı yıl sonra

”Sen neden bana ikide bir de  birşeyler alıp alıp elime tutuşturuyorsun,bana hediye alma neden bu saatte geldin ondan haber ver…Beni hediyelerle,çiçeklerle,böceklerle uyutamazsın…Bak sana hediye saat aldın hayatım…ding ding…Bak saat kaç..Şimdi söyle bakayım nerede idin…Ay başım başım”…(Ya tamam dur kırma dur  Nuran ,bari dursun bir daha almam… hıı şey benimle evlenir misin..Kıyamazsın sen bana öp hadi öp…)

‘Hayır,hayır,hayır sen önce evine kaçta geleceğini öğren,gidiyorum ben…Ayy yastığım nerede ,yorganım nerede….sinirsin sinir…

-Tamam bak ağaç bak dal kopardım bak gönlüme valla kaydı sana evlen benimle hadi  …

Büyük  çerçeveler içerisinde genelde tek yanda ya da iki yanda ,tekininde ikisininde genelde gövdesinin yarısının göründüğü ve ortasında toprak yolun geçtiği, küçük kulübeli ve büyük dağların dikkat çektiği tablolar vardı bak hani İşte ,ceviz oymalı koltuklarımızın üçlü olanını tam ortalamış olarak böyle bir tablonun asılı olduğu pancurları pembe bir evimiz olsun ha…

–Defoooooooooolllll ……Allah’ım ne laftan anlamaz adam…

****

İşte tuttum ola ola bu manyağa aşık oldum..

ANNEMİ KURTARDIM/

 

….

 Yine kavga etmiştik Yaz ile…Gitti…

Acizliğimi gördüm dedim ya…Acizdim..Gitti..Onu öldürmeyi düşündüm ama başaramadım.Bunun yanında gitmeden önce vermem gereken mücadeleyi de veremedim..En kolayını seçtim,kadınlar ile tek gecelik ilişkiler kurarak ona üstünlük sağlamak..Asıl zevki onu kandırdığımı düşündüğüm zaman alıyordum..Diger kadının benim için önemi yoktu.Önemli olan içten içe kazanmış olduğum zaferdi..Bu bana daha çok zevk veriyordu…Yakalanmak endişem de yoktu..Bu bana sadece kazandığım zaferin herkes tarafından bilinmesi gibi görünüyordu..Tek başına savaşıyordum orospu çocuklarıyla…Bütün herkes karşı taraf ve en fazla beni yuhalayacaklardı..Kimbilir​ belki de ölüm..Dedim ya orospu çocukları..

***

Çok umurumda.Bütün gün kulağımda çınlayan bütün bu seslere rağmen hiçbirşey olmamış gibi çalışmayı başarabildim ne olsa.Ne kadar dayanıklı olduğumu düşünüp kendim ile onur duydum.Bu seferde neden onu götürmeden Ceyhun’lar ile çıkmışım.Hani kavga etmekte haksız diyeceğim ama diyemiyorum çünkü haklı,ilk golü kafadan atmıştım.Çünkü Ceyhunlar ile yemeğe çıkmamıştım,bizim Fatma ile  bara gittik.Dünyada seçilmiş birisi olmalıydım ,mutsuz kadınları mutsuz etmek gibi bir misyonum vardı ve bunu bir tek ben biliyorum.Ve bütün kötü erkekler ile tek başına mücadele ediyorum….Bir başkasının bunu bilmesine gerek var mıydı..Elbette yoktu.Henüz hazır olana kadar hiç kimseye bunu söylememeli idim. Babama karşı ilk diklendiğim gün..Babama karşı ilk diklendiğim gün adeta vahiy gelmişçesine sıktım yumruklarımı ve dilim damağım kurumaya başladı..Bana  birşeyler oluyordu evet…Annem çığlık çığlığa bağırıyordu ”ben sana ne yaptım,söyle ben sana ne yaptım.Hayvan..”

İlk kurtardığım kadın annemdi.

Annem  kendi halinde ,hepsini evde doğurduğu dört çocuğuna bakmaya çalışan bunu  yanında babama bir türlü yaranamayan kadın.Sevdiğim ilk kadın annem.Bir zamanlar dünyada ondan daha güzel bir kadın olmadığını düşünürdüm.Dünyanın en güzel kadını benim annemdi.Ordan alıp buradan karan,bize yemekler yapan,ilkokulu zor okumuş annem..Babam..Dur bir de alıcı gözü ile bakayım…

İçimden bir ses küfür et ve sıktığın yumruklarını şu adamın suratında patlat diyordu o gün .Üniversite sınavını kazandığım sıralar…İçimden bir başka ses ise ‘ama dikkat et o senin baban” diyordu, ne hikmet ise,neden ise,neyin sonucu ile içimdeki ses bitmek tükenmek bilmiyordu..Bir başkası ise ‘ama o da senin annen..” Seçilmiş olan benin terazisi kuruluyordu o süre içerisinde..Bir kefede babam,bir kefede annem..Annem nerede sahi..Melek olmuş uçmuş..Gram basmıyor…Babamın ise tartılacak tarafı yok..Teraziyi bozdu..Bedenim de bir yandan konuşuyor,fitil yanmış ”vur bu adama senin yarın kadar kuvveti var…”..”ama o senin baban..”,”ama o da annen..”,”araya gir izin verme..”,”araya girersen bu adam sana da bir tane vuracak bu sefer işler daha da  betere gidecek..”,”en  iyisi izle yarın barışırlar…”,”yok saldır o annen…”

Kurulan  hayaller,fantaziler de güzel…Kahraman olmak..

”Ve cinnet geçiren evlat annesine vuran babasını dayaktan hastahanelik etti.”

Yuuuh ,şerefsiz evlat,babasına nasıl vurdu..İnsan babasına el kaldırır mı?Gözaltına alındığında etrafına toplanan kadınlar ve erkekler..”yuuuuhh,sen babana mı vurdun”..Arada bir anne ”ah ah ah işte böyle büyütürsün büyütürsün seni döver hastahanelik eder..”

Polis koruması altında arada başını çevirmek istiyorsun,’abla sizin için yaptım,annem de yanındaki odada yatıyor,gazeteye iyi bak yanındaki haber de hastahane de yatan kadın da benim annem olur..”

Ve örgütlü yürüyüşler…

Babalar…

”Kahrolsun böyle evlat…” pankartları ile Taksim Meydanında yürüdükten sonra eylemlerini Galata civarında sürdürmek üzere birbirilerinden habersiz dağıldılar…Birbirlerinden haberleri olmadığı için Galata civarında karşılaştıklarında  şaşırdılar ve sıraya girip kuleye tırmandılar, bir pankartta orada açtılar..

Anneler birkaç parçaya bölünmüş.Babalar bir tek noktaya ve Galata’ya odaklandıkları için birlik olmuşlar.Kadınların  bakış açılarının çok geniş olması ve bütün ile ilgilenmeleri başlarına yine iş açmış gibi görünüyor..Dayanıklı olmalarının ve eşleri tarafından ekranda görüleceklerinin de etkis ile bölünmüşler..Pankartlar açılmış..

”Anneye uzanan eller kırılsın…Kadına uzayan diller yamulsun…Kıza dokunan orta parmaklar kopsun…”

”Baba evin direğidir,babaya el kalkmaz….Ayak kalkmaz,babaya kalkmaz işte…”

Onların kalabalıkta bir çocuk ”abla ama hep anneye kalkıyor..”

İşte bu ”kral çıplak” masalındaki çocuk…Dinleyin..

”O benim…”

Genç kızlar da ayrı bir yere öbeklenmiş…

”bize vurmayı biz çok duygusal gençleriz,hepinize orta parmak,biz özgürüz…”

O sinirle hepsi bunların üzerine yürür..

Dinleyin ahali…Şeytana değil Tanrı’ya uydum…Şeytan babamla meşguldü…O öküzün Ferit amca olmasa beni okula yollamayacağından haberiniz var mı ha?”Hepimiz kararız,çocuk kazanmış oynama geleceği ile demese bugün onun yanında kadeh tokuşturacaktım…Annemi kurtardım ben..Annemin kurtarıcısıyım….”

”Dinleyin o çocuğu o benim …”

Annem ilk  başlarda babama karşılık vermezdi..Dayağını yer ve işine bakardı…O kadar gümbürtünün içerisinde karnı ne zaman şişti onu da anlayamıyorum şimdilerde..Bir tür sado-mazo eğilimleri mi vardı bilemiyorum…Sonraları küfür etmek hakkını kazandı ..Babamın işine geldi..İlk yumruğa kadar zihnini temizliyor,sadece küfürleri duyuyordu..Vuruyordu..Ama annem akıllı kadındı..Çok akıllıydı..Babamızı parmağında döndürüyordu.İlk yumruğu yemeden babama hayvan demezdi.İlk yumruk babamın hayvanlığını tescilleyen bir imza gibiydi adeta.Bilimsel çalışıyordu annem.İspat olmadan harekete geçmezdi..Güzel bir morluk onun ertesi günü dedeme ve  babaanneme göstereceği bir ıslak imza gibi idi..Babamın meşhur hareketi bunu doğrular..Herkese Osmanlı tokadı çakar…Osmanlıca çakıyor.O elinin ortasına tükürür sonra tükürüklü elleri ile her yana çakar..Komşulara sefere çıkar,bakkalı fetheder,manavdan vergi alır,aklınca şu daha büyük market açanı haraca da bağlamalıdır..Hepsine tükürüp tükürüp çakmalıdır..Anneme de öyle yapardı işte ”püüü şraaakkk”..Al sana ertesi günü gıcır gıcır mosmor bir ıslak imza…Bizim de çok mühürlendiğimiz olmuştu.İlk okulda birşey değil de  ortaokulda soran arkadaşlara ”Bu sultan ahdettin tuğrası” hadi lan sultan ahdettin de kim…Babam..Babam öyle diyor biz küçüklükten beri böyle onurlandırılırız…”yok oğlum böyle bir Tuğra”…”Hakikatten mi..”..Evet oğlum fena ütülmüşsün…”İlk yumruktan sonra hakaretler anneme  hak olarak verilirdi.İlk hakareti annem ettiği zaman babam için bir dayak nedeni olan hakaret ,anneme vurduktan sonra dayağın sonucu durumuna dönüşüyordu.Sonrasında ver elini  küfür diyarı..Hayvan ile başlayan masal ,güneş yüzü görmemiş küfürlerin zaten  güneşi hiç görmemiş doktorluk diyarlarına doğru dolaşıyordu..Doktor kim …Elbette babam..Bol bol tedavi ederdi bu küfür hastalığını..Ülkede mosmor küfür gülleri,cinnet çiçekleri açardı…

Bir gün içimdeki seslerden birisine uydum…”vur diyene…tükürdüm elime….””Yapma” diyecek oldum…Üzerime yürüdü…

Üzerime sürdüm geçtim…

Gittim yattım…”annen içerde oğlum” diyordum kendi kendime…Sahi senin annen nasıl  bir kadın,anneni hiç tanıyabildin mi sen,anneannen sürekli çok akıllı olması gerektiğini,babaannen ise ona hizmetçilik yapması gerektiğini,baban ise izinsiz adım atamayacağını söyledi bu kadına..Bir keresinde ‘oğlumun evi ‘ dedi de deden bile itekledi bu kadını ,sen ise getirdiği çubuk krakeri yiyordun,dedeni çok seviyordun…Annen  hepsine yemekleri hazırlıyordu ve masanın başında hepsinin yiyip kalkmasını bekliyordu..”

Bunları  Onur ile paylaşırdım.”şeytan girmesin aklına bunlar her evde olan şeyler” diyordu Onur,’şeytana uyma..”

Ama bir gün  yine böyle bir gün yine sıktım yumruklarımı, yine içimden bir ses duydum,”Şeytana uyma ” dedi aradan bir ses  ”şeytan nasıl olsa şu an babam ile bayağı bir meşgul ,baksana içirmiş annemin üzerine salmış iti, benim ses tanrısal olmalı annemi kurtarmalıyım ” dedim ve ”annemi kurtardım…”

Babamın ağzını burnunu dağıttıktan sonra anneme ”bundan sonra seni hep kurtaracağım anne bekle beni ..” dedim ve babama dönüp ” saltanatın sona erdi,eğer bu kadına dokunursan …”

Beni karakola şikayet etti ,bu ona çok dokundu ,ona vurduğum her tarafa yayıldı ve hiç kimse ona hak vermedi..Sonunda oğlu  kadıncağızın intikamını aldı..” dediler..İçki masalarında her gece eğlendiği bütün arkadaşları söylediler bunu .Birlikte eğlenceye,cümbüşe,içkiye,kumara devam ettiler sonra…

Bir gün annemi tamamı ile kurtardım..Ama annem bunu hâla bilmiyor…Ben de anlatmadım zaten..

İkinci bir cinayete elim varmadı..Kapının arkasında geçen günlerim bana sabrı öğretmişti.Okulumu orada bitirdim hatta dereceye girdim…Cezaevinde…

Herkesi kurtarmak hayallari ile geçen yıllar..Kısa süre gecikmeli gelen bir kurtarma operasyonu..Kurtardım ama..Çok az geç kalmışım…