…ÖLÜRÜZ…

Mutluluk kardeler yüzümüzde,

 Umut … ödünçtür masallarımızdan

 Arada bir kaç satır sevda dökülür

aşık ve kızıl dudaklarımızdan

Ölürüz deriz sevgilim,

Gerekirse

 Ölürüz gece sabaha varmadan,

 Hem de…

Kıpkırmızı ölürüz utancımızdan…

Üşürüz sonra,çok soğuk bir yoklukta üşürüz

Rengarenk kanatlarımıza  dayanan

Kalın bir kafes gibidir zaman

Annemiz tadında  bir iki son nefestir, solarız

Belki son bir aşkından lâ/’l de  dökülür ruhumuzdan

Ölürüz  deriz sevgilim

Ölürüz gerekirse gece sabaha varmadan

Hem de kıpkırmızı ölürüz

Utancımızdan…

BENİ İKİ KADIN ÇOK SEVDİ IV

MUSTAFA KEMAL ”HATTI MÜDAFAA YOKTUR,SATHI MÜDAFAA VARDIR…”

Yunan Ordusu,23 Ağustos’ta ciddi olarak Türk Ordusu’nun sol kanadına,Mangal Dağı’ndaki kuvvetlerine taarruza başladı.Üstün Yunan Kuvvetleri karşısında Türk Ordusu,yurdunu adım adım savunmaya hazırdı.Sakarya doğusundaki Duatepe-Kartepe-Baştepeler-Yıldıztepe hattında direnecekti.Ya bu hatta tutunamazsa ne yapacaktı?Kızılırmak gerisine mi çekilecekti?

Hayır..!

Türk  yurdunun her karışı Türk kanıyla sulanmadıkça çekiliş görülmeyecekti..

Sakarya’nın en kritik günlerinde idi.Birçok cephede top ve tüfek mermisi kalmamıştı.Başkumandanlığa sürekli olarak ”yokluk” haberleri geliyordu.Mustafa Kemal,kafasında bu yokluğa karşı çareyi bulmuş olmanın rahatlığı ile kumandanları topladı.Yüksekçe biryerdeydi.Elini yumruk yaparak konuştu:

”Arkadaşlar düşmanı evvela tepelerde bir-iki mermi ile oyalayacaksınız.Onların tepeye çıkıp gelmesini ,yorulmasını bekleyeceksiniz.Tepe noktasının arkasına yerleştirdiğimiz birliklere süngü taktırarak bu yorulmuş,dili çıkmış düşmana saldırtacak,yok edeceksiniz.Kıtalarımızın da önünde olacaksınız.İşte size cephane yokluğunu telafi ettirecek yol !

”BU VATAN ÜZERİNDE YAŞAYAN İNSAN OLDUKÇA HİÇBİR BAŞKA YOKLUK İÇİN FEDA EDİLMEYECEKTİR..”

Mustafa Kemal bu savaş şeklini anlatırken sol elini yukarı kaldırmış,parmaklarını aşağı doğru kıvırarak sağ eliyle düşman istikametini göstermiş,tam parmaklarının kıvrıldığı yerde süngü takmış erlerin mevzileneceği yerleri belirterek,buradan süngü ve hücuma kalkılmasını söylemişti.Batı cephesi Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Paşa’ya da ”Hattı müdafaa yoktur..” emrini not ettirmişti.Bu emir verilirken Fevzi Paşa,Batı Cephesi kumandanı İsmet (İnönü) Paşa,Harekat Başkanı Tevfik (Bıyıklıoğlu)Bey orada idi.Mustafa Kemal genellikle bütün emirlerini direktif şeklinde ağzından verirdi.Onun imzasını taşıyan emirler pek nadirdi.

Emir şöyle başlıyordu:

”Hattı müdafaa yoktur,sathı müdafaa vardır.O satıh,bütün vatandır.Vatanın ,her karış toprağı ,vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça,terk olunamaz..!”

MUSTAFA KEMAL VERDİĞİ  BU EMİRLERİN,NİCE NİCE YİĞİT KANLARIYLA YERİNE GETİRİLECEĞİNİ BİLİYORDU.ANCAK,TÜRK MİLLETİNİN KURDUĞU YENİ TÜRK DEVLETİ’NİN KURTARILIP YAŞATILMASI İÇİN ,BU KANLARIN TEMEL OLMASINA İHTİYAÇ VARDI.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ ,YÜZ KİLOMETRELİK BİR CEPHE ÜZERİNDE OLUYORDU.YUNANLILARIN TÜRK ORDUSUNU KUŞATMA ÇABASI ,CEPHEYİ BATIDAN GÜNEYE KAYDIRMIŞTI.TÜRK ORDUSUNUN SOL KANADI ,ANKARA’NIN ELLİ KM GÜNEYİNE KADAR ÇEKİLMİŞTİ.BU DURUMDA TÜRK SAVUNMA BÖLGESİNDE ANKARA,İLK ZAMANLARI GERİDE İKEN ŞİMDİ DOĞUDA KALMIŞTI.BÖYLELİKLE TÜRK ORDUSUNUN CEPHESİŞ BATIDA İKEN GÜNEYE DÖNMÜŞ,ARKASI DA ANKARA’YA İKEN KUZEYE VERİLİP CEPHE DEĞİŞİKLİĞİ YAPILMIŞ OLDU.

BENİ İKİ KADIN ÇOK SEVDİ III/Mustafa Kemal Tedavi Ediliyor

Ankara Cebeci Hastahanesi Başhekimi Dr.Nazım Şakir Bey,Mustafa Kemal’in tedavisi hakkında şunları anlatıyor :

”Hastahaneye mütemadiyen yaralılar geliyordu.Bir ara hepimizi heyecanlandıran bir haber geldi :

”Mustafa  Kemal geliyor.”

Biraz sonra Gazi ,maiyeti ile hastahaneye geldi.

Cephe teftişinde kaza geçirdiğini biliyorduk.Yapılan röntgen muayenesinde üç kaburga kemiğinin kırık olduğu anlaşıldı.

Muayeneyi yapmış olan Prof.Dr.Mim Kemal yanıma gelerek,”bu vaziyette tekrar cepheye gitmesi doğru olmaz,” dedi.’Bir müddet istirahat etmesi lâzım.”

Bunu kendisine söylediğimiz zaman Atatürk kaşlarını çattı.

”İstirahate vakit yok.” dedi.”Derhal hareket etmem lÂzım.”

Ne  kadar ısrar ettiysek dinlemedi.Ona lazım olan tedaviyi tatbik ettik.Atatürk büyük bir ıstırap duyduğu ve bir ara ,sapsarı kesildiği halde,hiç şikayet etmedi.Göğsü sarıldıktan sonra Mim Kemal’e dönerek,

”Biraz sonra gideceğim” dedi.

Ali Çavuş ise;”Röntgen sonunda kaburga kemiklerişnden birinin kırılarak ciğere battığı,diğer ikisinin de zedelendiği tespit edilerek bandaj yapıldı.Yiri gün konuşmadan istirahat etmesi tavsiye edildiği zaman,bu sözleri duyan Mustafa Kemal ,”ALLAH KONSTANTİN’E YARDIM EDİYOR GALİBA” diye latife yapmaktan kendilerini alamadılar” diye anlatıyor.

Mustafa Kemal,hastahaneden çıktıktan sonra yolda da ,kendisini ziyarete koşan Adliye vekili Refik(İnce) Bey ile karşılaşmıştı.Yüzü sapsarı idi.Kemiklerini sardırmıştı.Refik Bey’in istirahat etmesini rica etmesi üzerine ,ona şu cevabı verdi:

”Olamaz,istirahat ve tedavi vazife ile beraber cephede !Ben behemehÂl(mutlaka) orada bulunmalıyım !”

Bu olaydan uğursuzluk sezenler bile vardı.Mustafa Kemal’e,kendisini her seveni dinlenmesini tavsiye ediyordu.Fakat o bedeni ve ruhu ıstirabının öfkesi içinde ,”böyle hayat ve memat gününde benim kemiğimin ne ehemmiyeti var.Kemiğimin kırıldığı yerde Konstantin’in ordusu ve gururu kırılacaktır !”

demişti.

Ruşen Eşref Bey ” Çankaya’dan kucakla indirildin.İstasyonda trene kucakta bindirildin.” bilgisini veriyor.

Kurbay Yüzbaşı Faruk (Mirgün) Bey’de ”Doktorlar mutlak surette istirahat tavsiye ediyorlardı.Fakat o hususi yaptırılan sert bir yastığı sağ eli ile bastırmak sureti ile aynı günün akşamı cephedeki vazifesinin başına döndü..”

diyor.

BENİ İKİ KADIN ÇOK SEVDİ II/Mustafa Kemal Attan düşüyor

Mustafa Kemal yorgun olmasına rağmen gece ancak iki saat kadar dinlenmiş,bütün geceyi kâh haritasının başında,kâh odasında dolaşarak geçirmişti.Sabaha karşı o an’da ordu sol kanadının bulunacağını kararlaştırdığı Mangal Tepe’yi görmek üzere yola çıkıldı.Mangal tepe eteklerine varıldığı vakit saat saat bir’i geçiyordu.Tepeye tırmanması mümkün olmadığından daha önce mevzileri gezmek üzere ,hazırlanmış atlara binmek için otomobilden inildiği zaman Mustafa Kemal ,”Her Kipert’in yaptığı haritaya güvenerek buraya gelmese idik ,burasını bir fırka (tümen) ile tutmak hatasına düşecek ve berbat bir iş yapmış olacaktık.Buraya kim Mangal tepe demiş?Burası Mangal Dağı..” dedi…

 Bu gezide Yunan saldırısına karşı koyma tasarısının ana çizgileri ve düşmanı nerede durduracağı ve nasıl yeneceği zihninde belirdi ve Kızılırmak’ın doğusuna geçmek,yani Ankara’yı kısa bir zaman için de olsa ,düşmana bırakmak gerekmeden zaferi elde edeceğine inandı.Kullanacağı tabiyede önemli bir rol oynayacağını kestirdiği bir tepe bulmuştu.Buradan dönüşte ‘düşmana,ancak Mustafa Kemal’in istediği yerde muharebe vermek ve önce düşmanı çarpışmaya mecbur etmek ve çarpıştıkça kırmak ve beli üzerine atılmak” biçiminde bir plan tasarladı.

Mustafa Kemal ,Sakarya’da Türk Ordusu’nun çekileceği bu mevzileri incelerken de bir at kazası geçirdi.Bu inceleme sırasında Mustafa Kemal’in yanında bulunan Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Bey kazanın oluşunu şöyle anlatıyor:

”Araziyi kafi derecede değerlendirecek bir harita bulamayan Başkumandan bizzat karargahımıza gelmişti.Gazi,Mareşal (Fevzi Çakmak),İsmet Paşa,ben ve yeteri kadar istihkâm subayı ve teknik personel ile araziye çıkmıştık.Öğle molası vereceğimiz köyün güneyindeki tepe üzerinde durmuş,harita üzerinde durumu tartışmış ve görüşmüştük.Mustafa Kemal çok düşünceli idi.Bir şeye karar vermek durumunda olduğu anlaşılıyordu.Biraz sonra beyaz atını getirdiler.Mustafa Kemal Paşa,bir yandan atına biniyor,bir yandan da gözleri ile birşeyler arıyordu.O anda onun kafasında bir ihtimalin fırtınalaştığına şüphe yoktu.Atının üzerinde de tereddütlü idi.Bakışları ile ilerideki engebeli tepeleri tarıyor gibiydi.Galiba müdafaa hattını buraya almayı düşünüyordu.İşte bu dalgınlıkla,atına atlamak üzere iken,ayağı üzengiden kaydı ve yere düştü.Hepimiz şaşırmıştık.Onun baygın yatışı hepimizi telaşlandırmıştı.O sakin hâl içinde Fevzi Paşa bağırdı :

”Çabuk matara su verin..’

İsmet Paşa heyecan içindeydi ve etraftakilere,’ne duruyorsunuz” diyordu ”hemen bir doktor bulunuz..”

Bu arada süvariyi dörtnala,en yakın kıtaya göndermiş ve doktor istemişti.Biraz sonra Mustafa Kemal Paşa kendisine gelmişti.Dudaklarında her zamanki emniyet ve tebessüm ile bizleri  süzüyor ve ,”yok yok” diyordu ..”Birşey yok,telaş etmeyin…İşimize devam edelim..Bakınız hiç birşeyim yok görüyorsunuz…”

Gerçekten ıstırabı vardı..Bir taş kaburga kemiğini kırmıştı.Acısını belli etmemeye çalışarak ayağa kalktı ve atının başını okşadı….Sanki onuda teselli etmek istiyor gibiydi..Çevreye menfii bir haber yayılmasını önlemek için takatinin son haddini kullanıyordu.”

Fevzi Paşa ve İsmet Paşa otomobillerin getirtilmesine izin verilmesini söyledikleri halde ,”daha gececek yerlerimiz var..” diye kabul etmedi.Rengi sararmış olduğu halde konuşmadan ağır ağır ilerliyordu.Bir süre sonra emir çavuşu Ali Çavuş’a dönerek :

”Çocuk nefes alamıyorum..” dedi…

Mustafa Kemal koca Masngal Dağı’nın üzerinde bir saat kadar dolaştı,bütün ayrıntıları ile inceledi.Artık otomobile dönmek üzere dağdan inmeye başlamıştı.Yanındakilere ”çocuklar, bir yerimiz kırıldı mı dersiniz?Dağı iyice görmeden dönelim diye tutturmamanız için ,daha evvel söylemedim ama bir saattir pek fazla ıstırap çekiyorum.Göğsümün sağ tarafı fena halde ağrıyor..” dedi..

Bunun üzerine otomobillere telefon edildi ve rahatsızlığı bildirildi.Otomobiller gelincey kadar atından indi,yerde oturmaya başladı.Sonunda otomobiller geldi.İçinde doktor Adnan (Adıvar),Doktor Refik (Saydam) Beyler ile bir bey oturuyordu.Doktorlar kısa bir muayeneden sonra ‘kaburga kemiklerinin zedelendiğini ve muhakkak Cebeci Askeri Hastahanesine gitmeleri gerektiğini” söylediler.Mustafa Kemal kabul etmedi ve ”ben buradan ayrılmam.Eğer bu müdafaa hattına tutunamazsak Kızılırmak’a kadar çekilmek lazım ,..” dedi…

Patikaları,toprak yolları ve birçok yerlere sürülmüş tarla kenarlarını takip ettiği için sağlamları bile kırıp geçiren otomobil yolculuğu sırasındaki dayanıklılığı herkesi hayran bırakmıştı.

Istırabının her an biraz daha artmakta olduğu yüzünün çizgilerinden okunuyordu,bütün gece gözünü kapatamadı.

Doktorların radyografi yapılması ısrarları karşısında ertasi sabah Ankara’ya hareket edildi.

Mustafa Kemal zorlukla nefes alıyordu.Dr.M.Kemal (Öke) ve Dr.Murat (Cankat)Beyler tarafından Çankaya Köşkü’nde muayene edildi.

Dr.M Kemal Bey ,bu muayene anını şöyle anlatıyor :

”Çankaya’da bir köşkün,bir karyola,bir soba ve iki sandalyeden ibaret mobilyası olan mütevazi bir odasında gene ıstırabı ile karşılaştım…Haşarı atının ürkmesi ile kaburga kemiklerin kırıldı,ciğerine ucu batan kırık kemik sana nefes aldırmıyordu.Istırap insanının cesaretini ve maneviyatını kırar,insanı ümitsiz yapar ve şuurunu altüst eder,fakat Mustafa Kemal sen o vakit o ıstırapla kısılan sesini memleket savaşına ait kararlarını verirken gene yüksek iradeli bir heyecan ile ıstırabını unutuyordun.O vakitlere kadar ne zorluklarla karşılaştığına bizzat şahit oldum.

Bu konsültasyonun ardından Mustafa Kemal,Cebeci Askeri Hastahanesinde röntgeninin alınmasına karar verildiği için ,derhal hastahaneye gitti…

MUCİZENİN ADI EDREMİTLİ KOCA SEYİT

 
Bu resmi hep görürüz,gururlanırız da…
Kimdir bu  insan?
Çok kısa bir özet geçeyim bilmeyenlerimiz için:
Çanakkale Savaşı’nda topların vagonlarının,raylarının darmadağın olduğu dakikalar…Toplara mermiyi bu vagonlarla taşımaktadırlar askerlerimiz…Daha önce top mermilerini yerleştirmek için hazırlanan düzenek çok vakit aldığı için askerler 215 kiloluk mermileri sırtlamışlardır…Şimdi  bir mermi vardır asılı duran ve tam 275 kilodur bu mermi… Nasıl taşıyacaklardır bu mermiyi…

Düşman zırhlısı atılan son merminin ıska geçmesi ile  denizde süzülmektedir…

Ve çaresizlikle bakınıp dururlarken  topun çaresiz kalışını hazmedemeyen bir asker gider ve ” mermiyi sırtıma verin !” der…

Arkadaşları kabul etmezler,delirdiğini düşünürler….

Ama O,”mermiyi sırtıma verin …!” diye haykırır…

Çıldırdığını düşünenler olur ve mermiyi  sırtına yavaşça bırakırlar.

Burnundan kan boşana,boşana ,besmele çekerek tam 275 kiloyu sırtında kemikleri ezilerek taşır bu üstün insan…

Bitti denilen bir an’da olağanüstü bir irade ile alınan bu karar ve bu mermi  yüzünden ne mi oldu?

Zırhlı  iki dakika içerisinde  sulara gömüldü…

Bu mucizenin adı ….

EDREMİTLİ  KOCA SEYİT’TİR…
Minnet ile…

Saygı ile…
Sevgi ile…
Gözyaşları ile…

BENİ İKİ KADIN ÇOK SEVDİ I

Türk ordusunun Sakarya Irmağı’nın gerisine çekilmesi ,hem ordunun manevi varlığını sarsacak hem de büyük bir vatan parçasını ,geçici de olsa düşman güçlerine bırakacak bir hareketti.Bunun sorumluluğunu devlet başkanı olarak üzerine alan Mustafa Kemal ,”BİZ askerliğin icabını tereddütsüz yapalım,öteki mahzurlara mukavemet ederiz,” diyordu.Ancak Sakarya Irmağı gerisine çekilme halkın maneviyatını etkiledi ve Mecliste uzun süren tartışmalara vesile oldu.

Mustafa Kemal’in meclisteki muhalifleri ”ordu nereye gidiyor,millet nereye götürülüyor)Bu harekatın elbette bir mesulü vardır,o nerededir,onu göremiyoruz.Bugünkü elim halin ,feci vaziyetin hakiki amilini ordunun başında görmek isterdik” gibi sözler söylemeye başladılar.Bir çok mebusta Mustafa Kemal’in ordunun başına geçmesini istiyordu.Bu düşüncede olanların bir kısmı artık ordunun tamamen yenildiğine,durumun düzeltilmesine çare kalmadığına ,güdülen milli davanın kaybedildiğine inanıyorlardı.Bu nedenlerle duydukları hiddet ve şiddeti MUSTAFA KEMAL’İN ÜZERİNDE DİNDİRMEK İSTİYORLARDI.

Kendi düşüncelerine göre,bozulan ve bozukluğu sürecek olan  ordunun başında onun da kişiliğinin yok olmasını diliyorlardı.MUSTAFA KEMAL’E DUYDUKLARI SONSUZ GÜVENDEN DOLAYI ,ONUN ORDUNUN BAŞINA GEÇMESİNDE YARAR GÖRENLERDE ÇOKTU.Bazı mebuslar ise Mustafa Kemal’in henüz ordunun başına geçmesi zamanının gelmediğini ileri sürüyorlardı.

TÜRKÜYE BÜYÜK MİLLET MECİLİSİNDE YAPILAN BU TARTIŞMALARDAN SONRA SON ÇARE VE SON ÖNLEM OLARAK ,MUSTAFA KEMAL’İN ORDUNUN BAŞINA GEÇMESİ GEREKTİĞİ ANLAYIŞI  GENELLEŞTİ.BU GÖRÜŞ MECLİSİN DIŞINDA DA GÖRÜLMEYE BAŞLANDI.MUSTAFA KEMAL’İN BU TARTIŞMALAR SIRASINDA SUSMASI VE KUMANDAYI ELE ALMAK İÇİN ORTAYA ÇIKMAMASI HERKESTE ,FELAKETİN MUHAKKAK VE YAKIN OLDUĞU DÜŞÜNCESİNİ VE ANLAYIŞINI UYANDIRDI.BUNU ANLAYAN MUSTAFA KEMAL  TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN 4 AĞUSTOS 1921 TARİHLİ GİZLİ TOPLANTISINDA KÜRSÜYE ÇIKARAK KENDİSİNE GÖSTERİLEN GÜVENE TEŞEKKÜR ETTİ.SONRA DA MECLİS BAKANLIĞINA  ..”BAŞKUMANDANLIĞI KABUL EDİYORUM…” DİYE BİR ÖNERGE VERDİ.

MUSTAFA KEMAL’İN BU ÖNERGESİNİ OKUYUNCA ONA MUHALİF OLAN MEBUSLAR DERHAL BUNA KARŞI ÇIKTILAR.KENDİSİNE BAŞKUMANDANLIK UNVANINI VE MECLİSİN YETKİLERİNİ KULLANMAK HAKKINI VERMEK İSTEMEDİLER.

MUSTAFA KEMAL MECLİSÇE TAKDİR EDİLEN OLAĞANÜSTÜ BİR DURUM KARŞISINDA KENDİSİNE VERİELCEK YETKİLERİN DE OLAĞANÜSTÜ OLMASI GEREKTİĞİNİ ANLATTI VE TEKLİFİNDE ISRAR ETTİ.OP GÜN SONUÇLANMAYAN GÖRÜŞMELER,ERTESİ GÜN DE SÜRDÜ.MUSTAFA KEMAL ŞAHSİ DURUMLARDAN VE MECLİS’İN İŞ GÖREMEZ HALE DÜŞECEĞİNDEN ENDİŞE DUYANLARA GÜVENCE VERDİ.İSTEDİĞİ YETKİLERİ ,MEBUSLARI TATMİN EDECEK BİR KANUN TASARISI HALİNE GETİRDİ.

Anadolu Yeni Gün Gazetesi muhabiri Kemal Salih(Sel) Bey,Mecliste tanık olduğu bu tarihi görüşmeyi şöyle anlatıyor :

”Meclis’in istasyon tarafında çalışan kalem efendileri ,yaverleri,Paşa’nın hususi kalemibden orada bulunanlar,Riyaset (başkanlık) kürsüsünün tam karşısına isabet eden  orta kapının önünde toplandık.Aramızda başkâtip Recep (Peker) Bey’de vardı.

Hava adamakıllı kararmıştı.Saat herhalde sekizi geçiyordu.Koridorun loşluğuna,maclis salonunun ortasında asılı gaz lambasının zayıf ışıkları serpiliyordu.Kapı önündeki beş on kişiden oluşan bir grup ,tarihi kararın verileceği açık celseye şahitlik edecekti.”Düşman Ankara kapılarına dayanmış” deniliyordu.Başkanlık kürsüsünde Adnan(Adıvar) Bey oturuyordu.Celseyi o açtı.Ve okunacak takrir (önerge) bulunduğunu söyledi…Takrir sekiz -on mebus tarafından imzalanmıştı.Ve MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA MECLİSİN BÜTÜN SALAHİYETİNİ KULLANMAK HAKKINI VERİYOR VE BU ŞART DAHİLİNDE KENDİSİNE BAŞKUMANDANLIK SIFATINI TEVCİH EDİYORDU.

BU BİR KANUN TEKLİFİ İDİ.

Ve okunması biter bitmez ,Meclis’in heyecanlı bir hatibi ,EDİRNE MEBUSU ŞEREF BEY oturduğu yeden bağırdı :Bu kanun derhal ve müzakeresiz kabul edilmeliydi.

VE KANUN MECLİSTEKİ BÜTÜN MEBUSLARIN İTTİFAKIYLA MÜNAKAŞASIZ KABUL EDİLDİ.

MUSTAFA KEMAL PAŞA kürsüye çıktıktan sonra, beş dakika dahi sürmeyen konuşmasında,zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka mağlup edeceğimizi bir kez daha temin ediyor ve ”buna olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sasrılmamıştır” dedikten sonra , sözlerini şöyle bitiriyordu:

”Bu dakikadan itibaren başkumandanlık vazifesine başlıyorum..”

MİLLİ MÜCADELE’NİN BİR DÖNÜM NOKTASI İDİ:TARİH:5 AĞUSTOS 1921

Mustafa Kemal ,12 aĞUSTOS 1921 Cuma günü  gecesi yanına Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa’yı da alarak Polatlı’ya,Cephe Karargahına gitti ve ordunun başına geçti.Ankara’dan hareketinde karargah mensuplarına:

”Acele edelim,düşman taaruza geçmek üzeredir.” demişti.

Başkumandanlık Karargahı subaylarından Kurmay Yüzbaşı Faruk (Mirgün) Bey ,Mustafa Kemal’in karargah binasına yerleşmesini şöyle anlatıyor:

”Sabah Polatlı’dan hareketle öğle vakti Alagüz çiftliğine vardığımız zaman burasının sevk ve idare bakımından az çok elverişli olmasına mukabil,rahatlık şöyle dursun kolay yaşanılır bir yer olmadığını görmüştük.Çiftlik oldukça geniş ve hafif arızalı çöl denilebilecek kadar çıplak kuru bir sırt üzerinde iptidai üç-dört çiftlik binası ile Ali Ağa’nın kendine mesken olmak üzere yaptırmakta olduğu ve fakat işi büyük tuttuğundan yarım kalmış altı odalı bir evden ibaretti.

Ali Ağa’nın evi tavansız ve döşemesiz,bir odası müstesna,bütün pencereleri çerçevesiz ve camsız bırakılmış,kısa bir ifade ile bir çatı altı idi.Bütün bu eksikliklerden yalnız TAVANSIZLIK İŞE YARADI :Bir ucu Başkumandan’ın yazı masasının ayağına bağlanmış ve çatı direklerinden aşırılarak koyun çanı bağlı öteki ucu benim çalıştığım odaya sarkıtılmış bir ipten ibaret basit tertip ,TAVANSIZLIKTAN DOLAYI AKLA GELMİŞTİ.BU SAYEDE BAŞKUMANDAN BİZİ ÇAĞIRMAK İÇİN YAZI MASASININ AYAĞINA BAĞLI İPİ HAFİFÇE ÇEKİYOR,ÇANI ÇALIYORDU.

BÜTÜN BU ORTAÇAĞ ŞARTLARINA VE VASITALARINA RAĞMEN  başkumandan ,ne kendisine tahsis edilen binanın yegane cam ve çerçeveli,fakat en basit ve iptidai konfordan mahrum odasını ,ne de karargahın acayip ve acıklı halini yadırgadı;derhal yerleşerek çalışmaya başlamıştı.

14 Ağustos sabahından itibaren Yunan ordusu,Afyon-Eskişehir genel hattından ileri yürüyüşe geçti.Kütahya-Eskişehir muharebesi için asıl kuvvetlerini güneyde toplamış olduğundan aşağı yukarı aynı kuvvet taksimiyle ilerliyor,daha ilk yürüyüşe başladığı sırada kuvvetlerinin büyük kısmını Türk ordusunun sol kanadına yönelttiği açıkça  görülüyordu.Mustafa Kemal’in bir hafta önce Polatlı’da bir köy odası kapısından çıkarken söylediği YANILMAZ GÖRÜŞLERİNDEN BİRİ OLAN ”Arkadaşlar,düşman soldan gelir!” sözü ,şimdi gerçek olarak görünüyordu…

Yunan ordusu bu yolla ,Eskişehir-Afyoh hattından çoğu birer,bazıları ikişer tümenlik altı kolla doğuya doğru ilerlemişti.

HADİ !DEDİ ARSLAN SÜTÜ….

 

 

Gider ayak boğaza bakan anason kokulu masada bir gül sefası özledi yüreğim.Bir fasıl muhabbetinde az biraz bahşiş sıkıştırıp kemancı çocuğun cebine,klarneti de alıp yanıma ‘zorlayamam vur beş ses bir bahar akşamı gidelim ,gidelim de az sevdaya rastgelelim ya da çek uşşağı ,az kerizlisinden bir ”yalnız bırakıp gitme bu akşam beni erken,öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken ” diyelim ,diyelim de ,sevgili’yi yâd edelim..” demeyi özledim…

Ve sonsuz yesiliklere dört nala gitmeyi ,azgın şelalere kızgın nehirlere meydan okumayı ,kısrağımla dağların karlı yamacını gecip doruklara ulaşmayı seninle, tanrıya en yakın yere yerleşmeyi sonra ..

Sonra ,iki damla aşk’a yazdım adını,baktım bir kaç yakamoz vurdun yüzüme.Ay bitene kadar kumsalda saat iki ya da üç civarı işte.Ağladım.Bir kaç ayak izi düştüm peşine,Yüreğin en sen yanını içtim..Kendimden geçtim..Düşledim…Hani ılık bir ay’ının tam ortasındasın.Aşk’tan bir sohbet için vuruyor gönül.Bir söğüt ağacının sohbetine dayamışsın gövdeni…Bir güzel güneş okşuyor yüzünü..İleriden deniz bakıyor..Birden bir ılık rüzgâr da öpüyor kalbini..Huzurdan dem vuruyor kuş sesleri…Vuruyor gönül telleri aşk’tan vuruyor,meşk’den vuruyor biraz senden vuruyor,biraz benden vuruyor…Bir huzur var ki bir huzur…

Çaresiz misin aşk’ta..Çaresizim..Sen manyak mısın…

‘Çaresizim..” ne acı bir söz…İnsanlar bu sözlerde müthiş keşifler yapıyorlar örneğin bir çok  şarkıda resmen zamanın göreliliği üzerine bilinçli ya da bilinçsiz vurgu yapılır.Aşk keşfettirir…Örneğin onunla samanlığın seyran olması,küçücük ve sade döşemiş bir odanın göze cennetten farksız görünmesi..Ya da  iki mutlu insan çiçeklerin güzelliğini görür iken,çayır çimenin acılı  insanın üzerine üzerine gelir gibi olması…İnsanı filozof eder.Bir çok gerçekliğin içerisine girer insan..”Çareyim ve çare benim,kendimin çaresiyim ve seni sadece sevebilirim… ”Hele kendi hatalarının çaresini başka hiç bir insanda ve hiçbir şeyde bulamaz insan.Sevebildiğin kadar sevmek özgürlüğün vardır.

Hadi ! dedi aslan sütü ya sorma bir senlendim yine…İşte  dünyanın ve bütün düşüncelerimin ipini böyle çekerim…diye bir de meydan okudu  gönül bütün çaresizliklere…

” Bir dokun da nûr ol şahdamarıma.
Misli cefa ile versen de bana dermanın aşk’ımdandır…”

Ekledi sonra ve devam etti aşk bahçelerinin arasında yürümeye…

 Alev alev yanan ateşin büyüsünde, iki aşık ve yüzlerinde hüzünlü bir gülümseme ,her bir yıldız aşk’a bakıyor,aşk yüze vurmuş ve herbiri gerçek bir aşkın özlenen saadetine şahitlik ediyor aralık kalmış perdelerin arasından.Bir an.Yaklaşıyor adam sevdiğine ,içtikleri şarabın rengi vurmuş gözlerine ,yansıyan ateş sevgilinin yüzünde.hayat ışığını andırıyor.Ve kadeh kadar kadar sarhoş birbirlerini saran elleri.Bir ılıklık yayılıyor yüreklerine, hayat gibi.”Ne kadar seviyorum” diye düşünür iken kadın damarlarında akan kanın her damlası ile ona ait olduğunu hissediyorUm..hissediyorum.Ve ait olmanın ne kadar güzel olduğunu söylüyor.”Bu kadın ” diye düşünüyor adam ..”Hayatımın kadını”.”Hayatımın kadınısın” diyor.O esnada Huthor ellerini sürüyor kızın yüzüne.Gülümsüyor,görüyorum.Öyle içten ki.duyuyorum.Sarılıyorlar daha bir yakınlaşıyorlar,bir kaç dakikalık bir ömür vuruyor saat sanki.öylesi bir oluyorlar …Dünya burada ,hayat ,yaşam,sevgi aşk ne isterseniz burada.Gece susuyor,gece izliyor,gündüz buna yetişemediğine ağlıyor.Bütün kötümserlikler yalnızlığa bürünüyor,zaman durmuş sanki durmuş ve aşk ”buradayım” diyor. Çığlığı duyuyormusun?Ne kadar sessiz ve sevgi dolu.Bütün benliği ile.”Seni seviyorum” diyor kadın.”Seni bütün benliğimle,bir ömür seveceğim,seni sadece seveceğim ben”

Tabiat ana, kendi dili ile konuşmaya başlıyor yine,en güzel dil,doğanın dili,katıksız ,saf.Arada sırada bu huzura heyecan ve gizem katmak için, titriyor alevler,birbirlerine baktıkları her an parafinler eriyor mum eriyor.Göz kırpıyor yıldızlar.Ve onlar, bu ışık oyunları ile daha bir yaklaşıyorlar birbirlerine,ateşin gizemi ve ateşin dansı ve ateşin sevdası kanlarını kaynatıyor.Kırmızı bir sevda alev kırmızısı, ve kar kırmızı sevdanın ,kızıl beyazlığını yaşıyorlar.Bu bir destan,
Yanan iki menekşe kokulu bitmeyen bir muma dönüyor sevda eriyor bütün parafinler birbirlerine.Bütün hücreleri ile birbirlerini beklentisiz seven bu iki sevgilinin sarhoş dudakları dans ederken birbirleri ile bir ses yükseliyor bedenlerinden….

”Seni annemin en acılı günü gibi sevdim…
Hani doğduğum gün,
Aldığım ilk nefes ,
İlk gözyaşımın verdiği hayat,
dolan ilk hava,
ilk çığlığım gibi sevgilim…
de ki seni,
bir bebek gibi
bir doğum gibi.
sevdim”

Gülümsüyor doğa.Doğum yaptı yine.Doğayı seviyorum,O,her an anne.Kapatıyor perdelerini odanın,birleşen iki ruhun büyüsü.Göz kırparak birbirine ,kapatıyor gözlerini yıldızlar.Bir gece menekşe kokulu bir sevdaya uyanıyor.O an bir damla su bir çiçeğe, bir çiçek böceğine kavuşuyor.O an gece orada gündüzüne kavuşuyor.Bu aşk ne gündüz,ne de gece,ne su,ne çiçek,ne de bir böcek.Bu aşk gece ile gündüzün kavuştuğu,suyun çiçekle kavuşuğu,çiçeğin böcekle kavuştuğu yerde.Yani sevgilim her an bir  yerlerde,sürekli  ve heryerde.Her an adım adım elele.
Biliyor musun?Sevdimi böyle sevmeli insan.Sevgilim.Seni sevmek başka birşey.Senin olmak başka birşey.Yüzünün yarısını bulup ta,Tümünü kaybetmek,çırılçıplak aşık.Sırılsıklam ait olmak gibi birşey…

…YAZIK Kİ NE YAZIK…

Yıllar oluyor bir  hanım arkadaşımın erkek  kuzeni  rahmetli oldu.Çok genç yaşta rahmetli oldu ve eşinin  de aradan dört yıl gibi  uzunca bir süre geçtikten sonra bir erkek arkadaşı olmuş…Bu arada da  görümce ile iyi görüşüyorlar,hatta gelin-görümce gibi değil,arkadaş gibiler.. ve bir gün arkadaşım gelini  bana getirdi.Kadın da temiz kalpli ya o gün bana bir erkek arkadaşı olduğunu söyleyiverdi..Dinledim..Ve olayı unuttum gitti..

Ancak toplumumuz ‘perde arkasına dizilenler,namus bekçileri ve kendisine boş kahve muhabbetleri arayanlar,burada dinliyor,anlıyor,hak veriyor ‘gibi’ görünüp de kişinin yanından ayrılmayı zor bekleyenler” ile dolu olduğu için arkadaşım elbette aynı kategorinin içerisine beni de yerleştirip  stresini  yaşamış.

Elbette ki  insanın içerisinde yaşadığı olaylar kişiyi bir takım streslere sokabilir.Çünkü mahalle dahi olsa bir takım değerleri var ve insanlar birbirlerinin” kendince ” tırnak içinde söylüyorum tekrar ‘kendince” bir açığını yakalayıp  birbiri ile çekiştirmek için yer arıyorlar..Benim olayın içerisinde geçtiği mahalle böyle bir mahalle en azından..Ve bu mahallede insanlar biribirlerini yedi göbek tanır,akrabadırlar,yakın otururlar..Ben ise yabancıyım..

Ne ise ‘bu duyulur ise hemde kuzen de olsa görümcenin yanında  paylaşıldığı duyuacak olur ise,bu kadın bu duyduğunu çevrede  yayar ise ve benim de orada olduğum ortaya çıkar ise benim halim nice olur” korkusu bir insana ne etti..

Ertesi günü yanıma bir sinirle geldi.Söze ‘sinirlerim çok bozuk elim ayağım tutuldu sinirden bütün gece” gibisinden sözler ile başlayan arkadaşıma ‘neyin var?” dediğimde benim ile erkek arkadaşını paylaşan gelinine etmediği hakareti bırakmadı.Güldüm..Kadının anlattığı o an’Da aklıma geldi..Hmm öyle ise boşver takma iyi ki benim yanımda söyledi,endişe etme,gerekir ise gider  herkesin yanında anlatmamasını söyleriz.. dedim ama bütün günüm onu sakinleştirmek ile geçti..Değme tiyatrocuyu aratmayacak  sözleri ise ”ağabeyine söyleyeyim de görsün,aslında gizli telefon açmalı ve söylemeli bakalım ne imiş”  sözleri idi..Kadını dövdürttü,öldürttü,demediğini bırakmadı…

Şaşırdım kaldım….’Gidelim bari söyleyelim ” dedim..”Kimseye anlatmasın..”

”Tamam” dedi…

Ama kendisi gitti..Ben de beni çağırmamasından şüphelendim..Ama sesimi çıkartmadım..İçimden ise ‘ yalnız gitti ise bu hakkımda birşeyler söyledi ‘ diye geçiyor..Aradan uzun zaman geçti ve dayanamadım ,taktım kafaya , en sonunda birgün ‘ne olacaksa olsun” dedim ve geline telefon açtım..Gelip gelmediğini,o gün ona neler dediğini  sordum ,geldi dedi gelin…

”Doğru söyle ona söylemeyeceğim” dedim…”senin yanına gelip de benim yanında konuşmaman gerektiğini mi yoksa başkalarının yanında konuşmaman gerektiğini mi söyledi..”

Kadın bana.. ”yok canım ilk öğrenen kişi o,o biliyordu,baştan beri,bana onun yanında konuşma” dedi ,demesin mi?Bir de ‘ben sana güvendiğim için,seni medeni anlayışlı gördüğüm için seninle paylaştım” diye ekledi..

Ne diyeyim..’Öyleyim öyleyim yanılmamışsın..” gibisinden sözler ettim…

Neye uğradığımı şaşırdım…Kendi dediklerini bir de benim tepkimmiş gibi anlatmış..

Ne ise konuştuk biz,konuyu da kapattık ama elbette ki hiçbirşey eskisi gibi olmadı…

İşte ‘mış gibi’ yaşayanların bir insana ettiğinden sadece küçük bir kesit..Görümce aslında sırdaş,herşeyi biliyor,ama herşeyi bildiğinin bilinmesini istemiyor,bunun yanında türlü tiyatrolar ile ne hallere düşüyor..

Yazık değil mi ya ! Akrobat olmuşuz..

Dip not :Önemsiz değil,çok önemli bir olay..Dağ dağa küsmüş dağın haberi yok,kadın beni hakkında düşünmediğim şeyleri düşünüyor biliyor,belki yolda görse bana selam vermiyor…Belki de daha sert bir mizacı olsa ‘ben sana güvendim anlattım sen ise neler düşünmüşsün’ deyip kapıma dayanacak..Arkadaşım da düştüğünü düşündüğü durumdan daha kötü bir duruma düşecek…

AÇIK MEKTUP

 

TÜBİTAK Başkanı Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş’e Açık Mektup

Bu açık mektup Prof. Dr. Ali Nesin tarafından TÜBİTAK başkanı sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş’e yazılmıştır.
Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş, Sorumlusu olduğunuz TÜBİTAK’tan şikâyetçiyim. Sadece ben değil, matematikçi ya da değil, tanıdığım herkes şikâyetçi. Ben kendi dertlerimi size anlatmak istiyorum. Eğer isterseniz diğerlerinin dertlerini kendilerine sorup dinlersiniz.

Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş, Basından mutlaka takip etmişsinizdir: 2007 yılında Şirince’de dağ başında, Nesin Vakfı bünyesinde bir “Matematik Köyü” kurduk. Kereste, taş, çamur ve samandan yapılmış geleneksel tarzda evleriyle, taş kaplanmış avluları ve daracık serin sokaklarıyla, çardakları, amfitiyatrosu, sadeliği ve içtenliğiyle, herkesin ilk bakışta âşık olduğu dünya güzeli yemyeşil bir köy oldu.Halkımızın maddi katkısı ve emeğiyle kurduk bu köyü. Çoluk çocuk ve gönüllüler çalıştı inşaatında. Tam bir imece ürünü. Başka türlüsü de olamazdı zaten, biz günü gününe yaşayan mütevazı bir vakıfız. Hiçbir maddi çıkar gütmeden bireysel çabalarımla 1998’ten beri her yaz düzenlediğim matematik yazokullarını artık Matematik Köyü’nde yapıyorum. Her yaz 500 dolayında liseli ve üniversiteli genç Matematik Köyü’nde dünya çapında matematikçilerle ve olağanüstü bir matematikle tanışıyor. Söylemeye gerek var mı? Bu öğrencilerin büyük çoğunluğu dar gelirli ya da yoksul. Dünyanın her yerinde böyle bir girişim devlet tarafından desteklenir. Biz de projelerimizi desteklemesi için doğal olarak TÜBİTAK’a başvuruyoruz. Bu yıl da 11 yazokulu projemizin 7’sine maddi destek vermesi için TÜBİTAK’a başvurduk. Tüm projelerimizi desteklemeyeceğini deneyimle bildiğimizden, sunduğumuz projelerin iki ya da üçünü desteklerse, bu destekle diğer projelerimizi de yürütebileceğimizi düşündük. TÜBİTAK, 7 projemizin 7’sini de reddetti!

Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş, İzin verirseniz devam etmeden önce TÜBİTAK’la ilgili bir anımı aktarmak istiyorum. Bundan bir iki yıl önceydi. Matematik Köyü’nde liseliler için bir proje tasarlayıp TÜBİTAK’a sunmuştuk. Bir zaman sonra bir yazı geldi TÜBİTAK’tan. Ankara’ya gelip projeyi panelistler, yani hakemler önünde anlatmamı istiyorlardı. “Herhalde bu herkese yollanan bir yazı, panelistler proje sunan, ama tanımadıkları, güvenmedikleri lise öğretmenlerini yakından tanımak için böyle yapıyorlar, herhalde bu davet bana yönelik değildir,” diye geçirdim içimden. Gene de emin olamayıp TÜBİTAK’a telefonla sordum. Benim de projemi panel önünde anlatmam gerekiyormuş… Projede her şey anlaşılmazmış… Oysa projemizde her şey yazıyordu, ne eksik olabilirdi ki, nesi anlaşılmayabilirdi ki? Randevu verilen gün ve saatte bir işimin olup olmadığı da sorulmamıştı. Gitmek zorundaydım. Yol parasını da ödemiyorlardı. İşimi gücümü bırakıp İstanbul’dan Ankara’ya, TÜBİTAK’a gittim. Bekleme odasında bir süre bekledikten sonra panelin önüne çıktım. Başkan ortayaşlı bir hanımdı. İkinci başkan, ya da panelin ikinci etkili ismi Darwin skandalında da adı geçen Sayın Çiğdem Atakuman’dı. Diğer beş panelist 20’li yaşlarda gencecik insanlardı. Elli yaşında bir profesörü İstanbul’dan Ankara’ya getirterek huzurlarına çağırmakta hiçbir beis görmemişlerdi. Başkan sözü aldı:

– Ali Bey, dedi, ben projeleri önceden okumam. Bana projenizi anlatır mısınız?

Biliyorum inanılır gibi değil ama aynen böyle söyledi. Sayın Çiğdem Atakuman o günü anımsar sanıyorum, kendisine de sorabilirsiniz. Dayanamayıp bunun nedenini sordum.

– Çünkü projelerden habersiz geldiğimde çok ilginç sorular soruyorum, başkalarının hiç dikkatini çekmeyen şeyleri görüyorum… Öyle değil mi arkadaşlar?

Diye sorup etrafındaki gençlere baktı onay bekleyerek. Diğerleri, nerdeyse tek bir ağızdan,

– Evet efendim, öyle efendim, dediler, çok ilginç sorular soruyorsunuz…

Neden çağrıldığımı anlamıştım. Bu saygısızlık karşısında bana sadece susmak düşüyordu. Projeyi anlatmam istendi. Anlattım. Başkan,

– Ali Bey, dedi, derslerinizde soracağınız sorulardan bir kaçını rica edebilir miyim?

En ilginç bulduğum birkaç soruyu söyledim. Kısa bir sessizlik oldu. Başkan etrafına bakındı. Herhalde kendisinden soruların yanıtlarını beklediğimi sanmış olmalı ki, sinirli sinirli gülümseyerek,

– Eskiden olsaydı bunların hepsine şıp diye cevap verirdim, dedi, ama unuttum bu konuları şimdi…

Oysa sorularımın hepsi değme matematikçiyi zorlayacak sorulardı. Kendim uydurduğum bu soruların bazılarının yanıtını bulmak için günlerce düşünmüştüm. Bazılarınınkini de hiç bulamamıştım… Ben sadece “ne kadar güzel sorular değil mi, güzel olduklarını teyit edin, heyecanımı paylaşın” anlamına bakmıştım panelistlerin yüzüne. Oysa onlar soruları bile anlamamışlardı.Başkan devam etti konuşmasına:

– Ali Bey, dedi, biz sizi araştırmacı olarak çok iyi biliyoruz, tanınmış bir araştırmacısınız ve konunuzda belli ki çok iyisiniz, ama eğitimci olarak biz sizi hiç tanımıyoruz. İyi bir araştırmacı olmak demek illa iyi bir eğitimci olmak anlamına gelmez… Bu projede başarılı olacağınızı nasıl bilebiliriz ki?..

Bu aşamada projemi reddetmeye niyetli olduklarını anlamıştım. Son bir umutla kendimi savundum:

– Ama ben 5 yıldır liselilere yönelik Matematik Dünyası diye bir dergi çıkarıyorum… Derginin her sayısı on bin satıyor…

Etrafına bakınıp,

– Öyle mi? Bilmiyordum… Dedi.

Diğerleri “evet öyle” anlamına baş salladılar.

– Ayrıca, diye ekledim, 20 küsur yıldır onlarca kez basılmış 5-6 tane popüler matematik kitabım var… Gene etrafına sorgulayıcı bakışlar attı. Diğer panelistler gene “evet öyle” anlamına başlarını salladılar. Ayrıca haftada en az bir kez bir ilkokula, bir liseye konuşma vermeye giderim…

Başkan konuyu değiştirdi:

– Ali Bey, dedi, bizim konseptimiz daha çok eğlence ve oyun içeren projeler…

– Olabilir… Benim konseptim de böyle… Farklılık güzel şeydir…

– Ama biz bu tür projelere destek vermiyoruz, bizim konseptimize uymuyor…

– Afedersiniz ama burası sizin konseptinizi destekleme derneği değil. Sizin konseptiniz yazmıyor şartnamede.

– Üzgünüz..

Ayağa kalktım, kapıya doğru yönelirken,

– Destekleseniz de desteklemeseniz de bu proje gerçekleşecek, dedim sinirli sinirli.

Bu projeyi desteklemek sizin için ancak bir onur olabilir… Projem desteklenmedi elbet. Ama hiç olmazsa bu vesileyle bir panelist grubunuzla tanışma fırsatım oldu.Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da TÜBİTAK’a sunduğumuz tüm lise ve lisans yazokulu projelerimiz reddedildi. Geçen yıl hiçbir red gerekçesi gösterilmemişti. Bu yıl ısrarlarımız ve konunun basına yansıması karşısında red gerekçeleri sunuldu. Gerekçelerin bir kısmı yersiz, bir kısmı dayanaktan yoksun, bir başka deyişle her biri aslında bir bahane.Örneğin gerekçelerden biri, derslerin günün hangi saatinde yapılacağının belirtilmemesi. Alay gibi! Şartnamede olsaydı onu da yazardık ama yazmıyordu. Aklımıza da gelmedi doğrusu. Bir başkası, ve bana en ağır geleni, Matematik Köyü’nü benim kurmuş olmam ve yönetmem ve orada yapılacak ve benim de yer aldığım bir projenin desteklenmesinin etik olmadığı!

Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş, Projelerimizin desteklenmesi için, Matematik Köyü’nde matematik öğretmemem gerekiyormuş! Hayatımın iki yılını ve varım yoğum her şeyimi verdim bu Köy’ü kurmak için. Başıma gelmedik bela da kalmadı. TÜBİTAK bu çabalarımdan dolayı beni kutlamak yerine, Köy’de yapılacak olan ve benim de yer aldığım projelere destek vermenin etik olmadığını söylüyor… Hayatını matematiğe ve matematik eğitimine adamış biri Matematik Köyü yerine tatil köyü ya da dersane mi kurmalıydı? Panelistler Türkiye’de nasıl para kazanılacağını bilmiyorlar mı?

Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş,Kurumunuzun reddettiği projelerin her biri birer mücevher değerindedir. Sadece Türkiye’de değil, dünyada bu projelere eşdeğer bir proje kolay kolay bulunamaz. Özür dileyerek söylüyorum, ama gerçek bu: Bu projeleri haklı ya da haksız gerekçelerle reddetmek kimsenin haddi değildir. TÜBİTAK’ın bu projeleri öpüp başına koyması, destekleyecek bütçesi yoksa, başbakana, cumhurbaşkanına çıkıp örtülü ödenekten yalvar yakar para istemesi gerekir! Reddedilen projelerimizin değerini anlayacak kadar matematik bilmiyorsunuzdur muhtemelen, zaten bilmek zorunda da değilsiniz. Herkesin konusu ayrı. Bana inanmayın ve lütfen bir bilene, bir anlayana sorun. Konuyla hiçbir ilgisi olmayan ya da yönlendirilmiş panelistlerinize değil ama. Son olarak Sayın Prof. Dr. Nüket Yetiş, tüm içtenliğimle şunu söylemek istiyorum: TÜBİTAK’tan destek almamamıza değil, TÜBİTAK’ın destek vermemesine üzülüyorum!

Saygılarımla,

Ali Nesin, İstanbul, 7 Haziran 2010

saf bilgi

Saf bilgi: Her öğretmen sadece bilgi vermekle yükümlü olmalıdır.
Örn: Gelişmekte olan çocuğun herşey hakkında bağımsızca bilgilendirilmesi,çocuğun özbilincini sağlayarak kendi kararını kendi verme gücünü geliştirir..Bağımsız bilgi nötr bilgidir,öğrenciyi… bir dine veya ideolojiye yönlendirmez,hile ve kurnazlıklarla,dalaverelerle belirli bir yöne kaydırmaz. Konuyu yazdsımaksızın ya da kabullenmeksizin konu hakkında bilgilendirmek,örneğin dinlerin varlığından ve genel ilkelerinden söz etmek saf bilgidir.Ama bir dini doğru diğer dini yanlış olarak lanse etmek hem tek yanlıdır,hem de çocuğun gelişmekte olan iradesini zedeler. Din dersi tek yönlüdür.Çocuğu sadece bir yöne çeker,bütün bir çocuk tuhunu sadece bir noktaya indirger,bununla çocuğun düşün dünyasını yoksullaştırır,ruhsal algılama ufkunu daraltır..”
Diyor H.İbrahim Türkdoğan Bilim ve Ütopya Dergisi’nin  son sayısında…
Katılıyorum,halkın arasında mevcut olan din anlayışı bir çocuğun,öğrencinin,bireyin kesinlik ile ufkunu daraltmaktadır ve onu belki de hiç ait olmadığı bir alanın içerisine hapsetmektedir.
Biz küçük birer çocuk  iken yetiştiğimiz çevrede din ile iç içe bir kültürde  yetiştik.Bu çok doğal.Nerede ise her  bireyin ait olduğunu düşünüdüğü bir dini inancı olduğunu  düşünür isek doğal.Kimisi hayatının tümünü ,inandığı,bildiği ya da bildiğini sandığı bu kurallara tam olarak adamış iken kimisi ise daha içe dönük ve kendisine ait inancını kendisine özel olarak saklamayı ve yaşamayı tercih edebiliyor.Sonuç olarak din, bizim geldiğimiz dünyada ve hayatlarımızda hep vardı..Ama nasıl vardı..Bilinçli yaşayanlarca mı vardı,bilinçsizlrce mi vardı ve bize neler öğrettiler..Örneğin bizim yaşadığımız çevrede, bize ‘alevilerin çok kötü insanlar olduklarını ve ellerinden yemek yiyenin namazının da hiçbirşeyinin de kabul olmadığını,çok kötü adetleri olduğunu ve hatta bir alevi olmanın bu nedenler ile çok zor olduğunu ” öğrettiler.
Biz çocuk iken bize alevilere kız verilmez,kız alınmaz masallarını anlattılar,biz küçük iken bize hıristiyanların kahrolası insanlar olduklarını -hıristiyan ideolojinin asimilasyon politikasını değil,zaten bize anlatanlarda bunu bilecek,araştırmak isteyecek irade nerede,aynı iradenin bizim taraf kolundan kullanılan yanlış bilen kuklaları gibiydiler- anlattılar.Ama   din öğretmenim ,hatta öğretmenlerim demeliyim anlayışlı ve sorulara açıktı.Hepsi değil..Kutsal bir kitabımız vardı ve ona  abdestsiz dokunur isek çarpılacağız korkusu ile geçti.Bize ,elini yüzünü ,ağzını,saçını bir takım ritüellere uygun olarak yıkamadan kutsal kitabımıza dokunmanın sonucu büyük felaketler olabileceğini,ağzımızın bir yana,burnumuzun bir yana ve gözlerimizin kafamızın arkasına geçebileceğini anlattılar…Hiç bir kimse de çıkı ruhunun temizliğinden bahsetmedi..O sebepten bir çoğumuz bir insanın bir takım ritüellere uygun davranmasını,insanın güzelliğine tercih ettik..Camiilerin bahçelerinde abdest alan insanın görüntüsünün güzelliği çok önemli idi,duygulandık,’ne güzel’ dedik..
Bu kurala uymadan dokunur iseniz çarpılırsınız dediler bize,çocukluğumuz bu korkular ile geçti..
Ta ki dokununca ağzımızın burnumuzun bir yere gitmeyeceğini görene kadar.Hayatımız cayır cayır cehennem ateşleri ile korkutularak geçti.Hırstiyanlar çok kötü insanlardı ta ki ‘ ya o evde ben doğmuş olsa idim’ diye sormayı akıl edene kadar ‘onlarda inançları doğrultusunda cennete gideceklerini düşünüyorlar ‘.. diye sorgulamaya başlayana kadar.Oruç tutmayanın ne öbür dünyada ne de bu dünyada yatacak,komşular arasında barınacak yeri yoktu.
Tutmadığım orucu bana saklattırdılar mesela var ise günahı benim ama beni millete numara yapmaya zorlayanların cehaleti affedilemez.Hiç kimseyi hiç bir hususta bağlamayan sadece kendi irademizi bağlayan kimseye bir zararı olmayan hususlar yüzünden kişiliğimizde yaralar açıp bizi zorla dalavereye teşvik ettiler..Bu cehalet affedilemez..Hele ateist Allah muhafaza ateist olanın işi çoktan bitmiş sayılırdı.Ateizmin nerede ise ismi anılmazdı.Ateist olanın kahrolunduğu bir dünya idi…Sonrasında birçok ateist ile karşılaştık ve ellerinin,kollarının sapasağlam yerinde durduğunu gördük…Büyüklerim derdi:”Allah öyle sabırlı kiii”…Ne güzel…
Bir insanın insanlığı müslüman,ateist ya da başka din veya mezhebe indirgenerek ipi çekiliyordu.Sorulara bazıları iyi bir cevap da  bulmuştu ”inanmayan iyiliklerinin karşılığını bu dünyada alır öbür tarafta inançsızlığının cezasını çeker.”Ama izlediklerimiz inanmayanın cezasını Allah vermediği halde kul kendi kafasına göre vermeye çalışıyordu.Bedenen zarar vermese önyargı zincirinin kalın halkalarını bu insanların boğazlarına doluyor ve oluşturdukları karacahil grupta iplerini çekiyorlardı.Tabii bu karşılıklı idi..Bir akıl onlarda mı mevcut karşı tarafta kendi düşüncelerini böylece biçimlendiriyordu ve toplum,cemiyet,mahalle,sokak ,komşu ve hatta aile dahi parçalanıyordu..Ne ise uzun mevzular..Halbuki bir evrensel insanlık kuralı bütün herşeyin kökünü kurutmak için yeterli idi..Arada kalan boşlukta sorgulayanlar ama kişiliğinde zayıflıklar olanlar ise av konumunda idiler..Sevgiyi gördükleri yere yaklaşıyorlar ve bunlar da malumunuz kurnazların kandırdığı ,sömürdüğü,asıl amacın ne olduğunu bile sorguamaya gerek kalmadan birilerinin peşlerine takılıp gidenler…Bununla da kalmıyordu,inancın sömürülmesi de sözkonusu idi..Toplum inliyordu ”şurada bir hoca var oraya götürelim,akan suyu tersine çeviriyor,şurada bir yatır var bak şu çocuğunu götürmüş çocuk düzelmiş ve bütün derslerini vermiş,mercimek dökelim,soğan kavuralım…”
Genel olarak yoktu birbirimizden farkımız,alınmış beyin alınmış beyindir..Hurafeler,bilinmezler​uydurmalar,önyargılar,bilgis​izlik kısacası herkesin kendi kafasına göre ezberlediği ,toplum kuralları ile harmanladığı,cehalet ve düşüncesizlik ,kendi kişisel zekasına göre biçimlendirdiği kendi dini vardı bu din ise bir zamanlar bir toplumu yola getirmek için düzenlenen dinin anlatmak istediklerinden oldukça uzaktı…Burada salt sorumlu din değildi.İnsanın düşünmeyen ,sorgulamayan beyni idi..Akıl dini dedikleri dinin içerisindeki akılsızca yorumlar…Akl indirilmeye çalışılan darbe,aklı size cevap veremeyen kola kutusuna,aklı size beni içme diyemeyen kolaya benzetmeler..ama bir yandan inancı akıl ve özgürlük ile paralel tutmaya çalışmak çabaları..Çelişkiler,çelişkile​r…
Bir yanda akıl dini diyenler,diger yanda aklı alaşağı etmeye çalışanlar…Belki de sadece kendi akılları yetmediği için  kendilerine verilen en olağanüstü özelliklerden birisi olan akılla ters düşmeler…
”Felsefe bireye aklını kullanmasını öğretir,bireyin düşünce yetisini geliştirir.Saf bilgi propaganda içermez ve beyin yıkamaz. Acil ve köklü değişim gerekiyor.Bunun için ise bir yerden başlamak gerekiyor.Bu yer okuldur ilköğretim okuludur ” diyor yazar ve  öneri olarak din dersinin kaldırılıp yerine felsefe dersleri konulmasını öneriyor.Ve ekliyor: VE TÜM ÖĞRETMENLER PEDAGOJİ ,PSİKOLOJİ,FELSEFE DERSLERİ ALMALIDIR,BU KONUDA UZMANLARDAN TASLAK HAZIRLANMALIDIR.ANCAK BU TASLAK POLİTİKACILARDAN DEĞİL,TARAFSIZ BİLİRKİŞİLERDEN OLUŞTURULMALIDIR. Felsefe yol gösterir ama bireyin hangi yolu seçeceğine karar vermez,bu kararı bireyin kendisine bırakır…
(Bunu din diyenlerden de çok duyduk.Ta ki oruç tutmayana dediklerini duyana kadar.)
Felsefe bireyi özgürce karar vermeye davet eder.
(sorun bakın kesin din de öyle diyor,derler ama ta ki ben dinimi değiştiriyorum dediğiniz an’a kadar..)
Birey doldurulması gereken boş bir bidon olarak dünyaya gelmez.Örgütlü bir bünyeye sahiptir.(Bence boştur,yönlendirilmeye müsait bir yapının olduğu gerçek işte bu dolum bu yönü büyük ölçüde belirliyor diye düşünüyorum.)
Felsefe bireyin benenerjisini saygıyla karşıladığı için onun özerkliğini engellemez,dolayısı ile yardımlaşmayı ,dayanışmayı,birlikteliği bilinçli bir şekilde öğretir. Felsefe dini ve inancı yok saymaz..Ancak inancın ve dinin birçok olasılık içinde bir olasılık olduğunu öğretir.
(Bağnaz bir dinci anlayışı ise kendisinin bile hiç bir zaman emin olamayacağı inancının kesin gerçek olduğunu kayıtsız şartsız savunur bunun için sizi ve diger mezhepleri yok etmeye kadar gider,kendisine öğretenler ve hurafeler yüzünden sizi öldürmeye kalkar,yetmez bir de sizin ile alay eder..Daha abartılı hali ‘inanmıyorum demeniz dahi sizi düşman ilan etmeye yeterlidir.Kim yapar ise karşıyız.)
Felsefe tek yola saplanmaz. Saf bilgiye dayanan felsefe bireyi kendi özünden koparmaz,dolayısı ile kişilik dağılımı yaratmaz.Kişilik dağılımı ahlaksızlığa yol açar,bu da sağlıklı bir yaşamın tüm yollarını kapatır.
Teşekkür ediyoruz…
Bize ve çocuklarımıza seçmek,düşünmek,söz hakkı,ifade hakkı tanımayan,karşılaştırma imkanı vermeyen,vicdanımızı etkileyen her ne olur ise karşısında durmalıyız…