HALK ÇIPLAK

 

 23 Mart 2010

HALK ÇIPLAK

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki, çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki, yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki, ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem, dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki, korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki, çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki, kötüler kadı olmuş Yemen’ e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var ya, o koyuyor adama.

William SHAKESPEARE
Eskiden ‘kral çıplak’ derlerdi bilirsiniz.’Kral çıplak’ dediğiniz zaman herkes dalkavuklarca kandırılmış bir kralı anlardı.Bunun yanında kendisine haddinden fazla değer veren ve kusurlarını görmeyen bir insana gerçeği göstermek ve ayna tutmak istediğiniz zaman ‘kral çıplak’ diyebiliyordunuz.

Kısacası ” öyle değil ,böyle” demek için kullanılırdı genellik ile ‘kral çıplak’..

Unutulan veya gözardı edilen bir gerçek vardır o masalda.Kral çıplakta olsa kral idi.Yani ne olacak ki giydirirsiniz bir daha dalkavukların oyununa gelmez.Kral olarak yaşamaya devam eder.Çocuk masalı olduğundan olacak pek bir yumuşak başlı kral idi bizim çıplak kral…Ve kralın çıplak olduğunu bile,bile ,göre,göre susan halk bir çocuğun sözü ile dalga dalga yükseltti sesini.Kral utandı.Nerde o bazı eski masallar demiyor değilim…

HALK ÇIPLAK !
,
Masalın bir yeni versiyonunu yazdım

kısa bir özet ile

Buyrunuz;

Dalkavuklar eski masaldan derslerini almışlardır elbet.Bir gün bir ülkenin kralını da akıllı geçinenlerini de,çocuklarını da birlikte soymaya karar verirler.Ve bunun için en açgözlü,gözü doymak bilmeyen,kendisinden başka kimseyi düşünmeyen,zevk-ü sefa içerisinde yaşamayı seven,kendi nefsi için yapmayacağı şey olmayan bir kral ve halkını seçerler.Krala bir güzel akıl verirler.Geldikleri ülkelerdeki kralların ve halklarının giysilerini anlatırlar.Diger ülkelerden getirdikleri kumaşları,mücevherleri kendisine hediye ederler.Bir taraftan ülke halkının da böylesi şık bir krala layık olacak şekilde giyinip kuşanması gerektiğini anlatırlar.

Bu birbirinden güzel giysileri,malzemelerin kalitesini ve güzelliğini gören ve vaatlere kanan kral,kendisinin ,’dünyanın en şık kralı ‘ halkının ise ‘dünyanın en şık insanları ‘olacağı yalanına inanır ve oltaya takılır,kendisinden geçer.Kendisine de ,halka da dünyanın en güzel elbiselerini dikeceklerini söyleyen dalkavuklar ile birlik olur.Onları imajmeykır yapar.Aslında dalkavuklar hem kralı ,hem halkı uyutmaya başlamıştır.Ülkelerinden getirttikleri en adi malzemeleri kullanarak yapacakları giysiler,dünyanın en değerli giysileri imişçesine halka anlatılır ve malzemelerin karşılığı en pahalı fiyatlar ile biçilir.

Ve malzemeleri satın alacaklarını söyleyen dalkavuklar,kral aracılığı ile halktan ne var ne yok toplamaya başlarlar !

Giysiler dikilmeye başlanır.

Bu arada halk, kendi içlerinden seçilmiş kişileri vekil tayin ederek, dikilmeye başlanan giysileri görmeleri için saraya gönderir.Bu vekiller dalkavuklara gördükleri elbiselerin hiçbir özelliğinin olmadığını söylediğinde ,bu şıklığı ancak aptalların görmeyeceğini anlatır dalkavuklar..Bunun yanında tarihlerinde ilk kez bir kralın kendileri için en güzel ülkelerin,en güzel kumaşları ile elbise yaptırdığını,bunu halkını çok sevdiği için yaptığını ve yatıp kalkıp krallarına dua etmeleri gerektiğini anlatırlar.Vekiller paraların kendilerinden alındığını söylediğinde ise,birlik ve beraberlik,kral ile halkın bir bütün olduğunda neleri başarabilecekleri masalını anlatırlar dahası vekil oldukları için kendi giysileri için daha uygun fiyatlar biçerler.Yani hem kalite,hem ucuzluk hem okşanan bir rûh !Vekiller büyülenmiş gibidir.Halkın arasında aptal görünmemek için bile bile insanları kandırmaya başlarlar.Ve halka ‘kralımıza yatıp kalkıp dua edelim,ilk kez bizim için en güzel kıyafetleri yaptıran bir kralımız oldu” demeye başlarlar.Halk birlik olduğunu sandığı kralına iyice hayran olur.Arada bazıları şüphelenir ama başta vekiller olmak üzere bu insanları sustururlar.

”En güzel giysileri giyeceksiniz” diye herşeyi ellerinden alınan halk ,hiçbirşeyin farkına varamaz.

Krallarına ve içlerinden seçtikleri insanlara güvenikleri için nesi var nesi yok ellerinden çıkarır ve gerektikçe gözü kara bir şekilde dalkavukların ellerine periyodik olarak teslim eder !

Dalkavuklar sözde çok değerli malzemelerden yapılan nadide kıyafetler dokumakta,halk ise bütün inancı ile verdiği varlıklarının karşılığında dünyanın en şık kıyafetlerini giyeceklerini sanmaktadır.

Dalkavuklar krala,kral da halkına sürekli olarak en güzel giysilere layık olduklarını ve tüm bunların kendileri için hazırlandığını söylemektedir.
Kral,kendi elbiselerinin derdine düştüğünden,elbiselerinin güzelliğinden gözleri kamaştığından halkın giysilerini umursamamaktadır artık ne de olsa o kraldır elbette bir fark olacaktır.Halkın kendi içlerinden seçtikleri uyutulmış vekilleri de ara ara gelip kontrollerini yapmakta ve halka giysilerin güzelliğini anlatmaktadır!
Ve uzunca bir zaman geçer, herkesin kıyafetini giyinip salınacağı gün gelir,bütün kıyafetler bir gün öncesinden halka dağıtılır.Halk ertesi günü giyinir ve bir meydana toplanır.Hepsi birbirinden rüküş ve hırpanidir.Dahası hepsinin kıyafeti biribirinin aynı ve ucuzdan ucuzdur.Ve kral hepsine ne kadar şık olduklarını bir kez daha söyler ve bu kıyafetler ile dünyanın en şık insanları olduklarını,birlik ve beraberlik içerisinde oldukları zaman neleri başarabileceklerini anlatmaya başlar!Ve ekler ‘dalkavuklara da teşekkür ederim !” Halk birbirine hayranlık ile bakmakta ve krallarını da aynı hayranlık ile dinlemektedir…Dalkavuklara açıkça dalkavuk denilmesi de onları etkilememektedir artık !Kral,saray mensupları ve bu rezaletin mimarı olan dalkavuklar çok şıktır , kralın ve saray mansuplarının giysileri için hiç bir masraftan kaçınılmamıştır elbet !
masalın yeni sonu şu olur;

Dervişin biri çıkıverir bir köşeden ve kalabalık halka seslenir.

‘Hey millet ben Allah’tan korkarım kralın,saray mensuplarının,ve dalkavukların kıyafetleri çok güzel ama sizinkiler berbat !”

Halk itiraz eder:

Eskidendi o masal derviş efendi yemezler ,anlattılar o masalı,devir değişti,o masaldı masal kör müsün nesin bal gibi dünyanın en şık ülkesi bizim ülkemiz,biziz,en güzel giysiler bizim !

Derviş der ki:

Ya,vallahi giysileriniz benimkinden beter diyorum, türlü ülkelerin en adi malzemelerinden yapılmış bu giysiler..Bir tek kralın ve saray mensuplarının giysisi çok güzel ! Baksanıza alın ayna işte buyrun,bakın kendinize !

Halk cevap verir:

Yok derviş efendi,sen başka masal ile karıştırıyorsun bu replik bu masalın değil sen başka yerde kalmışsın !Bak dervişsin saygımız var ama bize aptal mı demek istiyorsun sen ,bal gibi şıkız işte…

Fısıldayarak ,başını sallaya sallaya gider derviş :

Bu sefer durum vahim…

Halk çıplak,halk çıplak,halk çıplak!!!

İşte bütün mes’ele !

DÜNYANIN EN AKILLI İNSANI

DÜNYANIN EN AKILLI İNSANI

Kendine ben dünyanın en akıllı insanıyım diyen ve bunu notere tasdik ettiren bir insan…

Çok içine kapanık, elleri cebinde, başı önünde dolaşan bir üniversiteliydi. 18 Haziran 1993 günü, derste bir soruya verdiği yanıt nedeniyle ‘rezil’ oldu. Odasına kapanıp bir kâğıda yazmaya başladı…

“Pasif olmaktan, rezil olma korkusundan kurtulmak zorundaydım. Sosyal hayata girmeliydim. Değişmeliydim. ‘Birine 40 kere deli dersen deli olur’ sözü aklıma geldi ve başladım yazmaya. Aylarca bulduğum her boş kâğıda ‘Ben akıllıyım’ yazdım. Sonra işi abartıp ‘Ben dünyanın en akıllı insanıyım’ yazmaya başladım. Ve artık kendimi dünyanın en akıllı adamı olduğuma öyle inandırmıştım ki…” diye sözlerine başlayan 32 yaşındaki Erdal Demirkıran’ın hayatı böylece birdenbire değişmiş.

İlk tepki babadan

Önceleri kendisine ‘deli’ gözüyle bakıldığını söyleyen Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu Demirkıran, babasının ilk tepkisini şöyle anlatıyor:

“Babamın karşısına çıkarak, ‘Sen dünyanın en şanslı adamısın’ dedim. ‘Niye?’ diye sordu. ‘Çünkü sen dünyanın en akıllı insanının babasısın’ dedim. Babamdan aldığım yanıt sadece bir kelimeydi.
Bahçelievler 10. Noteri’ne giderek akıllılığını tasdikletmek istedi. Aksi ispatlanamadığı için noter Demirkıran’ın ‘dünyanın en akıllı insanı’ olduğuna dair kâğıda imzayı bastı. Demirkıran, noterden çıkıp altında ‘Dünyanın en akıllı insanı’ ibaresinin bulunduğu kartvizit bastırdı.

Yaptığım iş basit
İnsanlardaki referans hastalığına tepki gösteren Erdal Demirkıran, ilk iş olarak “Benim özgeçmişim yok” dedi ve kendine bir ‘özgelecek’ yazdı:

“Ben dünle ilgilenmem, sadece bugün ve yarınla ilgilenirim. Çünkü düne bakarsam negatif olayları referans alabilir ve hareket alanımı daraltabilirim. Geleceğimi şekillendiren dünün geyiği değil yarının hayalleridir.”
Bugüne kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İSKİ, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, TEMA Vakfı, Bahçelievler Belediyesi, Lüleburgaz Belediyesi, Çorlu Belediyesi, Birikim Dershaneleri gibi birçok yerde seminer verdiğini söyleyen Demirkıran, “Yaptığım iş çok basit. Ben sadece insanların sahip oldukları değerleri fark etmelerini sağlıyorum. Türkiye topraklarında yaşayanlar çok hızlı çözüm üretiyor. Kürdan bulamadığımızda sigara jelatiniyle dişimizi karıştırırız. Bir İngiliz’ in önüne çay koysanız kaşıksız karıştıramaz. Ama biz hemen gözlüğümüzü çıkartır sapıyla karıştırırız. Ama zekâmızı akıllıca kullanmıyoruz” dedi.

doğru kişi,doğru değişim

 

 

İnsanların zekâsı ve akl’ı ,gerek aile ve akabinde sosyal çevre aslında kısacası hayat denilen kavramın içerisinde karşılaştığı zorlukları gelecek nesiller için kolaylığa çevirmek gücünün temel dinamiğini de oluşturur.

O yüzden çevrenize şöyle bir bakıp karar verebilirsiniz.Ya akıllı olacak ve işe kendimden başlayacağım.Ya da bu yanlışların çarkına kapılıp suyu hasta bir toplumun kayıp beyinlerinden birisi olarak yaşıyorum yanılsaması ile uyuyacağım.

Şöyle bir örnek vermek gerekir ise:

Hayatı boyunca yaşadığı huzursuzluklar için bir bahane üretmeyi öğrenen ve bunun ötesine geçemeyen insan kendi bencilliğine bahaneler uydurarak ölmeye mahkum kalacaktır.Sadece kendisi olsa yine iyi,arkasında kocaman bir bahane anıtını miras bırakarak…

Oysa ”sürekli aynı şeyi yaparak farklı bir yere gitmeye çalışan insan gerçek anlamda delidir” denir.Birçoğumuz biliriz,biliriz de önce varacağımız yerin neresi olması gerektiğini ve buraya varır iken uygulayacağımız yolların ne olduklarını iyi tespit etmemiz gerekir.Karar vereceğiz ya seçilim ile en iyi olacağız ve kötüler ardımızda kalacak ama bu iyiliğin ne olduğunu düşünmemizi gerektirir.Oysa biz hepimiz seçilmişiz.Yoksa dünyada ne işimiz var,babanın bütün sperm hücrelerini  yenen bir spermden ve onu kabul eden bir yumurtadan  bir en iyi olarak bu dünyaya gelmedin mi?

Bir mafya örgütünün içerisine en iyi olmak ”en iyi kötü” olmak ile eşanlamlıdır.Eğer mafya örgütlenmesinin ve bu örgütlenmenin sonuçlarına razı değil isek, sistem ve içindekileri birlikte sorgulayacak ve olduğu gibi yok etmenin yollarını arayacağız.Yoksa içimizdeki mafya ve çetelerden mutlu musunuz…Yerine göre iyi,yerine göre kötüdür felan diyenlerden misiniz..Öyle ise sizi ancak doktor paklar ya da hemen intihar edin…Onları siz varettiniz…

Ya da bir şirkette en iyi olmak.Bir şirkette daha iyiyi nitelikli olanı insani zaaflardan faydalanarak yenmek ve onun üzerine çıkmak bu zaafiyetin ve sonuçlarının  etik değerlerini sorgulamamızı gerektirir.Siz dilediğiniz kadar kendiniz ile böbürlenin bu adaletsiz sistem içerisinde başarı öyküsünün içerisinde adını yazdırmak yine iyi bir kötü olmak ile eşanlamlıdır.Bunun yanında kendinize oldukça güçlü ve güvenli ve huzur dolu bir ortam sağlamış olabilirsiniz.Burada tam bir bireysellik ve salt kendini kurtarmak çabasından bahsetmiyorum.Bunun digerlerine anlatarak bireyleri tek tek huzura kavuşturma arzusu da değil anlatmak istediğim.Boşverin insan yalnızdır masallarını.İnsan yalnızdır ama bunun yanında sosyaldir.Sosyal yaşamda bir hastalık olduğunu düşünüyor isek birbirine zincirleme bağlı olan insanları bir arada iyileştirecek ve bunun ile birlikte sosyal yaşamı daha iyiye götüreceğiz.Yani her insanın biribirini yok ederek değil,rahatsız ya da yok etmeyerek mutlu olmasının yollarını araştırmaya çalışacağız..Hep birlikte mutlu olmanın yollarını.

Yoksa düşman yaratırsınız..Yalnız değiliz demiştim değil mi…Bunu hiç bir zaman unutmayın.Yalnız olmalıyız ama değiliz.Bu bizim doğamızda var…

Herkesin herkesin yanlızlığına saygı duyduğu bir yalnızlar kalabalığı oluşturacağız…İyi yalnızlar,kötüleştirilmiş yalnızlar değil….

Kimse kötü birşey yaptığını düşünmez.Burada antisosyal kişilik bozukluğu barındıran bireylerin duyarsızlığından ve medeni hayatın kurallarına kulaklarını tıkamasından bahsetmiyorum.Aklı selim,eğitimli,eğitimsiz veyahut az eğitimli insanın yaptığı eylemde ve verdiği karardaki kendinden eminliktir bahsetmek istediğim.Hiç kimse yanlış bir şey yaptığını düşünmez ama yanlış sonuçlara varır.

Babam beni pataklar iken çok doğru birşey yaptığını düşünüyordu örneğin.Sorun ”iyiliği için yaptım” der.Ah halbuki korkunç bir zekaya sahiptir.

Muhatablarına ithafen sadece:

Senin baban da eminim çok zekidir  ve kesinlik ile senin iyiliğin için yapmıştır.Ama bundan senin ne kadar mutlu olduğun ve huzur bulduğun,etkilendiğin de gün gibi açıktır.Henüz dayak yemekten çok zevk alıyordum diyeni görmedim ama paçayı kurtarınca isyan eden bolca örnek vardır elimizde..Cezaevlerini ziyaret eder iseniz çoğunluk ile aile dramları çıkar karşımıza…

Öyle ise ne için ”dayak yiyen dayak atar” diyenlerin ezberini bozmuyorsun mesela?

Ne için evladını dövüyorsun?Demek ki o dayağı yemese idin senden çok kötü bir birey çıkacaktı bunu mu demek istiyorsun?

Ama yoldan çıkanlar öyle demiyor.Kin doluyum diyor,cenazesine gitmyenler,sürekli başına kakanlarda var…Yıllarca görüşmeyenler.Demek ki korku bir yere kadar.Çevrene bak değişen,düzelen,iyi olan ne var say…Öyle ise ne için torunların için doğru yere doğru gitmek için farklı ama iyi bir yolu daha denemiyorsun?Çocuğunun en güvendiği kişi sen olmalısın.Seni başkalarına  şikayet etmeye başladı ise daha dikkatli olmalsın.Herhangi bir mikroba gedik açmışsın.Mikrobu yok etmek için çalışmalısın,çocuğunu değil.Yoksa erenler,gerenler,yükselenler,eriyenler çemberinin içerisinde yüzeysel çözümlerin yanılgısı ile  kıvranıp durmaya devam edeceğiz…

Herkes bu kadar iyi ise,bu halimiz neden bu kadar kötü?

Erdem bunu farketmektir…

”İçinde doğru kişi barındırmayan değişim doğru değişim,içinde doğru değişim barındırmayan kişi,doğru kişi değilidir”

hürriyet

”Ölüm beşik kertmesim….

Dokuzundaydım dediler

Aşık oldum….

O gün bugün ben kaçarım o kovalar

O kaçar ben kovalarım…

Kavuşunca sevişiriz…

Çocuklarımız olur

 mavi mavi

Ve bir batında yıldızlar dolusu

İsimlerini ben koyarım

Sana inat ona inat,hepinize inat …

Hepsi Hürriyet, hepsi hürriyet….”

bir su gibi

 

Bir su gibi doğdun yaşama,akmak ve büyümek için..Sana hayat verenler besledi seni önce,sonra beslendikleri çevren karıştı işin içine..Büyüdün(öyle sandın).Nasıl mı?Kemiklerin gelişti ,kemik uçlarında uzamayı sağlayan hücrelerin yenilenme işlevi sona erdiğinde,ve organların gelişmesini tamamladığında ,sana,”büyüdün” dediler.Büyüdüm sandın.İlk kez o zamanlar sana ”sen”hatırlatıldın.Ama hiçbir zaman ne olduğunu bilemedin.Beyni farketmedin.Sen,sana söyledikleri ”sen”din ama hiç bir zaman ”ben” diye düşünecek hakkın olmadı.Hep başkalarının gözündeki”sen” oldun.Bir yaşta sana,bundan daha fazla büyüyemeyeceğn öğretildi.Büyümeyi hep,boyunun uzaması ,ayaklarının 43 numara olması bildin.İlk flörtün senin için büyüme timsali idi..Bu hususta çok kısa sürede büyüdün ortalık senin için flörtlerin başkaları için ise senin artıklarından geçilmez oldu…Okula gidiyordun aynı zamanda.Sana ülkenin en yüksek dağını öğrettiler,ülkenin en uzun nehrini öğrettiler.Soru sormaman gerektiğini ya da öğretmeninin ezberini bozmaman gerektiğini..sonra dünyanın dağlarını,nehirlerini ezberledin bir güzel,sınavlara girdin,bir çok kez ezberi bile beceremedin.

Bak sorsam şimdi birisini bile hatırlamazsın,hatta en son ne zaman unuttuğunu bile hatırlayamazsın…Çünkü bunlar seni hiç ilgilendirmedi..Sınavı vermek için ezberlemen gerektiğini iyi ezberlemiştin..O kadar…

Uğur Mumcu’nun dediği hesap aynı:

”Sen neden hiç çalışmıyorsun evladım…Bak sorarlarsa şaşırma….Sen faşistte olamazsın evladım.Çünkü sen körkütük cahilsin evladım…”

Hiç bir ideolojiyi yaşayamazsın sen diye ilave ederim gözüm kapalı..Çünkü bağnazsın çocuğum sen,bağlamışlar seni kundaklanmışsın haberin yok….Bağnaz,bilgisiz bir fanatik olmuşsun…İnsanlığının baş bağlanmış,ayvayı yemişsin çocuğum..Uyan evladım sen…
Ülkenin diğer dağlarını hele dünyanın hiç merak etmedin,oluşumları ise seni hiç ilgilendirmedi.Onların nasıl ouştuğuna dair bir fikir bile üretemedin.Üretemediğin gibi beyni seven mucidin bulduğu ampulü ve nicelerini kullanmayı beceremedin.Hep hazıra kondun. Sömürdüler seni…Sömürge oldun…

Sadece sana ait olması gerekn bir inancın bile olamadı.Uydur hadi uydur bakalım ne uydurabileceksin..Öğrendiğin kelimeleri değişik kombineler yaparak yeni olduğunu düşündüğün bir şey yapabilirsin belki ama Tanrı’nın resmini çizmeyi dene..Çizemezsin..Tanrı’yı geçtim bilmediğin herhangi birşeyin resmini çiz..Olmayan bugüne kadar öğrenmediğin bir şeyi merak et…Neyi merak edemiyorsun hiç düşündün mü ?Bak sen var ya doğru dürüst okumayı bile bilmiyorsun..Son yazdığım cümleyi sağdan sola okumayı denesene..Neden zorlanıyorsun?Okuman yazman mı yok?Yoksa içmeden sarhoşsun da haberin mi yok?Hadi bunu geçtik de ağacı yaşken yanlış yöne eğmiş olmasınlar sakın..Bilmem keşfedilmemiş yeni kıtalar var mıdır?Ya da gerçekten Amerikayı keşfeden aynı adam mıdır?Bu senin hakkındı,dilediğine inanma hakkı ,eline hazır tutuşturuldu,”ya diğer ailede doğsa idim diye bile soramayacak kadar korkakça yaşadın… Korkman da yetmedi seni öyle bir eğdiler ki aşağıladın,hor gördün…
Bu hakların sana -sen- demeden önce başkalarının senleri olan,senler tarafından elinden çoktan alınmıştı.

Hep resimlerinde denizin sarı da olabileceğini düşleyenler kazandı.Dahiler..Onları bile başta sürü kaptı..Unutma sürüden ayrılanı sürü de kapıyor.. Bir gün herşeyin gri olduğu iddiası  bile ortaya atıldı…

Ancak sen gerçek rengi göremediğin gibi kendini sarı deniz sanıyordun…Bulunmayan hint kumaşı sanıyordun..Bulunmaz olmayı hiç düşünmedin..Bulunmaz olana taş atmak,içine girdiğin sistemin doğrusuna da yanlışına da köle olmak işine geldi…Bulunmazdın..Öyle idin ama geçti Bolu’nun pazarı canım…Bunu hâlâ uyuduğun için söylüyorum…Herşeyi öğreniyoruz öyle ise ne kadarı doğru ne kadarı yanlış olabilir acaba diye hiç merak ettin mi ha ?
Sen kendin düşleyemediğin gibi,çocuğun denediğinde”olmaz evladım,deniz mavi olur!” dedin…Aldın boyalarını elinden zorla maviyi tutuşturdun eline bunla boya diye…
Sen çoğunlukta idin -varım-yaşıyorum oh ne rahatım dedin ama aslında hiç yaşamadın,ne olduğunu bile bilemedin!Et ve kemik gözünü bürümüştü!

Sen ne kadar kötüsün.Doğurduğun yavruya kıydın…

 Kabul edilmiş,devralınmış,kafanın içine kolayca ekilmiş kör tohumlar hiç bir ürün vermediği gibi,gittikçe çürüttüler seni.Bir pc gibi programlandın ,oluşturulmuş bir karakter olarak yaşadın.Bunu akıl ettin bazen,sorguladın ama hiç bir çaba harcamadın ya da işine gelmedi zaten,korktun.Ancak iki gün hür yaşamanın bir ömür köle olmaktan daha insanca !olduğunu hiç bilemedin.

Aynaya sadece”Allah’ım ne kadar güzelim,ne kadar yakışıklıyım ,bugünde çok güzel olmalıyım,ve yakışıklı”demek için baktın ama aynanın ne olduğunu hiç bilmedin.

Sürekli gelişen,gelişmesini hiç tamamlamayan,her düşünceye açık,herşeyi kabullenmeye müsait,güçlü,dinamik,aslında durağanlıktan hiç hoşlanmayan,yorulmak bilmeyen ancak alıştırırsan bir o kadar tembel,nankör, hele ezbere alıştımı kendine bir daha gelemeyen,kullanılmayan bölümlerini kendi içinde kamufle edebilme yeteneğine sahip seni sen yapacak olan,kurnaz,başarısızlıklarını ise senin kimliğine ,başarıyı ise kendine yöneltmek gibi marifetleri olan tek bir organın vardı….

Beyin..Düşünce…Kullanamadın…
Halbuki beyni sana sadece hayvanlardan farkın olsun diye vermemişlerdi…

Kullanamadığın gibi kullananlar da sana garip geldi ,hem faydalandın,hem taşladın…
Kendinle hep çeliştin ve hiçbir zaman bir hayatın olmadı…

Yazık ettin…Şimdi inandığın Tanrı’n  gereken ihtimamı gösteremediğin için hesap sormayacak mı senden?..Bence ilk iş beynin gücünü düşleyiniz.

Dünyada beyin savaşıyor,kimlikler değil,el,kol,bacak değil… 

Beyin derler adına…
Sen beyni depo olarak kullandın…Depo olarak kullansan da doğruyu yanlışı yapman gerekeni ayırt edebilsen,çevreni dünyayı inceleyebilsen akıl yürütebilsen ne ise…Alem aya gitti sen  burnunun ucunu göremiyordun…Millet ileri sen geri geri yürüyen bir mürteci…Tavşan o masalda bir kere yenilir…Tavşan dersini çoktan  aldı unutma…Kaplumbağa hala aynı masalda sürünmekle meşgul…
Beynin sen olmayan bir seni sana depolayanlar tarafından köreltildi…
Ve toplu bir körlük başladı….

..öyle bir esti..

”Güneş gözlerinize vurduğunda ortalığın kararması sizi ürkütmesin.Aydınlık ile gözlerinizin kamaşmasıdır bu..”

”İnsan ayırmam;ama adı üstünde insan ayırmam, insanı insan olmayandan çok iyi ayırırım…İnsan,kadın ve çocuk hakları mazlumu,hayvandan korumak için değildir…”

”En acı uyanış bir ömür boyu sürendir.Belki de son an’da edilecek olan tövbe bu uyanışın ifadesidir.”

”Sevgi bazen ”çünkü” diyemediğinde de gücünden bir şey yitirmeyen duygudur..”

‎’Bize yapılmaması gerekenleri hayvanlık,yapılması gerekenleri ise insanlık olarak öğrettiler,ancak öyle bir yerde öyle bir öğrettiler ki,bir gün yapılması gerekenleri yaptık.Kendimizi hayvan sandık.Hayvan olmak kötü imiş gibi..’

”Benim cennetimde kurulmadı henüz.İyi insanlar onu  yanında getirdikleri iyilikleri ile ve elbirliği ile kuracaklar.”

LES/SON/OSMANLI /Bİ TAŞLA KUŞ KATLİAMI

 

Bakın  şehzadelerim

yeniçerilerim

kapıkullarım

Tımarlı sipahilerim

Cariyeleriniz üzerine nasıl sefere çıkacağınızı bilmiyorsunuz

Kandırıyorlar sizi

Afyonlu nargile içiriyorlar

Türlü baharatlar kullanıyorlar

Hepsi cimnastik biliyo oooğlum

aralarında plan kuruyolar

organize saldırıyolar …..

Evlatlarım,çocuklarım bilmiyorsunuz ,olmuyor…

Kızlar maço sever çocuğum

Delikanlı sever light oldunuz iyicene

Siz beni dinleyin evlaadım

Kuzularım

Kızlar erkek adamları sever

Sünepeleri değil

Kandırıyorlar sizi

Tokadı sever,gücü sever

Ama onlara atmadığınız sürece :))

Bir kere onlar için başkasına atıyormuş gibi yapın

Görün ”Ahh canııımmmm” diye boynunuza atlicekler

Kırk yılda bi çiçek alceniz

Bir seviyorum için süründürceniz

Ama bakın napçeniz…

Kızlar birbirine hava atçek

benimki bugün benim için ”ne bakıyorsun kadınıma” dedi ”birine nah çekti”

Bak digeri hemen atlar oğlum kuraldır bu dinlemeyi bilmez bizimkiler

hemen akıllarına ”benim ki de” deyü bişe gelir.

Tanıcanız insanları iletişim miletişim bilceniz

Daha da ”benimkisi de” dicekleri şeyler yaratçanız

öteki de dicek ki ”hıı benimkisi de geçen bi bakana dümdüz gitti.”

yarış edecekler ”Kiminki daha çok seviyor” deyü deyü…

”Kim daha çok seviyor”deyü deyü..

Kadınları haklirsiz

Sora ”kaba erkek sevmiyoruz” diyorlar

Yalan !!

Siz onun için birini çarpın görürsünüz diyorum bak

Başka kızları kötüleyin tü e onlar deyin:))

”Sana bi çarparım” demeyeceğiniz

”Seni bi çaparım”’ demeyeceğiniz lân ooolûm lân…

”Bi korum mi korum” demeyeceniz.

Sinirli numarası yapacaksınız

O da ”yapma ne olur hayatım” deyip başkasını dövmenize engel olmaya çalışacak,

sizin ardınızdaki kadın olduğunu hissetmesini sağlayın yığmayın bütün yükü üzerilerine töbe töbe.

Taktik uygulaceniz çocum…

Bak böyle diyeceksiniz…

”Bak ben şimdi var ya

Sana

Bi aşık olurum

Görürsün”

İki büklüm yamulmaz ise gelin gerisini de söylim…

Tam onikiden vuracaksınız yaww

AKHENETON

güneş resimleri

Tanrı uludur; birdir, tektir.
Ondan başkası yoktur.
Bir tanedir,
O’dur her varlığı yaratan
Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh…
Ta başlangıçta vardı Tanrı,
Tek varlıktı o.
Hiç bir şey yokken o vardı.
Her şeyi o yarattı
Ezelden beri süregelen varlığı,….
Ebediyete kadar sürecek,
Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.
İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.

. -2-

Göklerin ufkunda belirmen ne kadar güzeldir,
Ey! Hayatın temelinde yaşayan Aton,
Sen doğu göğünün ufkunda doğduğunda,
Tüm memleketi güzelliğinle doldurursun,
Uzaklaşsan da, ışınların dünya üzerindedir,
Ne kadar yüksek olursan ol,
Senin adımlarının izleri gündüzdür,
Sen, ışınlarını dağıttığın zaman,
Mısır’ın her iki ülkesi de bayram eder,
Hepsi uyanık ve ayaklarının üzerindedir,
Çünkü Sen, onları uyandırmışsındır,
Onlar tüm organlarını sende yıkarlar,
Ve kollarını kaldırıp, Sen’i şafakta selamlar,
Sonra tüm dünyada herkes kendi işini yapar,
Hayvanlar otlardan zevk alırlar,
Ağaçlar ve bitkiler çiçeklenirler,
Kuşlar, kanatları sana doğru ibadet edercesine kalkık,
Bataklıklarda uçarlar,
Sen üzerlerinde oldukça onlar yaşarlar,
Kadında çocuğu Sen yaratırsın,
Ananın karnında çocuğa Sen hayat verirsin,
Sen ana rahminde dahi çocuğu besleyensin,
Ne zaman civciv kabuğu içinde bağırsa,
Sen ona hayat vermek için nefes verirsin,
Ey Tanrım, Senin ne kadar çok eserlerin vardır,
Sen! Ebediyetin hakimi! Senin isteklerin hep iyidir,
Sen yaşamın ta kendisinin ve yaşam Sen’de yaşar,
Tanrım Sen yaşamsın ve yaşam ancak sende görülür.

IV.AMENOFİS /

ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE KİŞİ ÖZGÜRLÜKLERİ

Abdülhamid döneminde kişi özgürlükleri Mecelle’de yazılmasından öte anlam taşımamış,uygulamada büsbütün yok edilmiştir.Abdülhamid döneminde insanların yasak yayın okumak ,ağzından bir iki söz kaçırmak ya da iki üç kişi bir  yere toplanmaktan dolayı geceleri evleri basılarak yargılanmaksızın tutsak edilmesi ve sürgüne gönderilmesi bir genel kural durumuna gelmiştir.Bunlardan arada tek tük  mahkemeye çıkarılanlar olursa da cezaya çarptırılmaları için yargıçlar çekilip baskıya uğratılmıştır.Olağanüstü divan-ı Harp ,savaş mahkemeleri kurularak ,esnaf ve sivil yöneticilerle esnaf kesiminden pek çok kimseler gönüllü hafiyelerin jurnalleri üzerine soruşturma yapılmaksızın savunmaları dahi aslınmadan mahkum edilmiş ve kimilerinin işkenceden geçirildiği söylentileri yayılmıştır.Bir yerden kalkıp başka bir yere gitmek kişinin en büyük doğal özgürlüğü olması gerekir iken ülke içinde bir  kentten digerine gitmek için geçiş belgesi sağlamak bir çok işlemlere bağlı kılındığı gibi ,Avrupa ülkelerine gitmek için hiç kimseye pasaport verilmemesi gibi bir uygulama da yapılmıştır.Abdülhamid döneminde hiç kimse kendisini güvende göremezdi.Asılsız bir iftira üzerine gece evlerinden alınanlar ve korkudan kütüphanelerindeki kitapları yok edenler pek çoktur.

ABDÜLHAMİD’İN SARAYI

Şeddat’ın riyaz-ı irem’i

Abdülhamid’in oturduğu yer olan Yıldız Sarayı  halk arasında Şeddat’ın riyaz-ı İrem ‘ine benzetiliyordu.Şeddat ,Kur’an’da geçen Yemen’deki Add kavminin zalim hükümdarıdır.Hud peygamber zamanında yaşayan Şeddat ,kendisini tanrıya eş koşmaya kalkarak Tanrının cennetine karşılık yeryüzünde bir cennet kurmaya kalkmış ,bu amaç ile iram bağı isimli bir bahçe yapmış ,bahçeyi cennet tanımındaki gibi  donatmış ,gelgelelim bu bahçe yıkılıp bir gün yerle bir olmuştur.İşte Abdülhamd döneminde halk ,Abdülhamid’in oturduğu Yıldız Sarayı’nı Tanrıya başkaldıran Şeddat’ın kurduğu ve bir gün yerle bir olan o cennete benzetiyordu.

Yıldız Sarayı’nın kapısı ger gün arı kovanı gibi işler ,her giyimde ,her yaradılışta insanlar orada kendisine bir geçim yolu bulurlardı.

Jurnal sunumu,yapmacık bağlılık gösterisi ya da Yıldız Sarayındaki görevlilerden birisi ile ilişkisi olduğunu öne sürerek kabul edilenlere her türlü yüksek görev ve şans kapısı açık olduğundan ,bunların durumu,yolunu bulamayıpta çatamayan yüzsüz ve kıskanç insanlara unutulmaz bir gönül yarası olurdu.Saray görevlilerine askerlik yaptırılmadığı için bir çok asker kaçağı bir yolunu bulup kapağı Yıldız’a atıyordu.Tüfekçi,silahşör gibi ordu görevlilerinden başka görevlilerin sayısı her türlü kestirimin üstüne çıkmıştı.Yalnız aşçıların sayısı iki binden çoktu.Doğrudan doğruya Abdülhamid’in canını korumakla görevli olanlar o denli iyi seçilmişlerdi ki ,bunların arasında ;’padişah buyruk verirse hiç gözümü kırpmadan babamı bile keserim” diyenler vardı.

Bunların en büyük düşmanı ise yurdunu ve ulusunu koruyan kimselerdi…

Sultan Abdülhamid,bu iğrenç uğursuz yolsuzluk ve aşırı tüketim yuvasında böylesi görevliler ve yardakçılar arasında otuz yılı aşkın bir süre tutuklu gibi yaşamıştır.

İşte bütün dinsel gericilerin ,mürtecilerin,yobazların ‘cennetmekan” dedikleri II.Abdülhamid’in otuz iki yıl süren yönetimi -osmanlı devletinin olayları yazmakla görevlendirdiği son vak’anüvis Abdurrahman Şeref Eefendi’nin tanık olduğu biçimi ile- budur.

İşte bu olduğu içindir ki ‘cennetmekan’ diyerek onu tanrı katında yüceltmek dolayısı ile onun bu yönetim biçimini olumlulayarak yeniden kurmaya davranmak irticadır.

İçeriği ne olur ise olsun yazılı bir anayasanın bulunduğu -Kanuni Esasi- ,yetkieri ne denli kısıtlı olur ise olsun  bir -Mebuslar Meclisi-nin bulunduğu meşrutiyet düzeninde ,yönetime geçip ,Rus savaşını gerekçe göstererek anayasayı yürürlükten kaldırıp -Meclis-i Mebusan-ı kapatarak (Millet Meclisi) ülkeyi otuz iki yıl boyunca iki dudağı arasından çıkan sözlerle yöneten Abdülhamid’i örnek yönetici olarak  benimsemesi ,İrticanın gerçek yüzünü ve amacını eleveren bir durumdur.

ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE EĞİTİM VE BASIN

Bilim ile gerçekler ve doğrular ortaya çıkarıldığından,Abdülhamid eğitimi ve basını kendi baskıcı yönteminin en büyük düşmanı saymıştır.

”Toplumu daha kolay güdebilmek için onu bilgisiz ve cahil bırakmak gerekir” anlayışı ile halkı bilgiden uzak tutmayı en yüce amaç edinen Abdülhamid,okullardaki bilimsel dersleri bin türlü baskı ve kısıtlama ile sınırlandırmış ;ders programları toplumu cahil bırakmak anlayışı ile düzenlendiği gibi ,ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE TARİH GİBİ DERSLER TÜMÜYLE DERS PROGRAMLARINDAN ÇIKARILMIŞTIR.

Öğretmenlerin dersliklerdeki konuşmalarına varıncaya dek  her davranışları sansür altına alınmış;ağızlarından kaçan söz çoğunlukla kasıtsız olduğu durumlarda bile kötüye çekilmek istenen işlerinden atılıp sürgüne gönderilen öğretmenler çok görülmüştür.

Ders aralarında dinlenme yerlerinde öğrencilerin kendi aralarında söyleşmeleri bile denetim altında bulundurulup ”şu sözü söyledi” diye nice öğrenciler Irak ve Fizan çöllerine sürülerek ortadan kaldırılmıştır.

Öğretmenlerin,öğrencilerin kitapların özet ile bütün bir milletin ”Dilsizler toplumu” na döndüğü Abdülhamid döneminde,Osmanlılar Tanrı’nın kişi soyuna en büyük armağanı  olan konuşma yetisinden pek az yararlanabilmişlerdir.Abdülhamid döneminde en büyük sıkıntıyı beyin geliştirici ,düşünce ve duygu eğitimiyle ilgili kitaplar çekmiştir.

Tarih kitapları,öykü ve bilim kitapları şöyle dursun,din ve şeriat kitaplarına varana dek sansüre uğramış,din kitaplarından kimileri bir takım yapraklar ve konular kaldırılarak sansür görevlilerinin acımasız ellerinden kurtulabilmişse de,büyük bölümü kitapçılardan ,kütüphanelerden,evlerden karşılığında bir yazılı belge verilmeksizin toplanıp ya sandıklar içinde çürütülmüş ya da ateşte yakılmıştır.Haşiye-i ibn-i Abidin ve Şerh-i Mevakıf gibi önem verilen şeriat kitapları Abdülhamit’çe yasaklanmış yerli basının (suya sabuna dokunmayan) dili herkesçe bilinir iken yine de yeterli görülmeyip biz sözde dizgici  yanlışından dolayı gazeteler çeştli sürelerle kapatılmıştır.Yabancı basına gelince ,bunlar ülkeye sokulmaz,yayımlandıkları kentlerde denetlenmeleri için ve zararlı olanları yasaklamak ya da gelecek bir zararı def için görevliler bulundurulur ve gerek bu görevlilere gerekse yabancı gazetecilere bir çok paralar ve armağanlar verilirdi.

Abdülhamid yönetiminde yasaklanmış gazete okumak yüzünden tutuklanan ya da sürgün edilen kişilerin sayısını Tanrı’dan başka kimse bilmez.