AYAKTAKIMI

”Hayatın  düşünce sınıfında öğrenci olamayanlar,cehalet sınıfının profesörleri olurlar.Bunları bir dağın başında da görebilirsiniz,bir üniversitenin başında da..Bu ayaktakımıdır.Beyin takımının düşmanıdırlar.Ayakları altına alırlar…Ayaktakımının zaferi budur işte !”

GÜNEŞ

 

”Güneş biz’e süresiz gebe yavrum.Süresiz gebe.Bekliyorum sancılarını.O ,doğuramazsa biz’i..Göbeğinin altına vurup ta neşteri ben…sezaryanla alacağım….”

KIZ KULESİ


Bir gün ,saniye saniye izlemek için öksüz kalmış diyarlara kanatlarını açışını bütün ruhumla koştum sana…Gidişini izlemek için.Yanına vardığımda gitmek üzere idin…Gidişi bile güzel olan bir sevgili gibi ..Ses etmedim…İzledim…


 İçinde idim ya.Seninle idim ya.Birlikte ölürken bu yanda birlikte doğacaktık Galata’nın ardında.Tenimde hafifçe esen rüzgarın doyulmaz sesi.Ruhumda dinmez özlemin bir ”veda busesi” ve tüm güzelliği ile karşımda Kız Kulesi eşliğinde içtim seni  ve biramın içine attım  iki parça buz niyetine…


 Yarın sabah geri geleceğini bilmenin rahatlığı ile vurdu kayaların üzerine kıvrılan beden’im kadehi dibine.Deniz bana bakıyorduuu ben… denize…

Hayran hayran baktım sana ve çevremdekilere hiç aldırış etmeden bir çığlık attım aniden.”Dünya dönüyor sen ne dersen de.. ”

Yaklaştım denize :


”Biliyormusun deniz söyle balıklarına,söyle yunuslarına iletsinler o gittiği yerde ben, aşığım şu güneşe hani tutabilsem bir ucundan da hiç ayrılmasam şöyle,bak nasıl hüzünlendim yine gidişi ile.Sabah geleceğini bile bile.Al sözlerimi ve ilet o gittiği yere.Bilsin ki bir yanım şu anda doğduğu yerde…

Bir sandal yaklaştı yanıma.Sözlerimi bağlayıp o sandala, sandalcıya ”iyice yaklaş ve al beni ve koşup yakalayalım peşinden her nereye gitti ise,bu mevsimde biryerlerde güzel olur sabahın güneş balıkları hadi not al kerteriz defterine” demek istedim…Diyemedim…Kayalara seslendim…Yanımda yalanan bir karakediye fısıldadım biraz…İlk defa bir bankta gittiğin yere geri dönüşünü elimde çiçeklerim ve gülen öpücüklerimle karşılayabilmek için o gece bir bankta uyumak istedim serserice ,ulan ne olacak be ,ayakkabılarımı atsam şöyle ,alkolü kasası ile tüketsem sadece bir geceliğine.

Sadece bir geceliğine ,sadece bir geceliğine o hayatı dibe vurmuş o eskimiş travestinin O”sen çok değerli bir insansın,bugüne kadar kimse yanıma gelip benimle böyle konuşmadı,hep gel” diyen travestinin yarısı silinmiş ojelerini tazelese ve kirlenmiş pembe eteğini yıkasa sevdam..

-Ben işte o hani kadın gibi erkekler var ya,hani ,travesti diyorlar işte onlardanım.
-Anladım.Çocuğum sen bana bir neskafe getirir misin? Ne içersiniz?
-Çay.
-Bir de çay lûtfen,buyrun yakın.

Bizim oralarda, ilçe merkezinde pembe upuzun pantolon eteği,kirli mi kirli beyaz ceketi,düz ayakkabıları,kuyruk yaptığı saçları,hafiften keçi sakalı,yemyeşil gözleri,ince kemikli zarif yüzü,parmaklarında enteresan yüzükleri,uzun tırnaklarıyla daha çok bir keşişi andıran edası, parktaki banklardan herhangi birisinde sürekli yanında bir uyuz sokak köpeği ile bir insan dolaşır.Sürekli gelip geçerken incelerdim O’nu .Birgün bir akşam yine eve döner iken dayanamadım yanına gittim.Yine düşünceli,sessiz kendi halinde idi.Önünde bir kitap vardı ve ünlü bir markanın karton torbalarından birisinin içerisine doldurduğu giysileri de yanına bırakmıştı.”Bir şey sorabilir miyim?” dedim.”Buyrun tabii” dedi ve bir sigara uzattım ona.Birlikte bütün parkın şaşkın bakışları arasında bir çınar ağacının etrafına döndürülmüş bankın üzerinde sohbete başladık.”Sizi ne zamandır buralarda görüyorum,sürekli düşünüyorsunuz,tırnaklarınız,yüzükleriniz,tarzınız çok ilginç,bu bir yaşam tarzı mı?Yanınızda sürekli köpekler var yani bir çeşit ”mutluluk köpeklikte” deyip bana da ”gölge etme ! diyeceklerden misiniz?Diyojen gibi yani.Beni sakın yanlış anlamayınız,sizi tanımak istiyorum,ilgimi çektiniz ne zamandır.”

”Hayır hanımefendi,ne demek,tabii ki sorabilirsiniz,tanıyabilirsiniz.İnsanlar o kadar kötü şeyler söylüyorlar ki,sizin zerafetiniz..Ben,ben işte o hani kadın gibi erkekler var ya,hani ,travesti diyorlar işte onlardanım.Çokta iyi bir ailenin çocuğuyum,çokta destek olduklarım oldu ama nankör çıktılar.”dedi.Ve bana ismini burada vermek istemediğim bir ünlü sanatçının ismini vererek onun yeğeni olduğunu söyledi.Dedim ki ”ama siz o insanlara da benzemiyorsunuz..”Dedi ki”Kötü,rezil birisi değilim,kendi halimde yaşar giderim”

Sonrasında bayağı bir sohbet ettik ve gider iken sigara istemişti…

Ne ise sevda’m ;

O dua eden minik sokak çocuğunun kirli ellerini temizlese,o ellerimi tutan ve hiç iğrenmediğim yaşlı amcama iki koli gazete olsa,fırlatsam şapkamı bir çınaraltına bir çilingir sofrası. O fahişenin fosforlu pembe apartman topuklarını fırlattırsa.
Bir metre fazla kumaş olsa sevdam ah!.Ve o sokak köpeğini adiliğin kemikleri ile beslesek.Etini onlara versem!Ben söylesem onlar dinlese,eşlik etse…

”Sazlar çalınır Çamlıca’nın bahçelerinde
Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde”

Onlar anlatsa ben dinlesem..”Korkmuyorum ve korkmayın” desem ”onlar da insan.”
Bağırsam çağırsam …Küfretseler kendilerini hayatın bu yönüne acımasızca itenlere.Beş misli de benden gelse soyuna sopuna.Gülseler ,gülsem.Gülsek ve desek.Neler ettiniz de..Ağlıyoruz , içimizdeki insanlığı bitiremediğinize.

”Hayat böyledir yavrum,laf ebeliği ile değil,ebe olacaksın.Doğurabildiğin kadar insan doğuracaksın…Doğacaksın.Bıraktığım kızıl saçları hatırla.Bir parça kızıl saçın,bir parça kızıl nesneye duyulan şerefsizce sevdanın
yürekte açtığı derin çukurlarını hatırla.Suçlamayacak.dayanacaksın.Suçlamayacaksın çünkü suçlanamayacak kadar çok.Çoklukları suçlanmaları düşünülemeyecek kadar çoktu.Suçları da da yoktu aslında biliyormusun.Herkes suçlu idi suçluydunuz,suçlu idik.Onun için suçlamayacaksın.

”O, her basamağına tonlarca birinci sınıf  tuğla harcadığın merdivene ,belki ilk defa ve son defa ihanet etmeyecek,yaşayacaksın.”

Yansa ışıkları kulenin birden.Bakın bakın,desem.Şu kuleden göz kırpan sevdiğimin gözleri.İşte şu yıldızlardır dokunmaya kıyamadığım avuç içleri. Avuç içlerim ve sevdam.Biliyor musunuz ki şu birazdan gelecek olan aydan yansıyan,sevdamın sevda sözleri.Bir onları dinlemeyin.Bir onları istemeyin.Onlar sadece benim.Bir günlüğüne sizlerleyim.Size bir şey emanet edeyim.Ne zaman görseniz buralarda sevdamı,”bir kız geldi dün gece ve seni çok seviyor” deyin.Ve benden ne dilerseniz dileyin.Ağlasak iyice demlenince.Kardeşçe.

Yanmaya başladı kulenin ışıkları.Bir hareket.Dedi ki çay dağıtan esmer çocuk:

Ensesi kalın bir kocabaş’ın oğlu evleniyormuş yine de, giriyormuş dünya evine Kız Kulesi’nde…

Peh bilirim…

O’ndan geçememişiz keyfine bir bira içmeye.Ulan!dedim.Kaldırdım ellerimi
sıvazladım sırtını çocuğun.Gülümsedi çocuk.Hero’nun ve Leandros’un huzursuzluğuna panzehir ve ruhuna bir ‘el- fatiha’ niyetine,okkalı da bir el hareketi ile bir söz dizecektim ama.”Hadi yavrum ,hadi vazgeçtim” dedim gülerek.”Sana dua etsin” dedim içimden ”ve bize”..ve…yüzerdim istesem ölesiye.Arpa suyu demişler.Şişede durduğu gibi durmaz.Dedim ya büyük sevgi’m.Bir sokak fahişesinin etekliğine bir metre fazla kumaş olup örtecek kadar o günahsız bacaklarını ya da o eskimiş travestinin tazeleyecek kadar ojelerini ,minik çocuğun günlük harçlığını çıkartacak,o yaşlı eskiciye iki koli gazete olacak kadar büyük en azından.Yani sevgili’m,sevgi’m Ay’ın tozunu alacak…Dünya’nın önü patlamış ayakkabılarına dikişi
tam yerinden atacak kadar en azından.

Güneş biz’e zamansız gebe yavrum…
Bize zamansız gebe.Bekliyorum sancılarınI..O doğuramazsa biz’i..Göbeğinin altına vurup ta neşteri,ben,sezaryanla alacağım…

Bak gördün mü?İndik yine birlikte Galata’nın ardından bizi bekleyen çocukların
sevdaların,insanların ve hayvanların,toprağın üzerine.Bak bizi bekleyen çiçek ne kadar sevindi yaa..işte şu ağaç gülümsedi yine.Ve çocuğunu uyandıran kadın,
İşine gitmek için hazırlanan adam ve tarlalar ve ekinler…

Yaşam şu an yok olup olmayacağımızı bilemeyeceğimiz kadar ölü,ve şu an’ın en güzel an olabileceğini bilebileceğimiz kadar yaşıyordu ve Kız Kulesi gibi idi dün.

SADİ/GAZEL

 

 

Ey aşkının velvelesi her tarafı tutmuş olan sevgili;
senin o ay yüzün gönlümüzden riya bulutlarını dağıttı.
Artık merhamet et de ona bir kıl ucu kadar iltifat göster.
Çünkü onun her saçının telinde bir âh gizlidir.
Her kirpiğimden bir ırmak boşalttığım halde şuh gözlerimin
susuzluğunu bir türlü gideremiyorum!

Ey hasretiyle her âşıkını bir köşede inleten dilber;
Ey safasiyle her kalbi bir kenarda avare bırakan sevgili;

Biz candan âşıklarız. Sen ise bize her an bir destanla,her gün bir cilve ile gelmekten çekinmiyorsun.Rüzgâr, senin güzelliğinden bahçelere bir koku götürdükçe
hazanın eli reyhanlar derneğini dağıtamaz.Lâtif tenin gibi bir gümüş, maden ocaklarında bulunmaz.Katı kalbin gibi bir tunç parçası da yalçın kayalar arasında
yoktur.Zaptettiğin güzellik meydanında Sâdi çomağına takılmışbir toptan başka nedir?

Ey Sevgilimin kapısından geçen rüzgâr;
Sanırım ki Cennet bahçesinden esiyorsun.

Ey! Sen ey ne denli övsem yeri!
Sarı eller altındaki alnım,andığın olur mu hiç o gece terlerini?
O ateşler içinde geçen yarı geceyi, o boş, anlamsız,o sarnıç tadında?
Sabah koylarında kişiyi şıkır şıkır oynatacak
O tiril tiril mavi tan çiçeklerini?
O sivrisinek vızıltısı gibi sessiz öğleyi,
Ve o renkler denizinden fırlatılan okları?

Sen ey! Sen ey ne denli övsem yeri!
Çalgılı kocaman gemiler vardı rıhtımda;
bakam ağaçları dolu burunlar;
ve pırıl pırıl yaban yemişleri..
Peki n’oldu rıhtımdaki o çalgılı kocaman gemiler?
Hurma dalları! O eski günlerde
Görülmez yolculuklara saplanmış, o pek saf bir deniz
meyvelikler üstünde kat kat yükselen bir gök örneği
gırtlağına dek dolardı; kuşlar, altın meyveler
ve mavi balıklarla..


O günlerde daha bir gösterişli doruklardan saçılan
güzel kokular bir başka çağlardan bir hava estirirdi;
ve o kalın kabuklarıyla pek böbürlenen
babamın bahçesindeki bir o tarçın ağacıyla
başı dönmüş bir evren, kendinden geçip sayıklardı..



(Ey! Sen ey ne denli övsem yeri!
Ey tükenmek bilmez masal
ve ey bolluk sofrası!)
 

MOONLIGHT SONATA

                             DENİR Kİ;

Bir gün Beethoven, bir arkadaşı ile birlikte Viyana sokaklarında dolaşmaktadır. Tam bu sırada bir apartmandan piyano sesi geldiğini duyar ve kafasını kaldırıp bakar. Apartmanın ikinci katındaki cam açıktır ve ses oradan gelmektedir.Arkadaşına, çalan kişinin muhteşem çaldığını ve onu görmesi gerektiğini söyler. İkisi birlikte ikinci kata çıkıp kapıyı çalarlar. Kapıyı açan kadın, Beethoven’ı hemen tanır ve şok olur. Beethoven, piyano sesine geldiğini ve muhakkak çalan kişiyi görmek istediğini söyler. kadın, piyanoyu çalanın kızı olduğunu ve tanışmaktan mutlu olacağını belirterek onları içeri alır. Beethoven, piyano çalan kızın olduğu odaya girer. Annesi kıza, beethoven’ın geldiğini söyler ve kız çok heyecanlanır, hemen ayağa kalkar, fakat kız kördür. Bunu gören Beethoven, “lütfen benden birşey isteyin” der, maddi bir şey isteyeceklerini düşünerek. Kızın cevabı şu olur; “ben hiç ayışığı görmedim, bana ayışığını anlatır mısınız?”
Bunun üzerine Beethoven piyanonun başına geçerek, ayışığı sonatını, doğaçlama olarak besteler.

MOONLIGHT SONATA

Özel resim dersleri alıyordum.

‘Karakalem çalışmalarım biteli bir hafta oluyordu henüz. Ne çok elma,ne çok gül ve ne çok vazo resmi çizmiştim.Evime geldiği ilk günü hatırlıyorum.Tam üç ay boyunca karakalem çalıştım.Aynı objeleri çizmekten artık ezberlemiştim.Şimdi de yağlı boyaları,gölgeleri,fırça,palet tutmasını,akımları işliyorduk ama sıkılmıştım artık bir türlü bir fırça vuramamıştım henüz.Hocama göre zaman gerekirmiş önce bunları iyice hafızama işlemeliymişim.Bunları iyice sindirdikten sonra , fırçayı ilk elime aldığım gün,gidecekmişiz sözde ve tabloyu yıllanmış bir resam gibi çizecekmişim.İnanasım gelmiyordu ama izliyordum.İşte hayatım boyu silinmeyecek bir sevdanın temelleri tam o günlerde belirginleşmeye başladı…Basit karakalem çalışmaları için ayrılan zaman sonsuzluğa açılacak evrensel bir pencerenin dokunulmayı bekleyen kolu gibi olmuştu.

Bir gün yine bütün özverisi ile konuyu anlatıyordu;
‘Birinci planda yeşildir kırmızının gölgesi,ikinci p p plânda tu tu runcunun mavi, üçüncü planda sarının gölgesi mor.
Derslerin yeni başladığı zamanlardaki rahatlığının olmadığını farketmiştim son zamanlarda,birkaç kez dersi iptâl etmek istediğini düşündüğüm bile olmuştu ama o günkü kekelemeleri ….
Kalemi tutuşundan konuşmasına kadar değişiklikleri sezmiştim kendi tabiri ile nüans’ları yakalamıştım.Ama o gün ;”Bbbeşinci planda bu geri planda olacak yeşilin gölgesi kırmızıdır anladık değil mi ?”
Kekeliyordu…
Gözlerini kaçırmaya başlamıştı derslerde ve sesinin ,ellerinin titremesi gözlerimden kaçmıyordu.Bunu izlemek hoşuma gitmiyor değildi,gittikçe heyecanlanıyor,aklı başka yere gittiğinden olacak konudan konuya atlıyor,birbirinden bağımsız cümleler kuruyordu.Hoşuma gidiyordu çünkü ilk adımı ondan bekliyordum,ama için için içinin yandığını bildiğim halde ciddiyetinden birşey kaybetmeyen bir profesyoneldi.Ben ise ondan çokça genç ve ümitsiz aşıktım.Bilmiyordu.O’na derslerin başında beslediğim hayranlık o kısa zaman içerisinde aşk’a dönüşmüştü.Artık dersleri sabırsızlıkla bekliyor,bitmesinler diye dua ediyordum.Anlamamış gibi yapıyor tekrar anlattırıyor bundan zevk alıyordum.Yeter ki beş dakika daha yanımda 0lsun.Aşk bu idi.Sadece bu.Düşünüyordum.Arkadaşlarımın bana söyleyebileceklerini,ailemin tepkisini herşeyi.Ebru kesin alay edecekti benim ile,söylememeliydim.Hiç kimseye söylememeliydim.Sır gibi,sessizce doya doya aşıktım işte.Bal gibi hem de.Çocuk değildim,ne istediğini bilecek yetişkin bir insandım ve onun da kendisi ile mücadele ettiğini anlamıştım.Ancak öylesine etik duruşu vardı ki bir türlü söylemeye cesaret edemiyordum.Dersler pek umrumda değildi artık ben kendi tarzımı çoktan bulmuş yapacağım ilk tablonun adını koymuştum bile.Dersleri bölüyor,kendi sorunlarımı anlatıyor,konuyla alakası olmayan sorular soruyor bazen de sırf yaramazlık yapmak için olmadık bir delilik yapıyordum.Sesini çıkarmıyordu,gülüp geçiyordu,bazen dersleri bırakıp Beethoven eşliğinde şiirler okuttuğum bile oluyordu.Hatta bir keresinde”ikinci bahar”şarkısını söylemeye başladığımda bana koşup sarılmamak için kendisini zor tuttuğunu düşünüyorum.Aramızda daha önce benzeri görülmemiş bir bağ oluşmaya başlamıştı.Artık ondan kopamayacağımı düşünmeye başlamıştım.Hissediyordum O’da benden farklı değildi…

Birgün bunları ona anlattığımda, bana;


”Sana aşık olmuştum,inan bana ilk gördüğüm günden beri ne hallerdeyim bir ben biliyorum ama öylesine gençsin ki henüz”
Diyeceğinden emindim artık.
Ona….
”Evet senden genç olabilirim ama çocuk değilim”
Diyecektim.
Dediğim gibi gölgeler,boyalar,teknikler beni ilgilendirmemeye başladı.Herkes gölgeleri az bir çalışmadan sonra tuval üzerinde renklendirmeyi kendince başarabiliyordu.Artık bunun hiç bir önemi olmadığını düşünmeye başlamıştım.Öyle bir tablo çizmeliydim ki !

 

 

Bir gün yine Üstâd anlatıyordu;

Birinci planda bir cismin rengi kırmızı ise gölgesi yeşil bir değerde olabilir.Bu suretle renklerin kuvvetlendiği yerde gölgeler solarak renkler arasındaki etki denkleştirilir.Anlıyorsun değil mi?

Öylesine hayranlıkla izliyordum ki O’nu dalıvermişim sorusu üzerine kendime geldim ve .
”Kuralsız bir tablo çizmek istiyorum ve hatta boyasız ve fırçasız hiç denediniz mi?”


”Ben,ben sen çok iyi bir öğrenci olacaksın ,devam edelim lûtfen”

Utandım, başımı önüme eğdim ‘peki’ dedim.Nçin böyle yapıyordu anlamıyordum öylesine belli idi artık düşünceleri.Bu halleri kısa zaman içerisinde birde şefkat duygusu beslememe vesile oldu.O geçen süre benim için artık bir sanat dersinden çok zaten isyânkar bir yapıya sahip ruhumun toplumun taşlaşmış kurallarını yıkma hakkındaki fikirlerimi daha da pekiştiren bir düşünce dönemine dönüşmüştü.O tabloyu yapacaktım.İki ay’da böyle geçti.Hergün bir kere ”seni seviyorum” demesi için dua ediyordum.Demiyordu.Kahroluyordum.Halbuki kimbilir ne hayaller kuruyordu belki içi eriyordu ama belki de beni düşündüğünden tek bir kelime etmiyordu.O’nu nasıl sevdiğimi bilseydi..Beklermiydi..
Bilmiyorum.

O akşam en nihayet dersim vardı yakamozlarla,baharın bu ilk günlerinde bir marin çalışması planladık. Günbatımından hemen sonra olacaktı bu çalışma ve aylardır tuvale tek bir fırça darbesi vurmadan nasıl olacaktı bilmiyorum ama olacaktı.O gün heyecanlı idim.Kendimi Karateci çocuk filmlerindeki o çekirgeye benzetiyordum . Aylardır,nihayet tablo yapacaktım.Basit birşey olacağı konusunda anlaşmıştık.Gerçi benim için pek birşey ifade etmiyordu ben fırçasız tuvalsiz boyasız kuralsız tablo yapma peşinde idim ve yapacaktım.O gün bu tabloyu yapmalıydım.Akşamı iple çekiyordum.Vakit yaklaştıkça hazırlıklara başladım,malzemeleri hazırladım,aynaya baktım o akşam çok güzel olmam gerekiyordu,tek omzu açık dirsekten boğumlu şile bezi robadan beyaz ve üzerinde gece mavisi hint işlemeleri olan bir bluz giydim ,altına rahat bir kot pantolon.Saçlarımı saldım ,hafif bir makyaj yaptıktan sonra aynaya baktım evet ayışığı ile bütünleşecek bir tablo gibiydim. Çıktım,yol boyunca heyacanım gittikçe artıyordu. Kumsala vardığımda beni bekliyordu.Kısa bir sohbetten sonra başlamak istediğimi belirttim.Denize karşı ve ay’ı tam karşıma alacak şekilde şovalemi kurdum hemen yanıbaşımızaki kafede Beethoven çalıyordu o meşhur bestesini;

”Moonlight Sonata”
Özel,çok özel bestesi.Dinlediğimde duygularım ağlardı bu müziği az da hikayesinden olacak.”Ne güzel” diye geçirdim içimden bu kafe bizi anlıyor.Ve ilk çalışma ve planladığım tablo için için harika ve romantik bir ortam dı bu…
Birden döndüm :
-Çok güzel bir manzara var,müzik ve yakamozlar,ben kuralsız bir tablo çizmek istiyorum..Ve hatta boyasız ve fırçasız..
Gözlerimin içerisine baktı ve gözlerinde gözümden yansıyan ayışığını gördüm.Mor bir ayışığıydı bu.Beni anlamıyordu.Kalbim artık al beni dercesine göğüs kafesimi zorluyordu.
Kararlı bir bakışla..
-Olmaz,dedi…Şimdi sana öğrettiklerimi biliyorsun ,soğuk,sıcak,ön,arka planlar ve perspektife ışığa dikkat etmelisin…
-Peki ,ama siz karışmayın bitene kadar bakmayın bunu kendim denemek istiyorum.
-Peki.
Dedi ve gülerek bir hasır sandalye ile kahvesini alarak seyre koyuldu.Işık vuran gözlerinde güneşi gördüm.Çok inatçı olduğumu düşündüğümden emindim.
Bunu ilerde anlattığımda bana;
”Çünkü bana aşıktın”
diyeceğinden emindim.
Paleti elime aldım,müzik çalıyordu…
”moonlight sonata”
Ne tesadüf..
Yakamozlar bana bakıyordu,renkleri sıraladım,her ressam palet üzerindeki sıralamasını kendi anlayış ve sıralamasına göre ayarlarmış diye öğrenmiştim.Renkler birkaç türe ayrılır ve aristocu anlayışla sıralanırmış,sebebi ise aralarındaki armoninin kendilerine dair doğal sıranın varlığını gözardı etmemekmiş.Banane!Elime hangisi gelirse döktüm.Ressam değildim nasıl olsa ben kuralsız tablo yapmak istiyordum.
Başladım…
Müzik çalıyordu
İlk fırçayı vurdum yukarıdan aşağıya ,fırça usulca kayarken ruhum hangi yıldızla dansediyordu bilmiyorum,yüreğimde tablonun kendisi atıyor,karşımda yakamozlar,burnumda deniz kokusu,gözlerime bakan bir çift göz ve gözlerimde yakamozlar.Fırça dans ediyordu ,müzik çalıyordu…
Büyü gibiydi,boyadım,boyadım,boyadım…Hayallerim tuvalin üzerinde kıvrıldıkça yıldızları boyadım, melekleri, besteleri,kuşları,doğayı,yakamozları,güneşi,ay’ı,
okyanusları,evreni.Marin olacaktı ama olsun ressam değildim henüz nasılsa içimden ne gelirse boyadım,boyadım…
Bir el dokundu çıplak omzuma birden;
-Bunca zamandır bunu mu yaptın küçükhanım ?
tabloya hiçbirşey boyamadığımı anlamıştı ,öylesine dalmışım ki….
Evet hiçbirşey boyamamıştım.Tuvalin arkasına saklanmış,fırçamı paletin üzerine bırakmış parmaklarımla aşk hayallerimi dansettiriyordu tuvalin üzerine.İleride bunu O’na ”şizofren olduğumu düşünmedin değil mi?”diye soracaktım.
-Evet,seni dinliyorum,fırçan niçin elinde değil?
diyordu ,gülümseyen dudakların arasından çıkan yumuşak,tatlı ses tonu..Döndüm,yüzüne baktım,eminim o an komşunun bahçesinden erik çalarken yakalanmış bir çocuğun yüzü kadar kızarmıştır yüzüm.İlk kez dudak kıvrımlarını bu kadar yakından görüyordum,elimi alt dudağımın orta sağ yanındaki belli belirsiz bene götürdüm,utanmıştım ..Ağlamak üzereydim,kalbimin nasıl durmadığına hâlâ şaşıyorum.Çenemi tuttu,yüzümü yukarıya kaldırdı gözlerinde , gözlerimdeki ayışığını gördüm gözlerim kamaştı..Yüzünde ”yeter artık” dercesine sabırsız bir ifade vardı.O an aklımdan yeni olgunlaşmaya başlamış böğürtlen taneleri geçtiğini hatırlıyorum, her nedense beyaz bluzumün lekelenmesine ve hatta lekelerin hiç çıkmamasına dahi aldırış etmeden her yanıma taze böğürtlen kadar kırmızı bir aşk sürmek istediğimi farkettim.

Ben
diyebildim sadece ben..
Birden elini yüreğime götürdüm,artık bana söyleyeceği sözlerin veya gururumun hiçbir önemi kalmadığını hissettim.Aşk’ın gururu olmazmış.Bunu aşık olduğumda anlamıştım.
-Biliyorum,ben,şey yani …kuralsız..tablo..
Elini sol göğsüme daha da bastırdım,ellerinden geçen o sıcaklık kanıma karışmış ve bütün vücudumu titretmişti.
-Duyuyormusun,görüyormusun,çünkü ben,seni tam buraya çizdim,çünkü ben kuralsız bir tablo çizmek istiyorum demiştim.Seni seviyorum,biliyorum sende beni ,ne zamandır biliyorum…

Müzik bitmişti ne kafeden gelen gülücük sesleri ne denizin sesi gelmiyordu artık,gözlerimin kararmaya başladığını düşündüm.Bunun adı aşk sarhoşluğu olmalıydı.sessizlikte kalp atışlarımdan başka bir ses duymuyordum.Müzik,deniz,gülücük,muhabbet,aşk karşımda duruyordu.Dünya durmuştu….

-Ben,seni gördüğüm günden beri,küçüğüm.seviyorum !Evet ilk gün.Aşık oldum sana !Ama küçüğüm…

-Sus !Yaşım genç olabilir ama çocuk değilim !

Birden ağlamaya başladım.Müzik yeniden çalmaya başladığında,gülücükler duyulduğunda,deniz o büyülü sesiyle bu dansa eşlik ettiğinde yüreğimdeki bu eşsiz tabloyu ayışığına sorsalar şöyle tanımlardı.

”Onlar kuralsız bir tablo çizdiler,o an sarılan o iki bedenin ve birleşen dudakların arasından ben bile sızamadım”
Giremezdi…
Ruhlar çoktan sarılmıştı…
O kuralsız tabloyu çizmiştik…
Bir boyaması kalmıştı.
Beethoven bu notaları yazmıştı,besteyi yapmıştı.Besteyi yaşamak bizlere kaldı…
Moonlight Sonata,
Bizi anlatıyor…
Bizim…

 

AYLİN

                                   


    Zordur bazı kurumsal şirketlerin halkla ilişkiler departmanında çalışmak.Hele bir kadın olarak çalışmak.Sabah gel,akşama kadar binbir insan ile mücadele et,dertlerini,şikayetlerini sorunlarını dinle,sorularını cevapla.Bazen iş öyle yoğun olur ki ,insanın başını kaşıyacak vakti kalmaz.Kimisi topuklu ayakkabı ile akşama kadar çoğunluk ile ayakta durmak zorunda kalır idi..Çok zordur.Ayaklar şişer,kafa ayrı şişer ama hep gülümsemek zorundadır insan.Derdin var sıkıntın var..Geç bunları,önce iş..Bunun yanında insanın, iletişim kurar iken her insanın dilini ayrı ayrı anlayabilmesi ve kontrolü kendisinde tutabilmeyi bilmesi gerekir..Zor iş.Akşama kadar uyumak isterdi insan çoğu zaman,bir blue jean geçirip kendisini işyerine atmak isterdi ama iş yaşamının özellikle kurumsal iş yaşamının zorluklarından birisi de çalışanın görselliğini en üst seviyede tutabilmesidir…Görsel olmak zorundaydı insan yani hem göze ,hem kulağa hem ruha hitab etmenizi gerektirecek bir zorluktur çoğu zaman kurumsal iş yaşamı..İşte topuklu ayakkabı faciası güzel bir detaydır.Bir yerlerde  bir şirkette ne kadar iyi bir kariyer yolunda olduğunu düşünen çalışanın ,anlatırken,akşam eve gittiğinde kendisine bir kahve yapacak vaktininin olmadığını kendisine bile itiraf etmesi zor gelir.Çalışan kadın ile çalışmayan kadının yüzü de farklıdır.Çalışan kadının yüzüne bir süre sonra bir solgunluk çöker.Aslında bütün çaba hafta sonunu iple çekmek ve yarına bile çıkıp çıkmayacağın bir dünyada doya doya harcama özgürlüğünün dahi olmadığı bir parayı kazanmak hayatını çürütmek yok olmak içindir…Para da para diyen bütün hesaplarını önce bu kağıt parçalarının üzerine yapan patronlar ve onların yalakaları,yıkamacıları yağcıları da vardır.Evet birçok şirketin böyle bir çalışanı vardır.Bunlar şirket çalışanları ile yönetim arasında köprü gibidir.Kapitalizmin, bu vurgunu yemiş oldukları düşünülen en iri taneli narları arasından seçilirler ,yani daha çok kazanmak isteyecek,hırs olacak,kaypak olacak,yalaka olacak ..Kısacası karakterini satmış ve şirkette yükselebilmek için herşeyi yapabilecek birisi olacak.Öncelik bu sonrasında fiziksel özellikleri,diksiyonu,insanlarla kurduğu iletişim kalitesi..Bu köprüler altında çalışanlar ile zil,davul çalar iken çalışanları izlerler ve attıkları adımı patronlara yetiştirmek ile görevlidirler.Herşeyi ama herşeyi.Kaza ile ağızdan kaçırılan özel sorunlar,dedikodular.Patronun bildiğini ima eden bir sözü herşeyi belli eder.Aslında yalaka ne yalaka olduğunu çok iyi bilir,patron da onu özellikle seçmiştir,dolayısı ile olan bütün gün tabanları yorulan,her seferinde kendilerinden daha fazlası beklenen,işini gerektiği gibi yapmaz ise ertesi günü kovulacağını bilen,verilen o da gecikmeli,ya da eksik verilen bir lokma için eşek yerine konulan,bu şirketin taban kadrosuna olur..Dostlukta yoktur burada eğer insanın bir hedefi ve planları var ise insan sakın şaşırıp hoca ile kocayı biribirine karıştırmasın,çünkü gözlerini açtığında aylarca iş aramak zorunda kalabilir.Robot olmalı,örneğin işten uzaklaştırılan bir çalışanı merak etmemeli,kendi işine,gücüne bakmalı.Belki göze girer,yükselir..Bir tek ilke geçerlidir..”Babanı tanımayacaksın..!”Üç kuruşu ile yatırım yapmış ve daha büyük şirketlerin hayalleri ile kavrulan işkolik bir şirket yönetici ise daha fazlasını ister daha fazla,daha fazla,beş dakikanın bile boşa gitmemesini ister,boş oturanı sevmez…
Hele ülke ekonomik kriz geçiren bir ülke ise ve işsizlik çok fazla ise bu ortam bazı ve hem de iyi durumda olan  işverenler için bulunmaz nimettir…Personel görevini layıkı ile yerine getirmek zorundadır ama neden ise işverenin hep maaşları geciktirecek bir nedeni vardır.İtiraz mı edeceksiniz !
”Sizin yerinize çalışacak binlerce insan bulurum ,tek bir ilan ile hem de,gerisini siz düşünürsünüz !”

                                                                                         ***

 İşte böyle bir özel şirketin halkla ilişkiler departmanında çalışıyordu Aylin.Daha önce uzun zamandır çalıştığı yerde, arkadaşlarının işten çıkarılmasına dayanamamış ve işi bırakmıştı ancak çocukluğundan beri arkadaşı ve sırdaşı olan Mete o akşam yedikleri bir yemek esnasında ona,bunu yapmaması gerektiğini,yarın birgün arkadaşının geri gelmesi durumunda kendisinin ortada kalacağını ve sadece kendi işine bakması gerektiğini söylemişti.

-Dünya senin kadar güzel değil Aylin alışmalısın.

-Güzel.

Demişti ve O’na da kızmıştı.”bunu yaşadığın zaman anlayacaksın” demişti Mete ve dediği de aynen olmuştu.İşten uzaklaştırıldıktan bir süre sonra görüşmeye devam ettiği arkadaşlarından tekrar işinin başına geçenler olmuştu ve durup durur iken işsiz kalan kendisi.İşin garibi ”arayıp haber verecekler mi” diye beklediği arkadaşlarından tek bir telefon bile alamamıştı.Gerçi kalifiye bir eleman idi ve şimdi çalıştığı şirketi bulmakda pek zorlanmamıştı.Açıkta kalan arkadaşlarının arasında ilk iş bulan kendisi olmuştu.Mete de ona kendi şirketinde kısa sürede açık olabileceğini ve kadroda değişiklikler yapılacağını anlatmıştı ama onunla birlikte aynı şirkette çalışmak da istememişti.Arkadaşlığın ötesinde onu seviyordu.Senelerdir aşklarını gerek kendisinden ve gerek ise sevgililerinden dinlediği bu adamı seviyordu işte..Bir de o bilse idi..Mete onu işyerindeki sorunlardan daha fazla yoruyordu…Kabul etmedi.İçi de yansa kabul etmedi.Kısa süre içerisinde bir gazete ilanında karşısına çıkan bu işyerine hemen müraacat etmiş ve ilk günü işe kabul edildiğine dair onayı almıştı.Çok  disiplinli bir çalışma uyguluyordu işyerinin kendisi için ayrılan ofisinde.Tabii bu disiplin her hususta geçerli idi.İlk ay patronu ile arasında tartışma yaşamıştı bile.Patron odasına girmiş ve arkasında duran dolabın içerisindeki tozdan ve parmak izlerinden memnun olup olmadığını sormuştu.Bunun üzerine ”ben de tam onu diyecektim..Döne nerede acaba,neden işini yapmıyor” diyecek olmuş ve Ayhan Bey bunu kendisinin de yapabileceğini ve böyle boş vaktinde temizleyebileceğini söylemişti.”Hayır” demişti Aylin imzaladığı anlaşmayı hatırlatarak.Bu benim işim değil.Her insan kendisine ait olan işi yapmalıdır,bu dolabı silmek benim için elbette sorun değildir ,fakat Döne’nin işini aksatması büyük sorundur.Bakın saat dokuz otuza geliyor,saat on’da  müşterim kapıda belirir.Ve masam da toz içerisinde.Döne’nin mesaisi saat sekizde başlıyor ve katımızda sadece üç ayrı oda var.Benim işim müşterim..Şu an’da onunla yapacağım görüşmede olabilecekleri düşünüyor ve hazırlanıyorum.Lütfen.Haksız isem haksızsın deyiniz.Bu sözlerin üzerine tartışma uzamış ve Aylin gerekir ise bu nedenden dolayı işi hemen bırakabileceğini söylemişti.Ayhan Bey gülümsemişti ve ilave etmişti.”Aslında sizin  gibi elemanlara çok ihtiyacımız var Aylin Hanım siz haklısınız.Doğruya doğru.Cemil Bey’i Döne hususunda uyaracağım.”..”Teşekkür ederim sevinirim” diye cevap vermişti Aylin gülümseyerek ve Ayhan Bey odadan çıkmıştı.On dakika sonra Döne odanın  kapısında belirmiş kendisine ters ters bakarak işini görmüştü.Anlaşılan Cemil Bey’in gazabına uğramıştı Döne.Sert konuşmuş olmasa idi bari.Aylin’in bu kadın hakkındaki izlenimi hiç hoş olmamıştı.Gördüğü şu idi ki Döne sorumluluğunun farkında değildi.Her ne zaman görse mutfakta sigara içmek ve yakaladığı bir eleman ile dedikodu yapmak ile meşguldu.Birçok yerde olduğu gibi…

                        

   ****

Yeni açılmış kurşun kalemin kağıt üzerinde hareket eder iken çıkarttığı ses bozuyordu gecenin sessizliğini.Ancak bu ses Aylin’in içindeki seslerin yanında duyulmuyordu bile.O’nun içinde fırtınalar,gökgürültüleri,kasırgalar kopuyor ve bir hortum hayalini ve hayali ile birlikte bütün benliğini alıp çekiyordu sanki.Çılgınca başladığı destan gibi yazısını gözü görmüyordu.Kağıt üzerinde yaşıyor gibi bir hali vardı.Yarılmış bir gecenin içerisinde kendi yarısını,yarasının üzerine dikiyordu..


”Dipsiz kuyularda açan  güneş gibi olduğunu düşünüyorum.Senin için ne düşüneceğimi,ne söyleyeceğimi bilemiyorum.Böyle ne bileyim manyakça şeyler düşünmek istiyorum hakkında,manyak hayaller kurmak mesela.Manyakça yaşamak seninle.Olmadık diyarlara  hiç açılmamış yelkenler açmak.Dipsiz bir kuyuda boğulmak .Aynı şeyin senin için de geçerli olduğu bir dünya gibi.Renk ben,koku ben,gökyüzü biz,aşk biz.Bizim adımız aşk.Seni büyük bir tutku ile seviyorum.

Günlerin olmadığı,saatlerin olmadığı bir diyarın bekçileriyiz.Beni ne kadar çok sevdiğini biliyorum.En azından arkadaşın olarak ama ben seni ,senden çocuk yapacak kadar çok seviyorum.Olamaz,başkasından olamaz sevgilim.Tanrı’m manyak mıyım.Şu yazdıklarımı okuyan birisi benim için ne düşünür,ya sen ya sen senin için düşündüklerimi zamanında söylese idim böyle kayıp gider mi idin ellerimden?Br bebeğimiz olur muydu?Ya da öyle zannedeyim bırak.Bu bile beni birkaç dakikalığına mutlu etmeye yetiyor sevgilim.Bu kadar mutluluğu çok görmeyecek kadar iyisin bilirim.Çocukken saçlarını nasıl çektiğimi düşünüyorum.Sokaklarımızda çocuk cıvıltılarımız ile birlikte koşuşturduğumuzu…Özür dilerim,ikinizden de bunu yapmamalı idim.Tutkunun efendisi olduğun sürece kölesi olmak iyidir.”

Birden kalemini yere fırlatarak yüzünü ellerinin arasına aldı Aylin.”Neden” dedi ”Neden tanrım,neden böyleyim,senelerdir ellerimin arasından kaçıncı kez kayışını izledim.Her gidişinde gözlerimden akan yaşlardan oluşturduğum üzüntü denizinde boğulmakdan yoruldum.Tanrı’m defalarca tanıştırdığı sevgililerinden sevdiğim adamı dinledim.Bu ıstırap..İlk kez bir ok işaretinin yönünü değiştirmeye kalktım şu halime bak !”

Elini başına götürdü.Başı ağrıyordu.Kalktı,mutfağa yöneldi ve kendisine bir elma çayı hazırlayabilmek için ısıtıcıyı çalıştırdı.Dolabı açtı elma çayı yerine bir paket çikolata geçti eline.İş ,güç,aşk,sevgi,yorgunluk,acı ile karışmış bir canavarın üzerine üzerine geldiğini hissetti.Çikolata pakedini yırttı ve pakedin sessizliği yırtan sesi ile ne yaptığını farketti birden.”Kahretsin !”.Bu sık sık olmaya başlamıştı.”Acaba bir doktora görünsem mi ” diye düşündü ”son zamanlarda bu dalgınlık sıklıkla olmaya başladı.Bir kaç gün önce de yumurtayı tava yerine,tezgahın üzerindeki çöp kutusunun içerisine kırmış ve kabuğunu tavanın içerisine attığında kendisine gelmişti.Çorba yapacağı etin suyunu altına tencereyi koymadan lavabonun içine koyduğu kevgire boşaltması ne idi ya..Sular gider iken oluşan girdaba bakakalmıştı.Belki de kesinlik ile bir doktora görünmeli idi evet.İşyeri de üzerine çok fazla gelmeye başlamıştı.Karmakarışık kafası düşüncelerini kaldırmıyordu.Bir yandan üzüntüsünü bastırmaya çalışır iken diğer yandan bu karışık kafa ile işyerinde de yeterince verimli olamadığını biliyordu.”Ah şu halime bak” dedi kendi kendisine sinirlenerek,’aman Tanrı’m yarın yapacağım görüşmeler hakkında yazılmış raporları inceleyeceğime,sorunları tespit edeceğime burada oturmuş ve elma çayı eşliğinde sevdiğim adamı karalamaya çalışıyorum…Hayır hayır beni yeterince karaladığını hissediyorum,senden kurtulacağım….

Çayını hazırladıktan sonra çalışma masasına yöneldi ve kağıdı eline alıp tekrar okudukdan sonra sinirli sinirli  buruşturarak ”seni sileceğim pislik herif ne imiş çocuklu aşkı’m Mete.Bu ben miyim,bunları ben yazmış olamam…Hade..İşim çok..” dedikden sonra klasörünü açtı ve dosyaları incelemeye başladı.

”Bakalım,bakalım”diye mırıldanıyordu bir taraftan..Sekiz randevunun ikisi bir ay öncesine ait müşteriler idi, gerisi son bir hafta içerisine gelenler idi.Görünen o idi ki altı müşterinin hepsine teker teker açıklama yapacak ve yapılan  hataları kapatmaya çalışacaktı.”Tanrı’m ne salak kızlar bunlar.”Haklı idi Aylin.Her seferinde ne yapmaları gerektiğini  anlatmalarına rağmen bu kızların hatalarını Aylin üstleniyordu.

Çayını  yudumladı.Bunu yapar iken gözleri içerisinde bir balerinin döndüğü küçük küresine takıldı.İşte yine olmuştu.Bir dakika aklından çıkmayacak mı idi bu adam?”Bu küreyi de gözümün görmeyeceği bir yere kaldırmalıyım” diye düşünerek ayağa kalktı ve küreyi alarak sandalyesine oturdu.Salladı.Sallandığı zaman yağmur altında danseden bir balerin izlenimi ediniyordu insan.O gün.Doğum günü, on ikinci yaşı.Çok sevinmişti.Bütün hediyeler anlamını yitirmişti ya Mete’den aldığı ilk doğumgünü hediyesi olduğu için bu balerini iyi korumuştu.Tekrar salladı.Gözlerinden akan yaşları durduramadı bu sefer.Hala ne büyük bir hata ettiğini düşünüyordu.Birden eline kalemi aldı ve kalem kağıdın üzerinde bir balerin edası ile dönmeye başladı.Yağmur yağmaya başlamıştı.Mete ile birlikte koşturdukları parkın ortasında yağan yağmuru izlemeye başladılar ve Mete hayatının en güzle öpücüğünü kondurdu.Hiç durmaksızın dansediyordu balerin ”Yağmur yağdı” diyordu,”yağmur yağdı gözlerimi kapatıp dinlediğimde,hayal pencerelerinin buğulu camlarına kelebekler öpücük kondurdu yine.Sesin büyüsü ile dile gelen,biribirine elveren,köklerinden bağlı iki yaşlı zeytin ağacının kucaklaşmasını izledim.Bizi izledim.Yaşlıydık.En azından ben çok yaşlıyım.Senin yüzünden kaç sene büyüdüğümü bilemezsin.İlk aşkım.Onsuz olamayacağımı düşündüğüm adam,onunla kaç yıl büyüdüğüm adam,tanıdığım wn çocuk adamsın.İçimde bir ses,tanrıların çocuklarıdır yağmur,çocuklarımız,tanrıyız,sesi çocuk sesi,bizim sesimiz,huzur ve duru bir sevgi,toprağın olmaz ise olmazı,olmazım,aşıkların vazgeçilmezi,sanatçının ilham ateşi,mutluluk gözyaşları ve sudur işte.Tanrıların çocuklarıdır yağmur,gök ile yerin birleştiği yerde,bir doğum yaşanır….birbirine sarılmış,İki zeytin ağacına dökülen çocukların sesi,Güzel sesli Kalliope’yi andırır… Susmayalım..”

Gözünü açtığında aşk dolu idi elleri.Sancılı bir doğum yapmış gibi hissetmişti kendisini.Ağladı,ağladı.Kendisini utanç ile aşk acısının karması duygulara teslim etti.Yapmamalı idi.Aşk bir insanın gözünü bu kadar kör etmemeli idi.Bir süre sonra sakinleşti.Günlerdir üzerinden atamadığı gerginlik biraz olsun geçmişti işte.Annesini düşündü.Çok erken yaşta hayata gözlerini yuman annesini.Ve ”ağla” kızım” derdi annesi ona küçük iken,sakın duygularını bastırma  ne kadar ağlarsan ağla,bir damla,iki damla ama ağla..”Annesinin bu sözleri şeker gibi geliyordu ona öyle zamanlarda.Hiç utanmadı ağlamaktan.Ama bir de ağlamayı sevse idi.”Anne çok erken öldün” diye düşündü.Babasını çocuk yaşlarda kaybetmiş ve bunun acısını çokça yaşamıştı ya birlikte yaşadığı annesinin kalp krizi vesilesi ile ani ölümüne hazırlıklı değildi Aylin.

Başının ağrısı biraz olsun hafifledi.Biraz daha çalıştıkdan ve sorunları tespit ettikten sonra her bir müşteri hakkındaki notlarını raporların üzerine fişledi.Biraz olsun sakinleşmişti.Saat geceyarısını gösterdiğinde bir ılık duş alıp uyumak için hazırlandı ve yatağına uzandı.Telefonunu açtı ve sabah kendisini uyandırması için yanıbaşına yerleştirdi.Eve geldikden sonra kimse ile konuşmak istemediğinden dolayı telefonunu kapatmıştı.İşyerindeki sorunların da sinirlerini yeterince yıprattığını düşünüyordu.Cemil Bey’in ne var ne yok patrona yetiştirmesine tahammülü kalmamıştı artık.”Ne yalaka, şu herifi bir gün boğazlayacağım az kaldı.’diye düşüne düşüne uykuya daldı.

                                       ***

Ertesi  sabah saat yedi de çalması için hazırladığı telefonunun uyarısı ile gözlerini açmış,kalkmak istememiş.Uykulu uykulu yine küfretmiş,zorla kalkmıştı.
Hazırlanır iken kahvaltı için birşey yemek istemediğini farketti.Ne kadar sinir bozucu birşeydi iş yaşamı.”İnsanın hayatının anlamı bu olmamalı” diye söylendi kendi kendine ,insan yaşamı bu olmamalı.Nerede ise her sabah aklından geçen düşüncelerdi bunlar.”Yine ütülemek zorundayım şu gömleğimi ,pantolonumu işin yok ise her sabah uyan aynı işleri yap ,dur insan doğasında ütülü gömlek var mı Allasen” diye söylendi yine kendi kendisine,”buruşuk giysek şunları ne olur ki,giy bulduğun gibi çık işte..Bazen hippiler gibi olmak istiyorum ya..Her gün kalk aynı işi yap dur.”Bunları düşünür iken bir yandan da ütünün kusursuz olması için nasıl çabaladığına kendisi de gülüyordu..Yola çıktı,arabasına bindi..Her sabah yollarda minübüs bekleyen insanlara takılırdı gözleri de şükrederdi,kara kışa soğuğa ,yağmura çamura rağmen beklerdi bu insanlar..Bir gün yakın arkadaşı olan Hale,”halimize şükretmeli Aylin baksana bu soğukta penguen gibi dizilmişler,yazın karınca kışın penguen gibi”…dediğinde kızmıştı ona da ama öyle komik söylemişti ki..”Tamam Aylin kızma ama geçen Necla’nın oğlu bir söz ettiğinde”

-Ne dedi yine?
-Uf anne ya üç günlük dünyada beş gün okula gidiyoruz.
”Hah hah hah..Kızım öyle ya da böyle”demişti önündeki aracı sollamaya çalışırken-aman bu da ne be-Tantalos gibiyiz.Elimizi uzatacağız meyve yok,tam içeceğiz,derya çöl…Hep aynı hep aynı..Ne günahımız vardı ki,neyin cezasını çekiyoruz?

Onca trafik canavarına korna çala çala sonunda İşyerine geldiğinde yanlarından geçtiği herkese ‘günaydın” diyerek bir sıcak çay aldı.Etrafı dolaşmaya başladı,yine sıradan bir iş günü başlamıştı işte bütün monotonluğu ile….Döne masaları temizlemekle,şirketi havalandırmak ile meşgul,Gökhan’da bir anahtar bulma telaşı..Telefonlar sabahın köründe zır zır…Hande elinde bir ruj daha bayatlamamış makyajını tazelemekle,nasıl göründüğünü sormak ile meşgul-kızım boşuna uğraşma,Ayhan Bey bakmıyor bile sana-Masasına oturdu,raporlarını,çayını bir kenara bıraktı ve laptopunu açtı ve ” sekiz randevu canlarım benim  uf ya..Evet Hilmi Bey..merhaba..”diyerek çekmecesindeki evrakları gözden geçirmek istedi.Çantasını açtı ,anahtarlarını alacak iken eli çantanın iç cebindeki bir fotoğrafa gitti..Hüzünle gülümsedi birden,başını salladı ve ” sen?” diyerek anahtarları alarak çekmecesini açtı…”Ah Mete..”

Daha çayını içmeden ilk müşteri geldi.Tam saatinde.Sabahın sekiz buçuğu.Müşteriyi gördüğünde kendisini şeytan görmüş gibi hissetti Aylin.Yarım saat gecikmeli gelmesi için neler vermezdi oysa ya adamcağızda görüşmeden sonra kendi işine koyulacaktı.”Hoşgeldiniz,buyrunuz ben de sizi bekliyordum. Hilmi Bey’siniz doğru mudur?” diye sorup onayı aldıkdan sonra telefonu kaldırdı ve Gökhan’dan Hilmi Bey’e ait olan faturaları getirmesini istedi.”Döne’den de bir çay istedikden sonra görüşme başladı.Anlattı,açıkladı,dinledi,soruları yanıtladı ve görüşme başarı ile sonuçlandı.Tokalaşıp gönderdi.

Sonra sırası ile diğerleri.Çok zaman kişilerin özel sorunlarını anlattığı da olurdu.Çok güleryüzlü idi Aylin ve insanın içerisine yaşam enerjisi verecek bir ses tonu var idi.Bunca sorunun içerisinde insanların güleryüz ile karşılaşması ve kendisi ile ilgilenilmesi hoşuna gidiyordu elbette.Bazen çok komik şeyler olmuyor değildi.Ama bir keresinde çok gülmüştü.Kılığına kıyafetine özen göstermeden görüşmeye gelen iki avukatın ikisininde ertesi günü takım elbise giyip,parfümler sıkması ve damat traşlarını olup gelmesi daha önce rastladığı türden olaylar olmasına rağmen bu biraz başka idi..Sanki bir gün önceki iki beyefendi gitmiş yerine bambaşka iki insan gelmişti.”Eh işyerinde bu kadar hoş hanımın olması karşısında biraz utanmış olmalılar” diye düşündükçe gülüyordu.Bir de bir beyefendinin akşam yemeği davetine ”akşam yemekleri için elimizde 1.90 lık ve 130 kiloluk Servet Bey’ var.O’nu veriyoruz elbette neden olmasın akşam yemeğinde de görüşebilirsiniz.” demişti ve müşterisi ”yok kalsın ben onu istemiyorum” diye cevap vermişti…”Ne kadar iğrençsiniz” diye düşünüyordu böyle insanları gördüğünde Aylin”insan kendi sevdiği  kendi istediği bir insan ile birlikte olmalı.Ve bu da karşılıklı bir çekimin sevginin,aşkın sonucu olmalı bir yozlaşmanın nedeni değil…”

Bütün gün bir çok  insan ile muhatab olmanın yorgunluğu yine yüzünden okunuyordu akşama doğru.Saat dört civarı yine yeni bir görüşme yapmıştı.Evraklarını düzenler inceler iken görüşmenin olumlu geçmesine seviniyordu.Bu kaçıncı şikayetti.’Allasen bir kişi de şikayet için gelmesin ‘ diye düşündü imzalanan evrakları incelediğinde.Kendi kendisine gülümseyip kalktı ve bir çay içmek ve Döne’nin marifetlerini izlemek için aşağı inmek istedi.Kim bilir yine kızlar ile kimlerin dedikodularını yapıyordu.Mutfak kısmı dedikodu kazanı gibi idi.Herkes her telden çaldığından dolayı sinirlerini bozmamak için kimseye fazla yaklaşmıyordu.Bekleme salonundan geçer iken  Cemil Bey’i gördü ve  başını sallarken elini başına götürüp ‘deli’ olduğunu ifade eden bir el hareketi yaptı.İki elini yana açan Cemil Bey’de gülümsedi.Bu adamla kavga ettiği günden beri değişmişti.Bir gün bir tartışma da kendisine orayı terketmesini söyleyen personel müdürüne ‘çıkmayacağım” deyince,”çık” demişti Cemil Bey” ve ”sende kim oluyorsun yalaka” deyince  koca adam yumruklarını sıkarak üzerine saldırmış ve oda suratına okkalı bir tokat patlatmaya çalışmış ve araya başkaları girmişti.İkisi de biribirlerini teditler etmişti.Cemil Bey ”ağzını burnunu kırarım” der iken Aylin senin kıracağın burun beş dakikada düzelir de benim uzattığım adam daha kısalmadı” diyordu.Cemil Bey ”bak sen fazla oldun,nasıl kadın bu ya” der iken Aylin ”ulan sen kimsin” diyordu…Kıyamet kopmuş ve olay araya girenler sayesinde yumuşamıştı.Birbirlerine sarılıp barışmışlardı.Tabii Döne yetişmişti mutfakta,

”Sonunda haklarından gelebilecek birisi çıktı dedim Aylin Hanım” dediğinde ters ters bakmıştı.

***

                                                                                             
Mutfağa indiğinde yanılmamıştı.DÖne Hande ile çene çalıyordu.Anlaşılan Hande telefonların susmasını fırsat bilmiş ve Esma Hanım’ı telefonun başına bırakarak biraz mola almıştı.Duygu hakkında konuşuyorlardı.Duygu’nun erkek arkadaşını çekiştiriyorlardı.Konşulanlara ister istemez kulak misafiri oldu ve çayını alıp hemen yukarıya çıktı.”Az kaldı bir gün bu sebepten hepinizin canına okuyacağım” diye düşünüyordu.”Farketmez” diyecekti az kalsın,”hiç farketmez konuşun içinizdeki mikrobu her tarafa saçın,nasılsa sizin hakkınızda da konuşanlar bolca mevcut.Sizin tek hatanız kendiniz ile kendi hakkınızda konuşmalar gerçekleştirememeniz.Bunu başarabilseniz bu pisliğe de son vereceksiniz zaten..”


Yukarı çıkıp masasına oturduğunda yeni başvuru kayıtlarını incelemek için çekmecesindeki dosyaya uzandı.Bu dosyaları teker teker incelemesi ve özgeçmişler ile resimleri birbirine zımbalaması gerekiyordu.Bütün özgeçmişlerin altında görüştüğü kişiler hakkında ladığı bir kaç cümlelik not bulunuyordu.Bunları Ayhan Bey ile inceleyecekler ve ikinci görüşme gerçekleştirmek için karar kıldıklarını tekrar davet edecekler idi.Gazeteye ilan verdikleri pazartesi gününün ertesi günü seksen başvuru gerçekleşmişti.Hande’nin davet ettikleri ile çarşamba günü ilk öngörüşmeyi gerçekleştirmişti. Salı günü seksen başvuru gerçekleşmişti. Aradan elediklerini bir yana ayırmaya digerlerine ise resimleri zımbalamaya başladı.Çalışmasına dikkatini iyice yoğunlaştırdığı bir esnada  telefonu çaldı.Telefonu çantasında idi ve elindeki kağıtları masanın üzerine bıraktı,telefona baktı.”Mete”.Bir an için aylardır görmediği,sesini duymadığı Mete’nin sesini duyacağı için sevindiğini farketti.Ama kararlı idi.Konuşmak istemiyordu.Açmadı.Ama içindeki merak da kendisini kemiriyordu.Telefon tekrar çaldı.”Mete”..Açıp açmamakda tereddüt etti bu sefer ve merakını yenemedi.Sesini duymak en azından.Dayanamadı.Açtı.Durgundu sesi,ne diyceğini bilmiyordu.”Nasılsın?”,”İyi misin?” Anlamsız gelen konuşmalar.Fakat havadan sudan başlayan konuşma ilerlediğinde inanamayacağı birşeyler oldu.Telefondan gelen ses o güne kadar bu yönünü kendisinin hiç görmediği bir adama aitti.Bir arkadaşın sesi,cümleleri değildi duydukları.Mete’nin sevgililerinden duyduklarına da benzemiyordu.”Çok sert..bana bunu almış deme birşey ama hiç sevmem..imza Sema,çok kendini beğenmiş…imza Dilek,çok ukala,kendisini ne sanıyor bu adam,bana böyle davranmalı,şöyle yapmalı.. Deniz,Kıskanç,geçen bir işlettim var ya..Serap…Onu  seviyorum ama bu ilişkide birşeyler eksik,ay onun için hiçte yapamam doğrusu….Handan..”Ona sorsalar tam bir arkadaş canlısı,dost,sırdaş,can ciğer kuzu arması idi Mete…Sevdiğim adam,dünyanın en güzel adamı,en tatlı adamı,en zarif,en anlayışlı erkeği…O balerin ve diğer hediyeler harika…Hava,su,yaşam,hayat,sevgi,aşk..Ben onun için neler yaparım..İmza Aylin..
Biraz sohbet ettikten sonra ellerinin titremesini ve heyecanını gizleyemediğini farketti.Özellikle
”Aylin biliyor musun ben aslında yıllarca,neden bilmiyorum aman Tanrı’m..Kör müşüm işte anlasana..Ya nasıl sakladın?Ya sen nasıl birisin?Buluşmak istiyorum benimle bir çay içmek ister misin sadece bir çay içmek istiyorum seninle?İzin al buluşalım..
Saatine baktı Aylin,vakit epey geç olmuştu ve ofisten erken çıkıp çıkamayacağını da bilmiyordu.Belli belirsiz gülümseyerek kendi kendine olamayacağını söyledi:
-Hayır bugün müsait değilim.
ama ısrar etti Mete ..
-Ne olur sadece bir çay içecek kadar vakit istiyorum senden.
Tekrar olmayacağını söyledi Aylin kesin bir cevapta vermek istemiyordu .O anda bu an için ne kadar zaman beklemiş olduğunu haykırmak istedi ama yapamadı içinden bir ses kontrole davet ediyordu onu,yapamadı.Aşık olduğu adam gözlerini dünyaya kör eden adam karşısında onu beklediğini söylüyordu…Bu sefer Mete başkası idi ,bu sefer sevdiği adam aramıştı onu.
-Bugün olmaz hoşçakal.
-Peki,hoşçakal…

Herşey bu gün içindi..Çekilen acılar,susmalar,ağlamalar..Çok uzun zamandır sevdiği adamın kendisini istediğini söyleyeceği zaman gelip çatmıştı işte..Buna inanası gelmedi.Çok uzun zaman geçmişti,çok uzun zaman…Mutluydu..Hiç olmadığı kadar..Ahmet’i düşündü..rmudun sapı,Cemal.üzümün çöpü..Erkan..hmm kaşının üstünde gözü var..Onun ağzı var,bunun burnu var,şununla olmaz çünkü gözü var..Ümit..Hiç semedim ki..mantık belki olur..Yok mantığım almadı ..Mete?İşte o tam aradığım insan…

Bir yandan bu konuşmanın heyecanını üzerinden atmaya çalışırken diğer yandan özgeçmişleri çekmecesine geri kaldırmaya çalışıyordu.Çevresine anlamsız bakışlar atmaya başladı.Herşeyin rengi değişti.Beyninde elektrik çarpmalarına benzer akımı hissedebiliyordu.Zangırdıyordu. masasının üzerini düzenledi.Aklından geçen binbir karmaşık düşünce ile mücadele ediyordu.Duyguları ile mantığı arasında gidip geliyordu.Bir an evvel Mete’in kollarına atılmayı istiyordu, diger yandan yaralanmış kalbini ,kırılmış gururunu da hiçe sayamıyordu.Bir an için geçmişi düşünmeye başladı.Çok iyi arkadaştılar herşeyden önce Mete ile ve yakınlıkları arkadaşlığın biraz ötesinde idi.O da yazılım işleri ile meşgul idi..Mete’nin  kendisini sevdiğini düşünüyordu Aylin her ne kadar Handan ile ilişkilerinin iyi gittiğini bilse de içinden bir ses birlikte olmaları gerektiğini ve Mete için doğru kişinin kendisi olduğunu düşünüyordu.Nasıl olmasındı ki nerede ise aynı an’da aynı şeyi düşünecek kadar aynı döngü içerisinde idiler.O’na ilk kez aşkını itiraf ettiği gün ne kadar utandığını düşündü:”Allah’ım ne manyaklık!”Bir gün bir kafe’de kahve içer ve havadan sudan,politikadan, Çin’in dünya ekonomisi üzerindeki etkilerinden bahsediyorlardı,

-Çin’i bölemezler,bölmezler…En azından şimdilik..

-Bölemezler çünkü o kadar insan dünyanın dört bir yanına saçılırsa ne olur biliyor musun ?Düşünsene..Baksana Amerika’da bir Çinli son pirinç tanesine kadar yiyormuş da soranlara Çin’in nüfusunu söylemiş.Hepimiz bir pirinç bıraksak ekonomi ne olur demiş.Sormuşlar burası Amerika,üzerinde barındğımız toprağa ihanet etmek bize yakışmaz demiş.Bravo  canım.

Bunlardan bahsederler iken dayanamadığını hissetmişti Aylin,konuyu yarıda kesip birşey belirtmek istediğini söylemişti.
-Mete,seninle birşey konuşmam gerekli,bırak Çin’i şimdi.
-Elbette şeker sen devam et..
-Mete.
Gözlerinin içerisine dikkatli bir şekilde bakan Mete’ye,bütün pervasızlığını takınarak”Mete seni seviyorum,seni uzun zamandır seviyorum,bu aşk benim için dayanılmaz bir hâl almaya başladı,Allah belanı versin,ne zamandır sana bu sözleri söyleyebilmek için kendimle mücadele ediyorum Mete,biliyorum Handan o da arkadaşım,olmuyor,Mete..”
dediğinde,bir yandan gözlerinden akan yaşları tutamayan Aylin’e bakan Mete şaşırıp kalmış ve ne diyeceğini bilememişti.Bir sigara verip sakinleştirmeye çalışmış ve sakinleştikten sonra ise ;
”şeyy..Handan..bilmiyordum,aslında …özür dilerim..sevgilim var biliyorsun ve biz ..şaşkınım..”cevabını aldığında yıkılmıştı Aylin.Bu cevabı alacağını biliyordu..Haklı idi öyle ani ve zamansız söylemişti ki..-Ama bugün..hem..Evet Handan,Handan ne olacaktı şimdi?-
Başını belli belirsiz sallamıştı ve gözgöze gelmemeye dikkat ederek elini kaldırmış..-Ben tamam kendimi tutamadım,özür dilemene gerek ,yok unut gitsin tamam mı!
Ama dayanamamıştı, hele Mete Ümit’i sorduğunda o gün, en son söylediği söz ‘onu hiç sevmedim,belki uzaklaşırım unuturum içindi,özür dilerim utanıyorum’ olmuş ve Mete’nin in yanından koşarak uzaklaşmıştı.Bir daha da aramadı ve telefonlarına cevap vermedi.Hala bu utancı içinden atamamış idi,zaman geçtikçe ,özledikçe ,bitirdiği arkadaşlığına da üzülmeye başlamıştı …


Bunları düşünür iken telefon tekrar çaldı.


-Niçin kabul etmiyorsun kadın !Gelir isem saçlarını çekerim..

Çocukluktan beri hep yaptığı gibi..


-Bugün müsait değilim ama bakacağım.Hem Handan!
-Düşündüm de O’nu annem çok seviyordu..Arkadaş değil miyiz,hadi..?
-Bakacağım dedim,şu an müsait değilim.

Biraz daha sohbet ettikten sonra telefonu kapattılar fakat Aylin içide bir an önce kavuşma isteği ile yanıp tutuşuyordu.Görür görmez koşup boynuna sarılacaktı ve onu ne kadar sevdiğini ,hep bu an için beklediğini söyleyecekti.Biliyordu onunda aynı ateşle yanıp tutuştuğunu sevgi galip gelmişti ve sonunda görmüştü Mete ve onu istediğini söylemişti işte..Daha önce kaçlarca kere biraraya gelen sohbetler eden Aylin bugün aslında Mete ile ilk kez buluşacaktı.İlk kez kılığını kıyafetini saçını başını incelemek zorunda olduğunu hissetti,ilk kez onunla buluşacağı için makyaj yapmak istediğini farketti.Salaş sapaş kıyafetleri veya pijamaları ile az kapıyı açmamıştı ona. Bugün,sevdiği adam ilk kez  başka birisi olmuştu.İlk kez göreceği ve kendisini ilk kez görecek ve sevdiği bir yabancı gibi..Bir yabancı…Sevdiği bir yabancı…

Annesi ”ağla kızım” dedi…

Ağladı…

Telefon tekrar çaldı….

                                                 

 

                      

aşk /mektup

 

Aşk…

Bir mum gibi eriyor gecelerin iliklerine…”Ben seninle var’ım diyorum..Eğer”iki kişiden oluşuyorsa aşk’ın dünyası,dünya sen’den oluşuyor.Toprağım,suyum,havam,dağlarım tepelerim,çiçeklerim,böceklerim……Yani sen…Yani hayat…Yani aşk…
Her gece yeni masallara gebe kalıyor hayallerim…Aşk, gecelerimi mesken bellemiş,ve hayallerimi zevce…hergece görücü geliyor rüyalarıma,tereddütsüz kaldırıyor duvağını hayallerim ve sen’i yaşadığım an’lar kadar aşk çocuğunu emziriyor Illuna… Biz evren oluyoruz…. Ve ben bu aşk’ı, seni yanıma alıp… yeleleri örüklü mavi ve cinsiyetsiz kanatlı bir at üzerinde kuruyorum biliyormusun.Karnımın ağrısına isim koyamadılar,böyle ne bileyim tatlı bir ağrı bu,gülümsetiyor,gülümsemekten gözümden yaş geliyor her neden ise,sorana ”gözüme duman kaçtı” diyorum ve bir sen aklıma geldiğinde olduğundan olacak…. Ben,sen koydum… Bu ağrının adını…. Sen’in adını…koyamadım.Aslında acı’ya çok benziyor yalan değil ama içinde sen olduğun için,tatlı geliyor.Seninle her gece mantar topluyoruz..Ormanların içerisine ya da bir dağın hiç kimsenin erişemeyeceği bir yerine saklanmış nadide mantarlar.Sabaha her yan sepet sepet  mantar kokusu.Hergece çiçeklerle konuşuyoruz seninle,ağaçlarla konuşuyoruz,kıyamıyor bize doğa biz doğa oluyoruz.İnsanlarıni saat,saniye  dediği bir illüzyonda birkaç saatlik saraylar inşa ettirip insanlığa hediye ediyoruz.İnsanlar hayaller kurarlar ve ”insan hayal ettiği müddetçe yaşar…” demiş insanın birisi ya…Sanırım… İnsan’ım ben… Ve hayalimin adına aşk diyorlar….Diyorum.Hiç bir çirkinlik barındırmıyor orası.Aşk çirkinlik barındırmaz,barındırmamalı..

Her gece yeni masallara gebe kalıyor hayallerim…Aşk, gecelerimi mesken bellemiş,ve hayallerimi zevce…Hergece görücü geliyor rüyalarıma,tereddütsüz kaldırıyor duvağını hayallerim ve sen’i yaşadığım an’lar kadar aşk çocuğunu emziriyor Illuna… Biz evren oluyoruz….

Sana beslediğim bu kayıp duyguya işaret bulamamışlar henüz….
İşte o yüzden  bir ben biliyorum….Özgürce yaşıyorum…..Çünkü …O’na isim koyarsam…O’nun da diğerlerine benzeyeceğini….Ve hapise gireceğini çok iyi biliyorum.Şekillerle,kurallarla sevmek ne kadar zordur.Demir parmaklıklar arkasında bir sevgi değil istediğim.Değil hissettiğim.İşte..O yüzden tatlı geliyor karın ağrılarım,o yüzden sevgiden ağlıyorum ben,o  yüzden kaçıyor duman gözlerime,o yüzden,işte o yüzden..Yani yani anla işte… seni de…..O yüzden seviyorum ya ben………..

 

Bir güneş sızıyor en sus tarafımdan..

 ***

”Bırakamıyorum ki ” diyor..Tanıdın mı ..Güneş…Dinle…

”Bırakamıyorum ki gönülde düşünce olasın

İstemiyorum ki ,gözlerde değersiz kalasın

Seni cânımda saklıyorum,gözümde gönlümde değil.

Tâ ki son nefesime kadar bana yâr olasın”/Şems-i Tebrizi

ÖLÜM

 

”Kanunları azaltmak yerine çoğaltmak üzerine düşündükçe insanlar,
Demir parmaklık arasına parmak  da girmiyorsa artık
Üzerine  camlar eklendiyse görüşmelerde
Parmak ucunun sıcaklığı bile çok görülüyorsa dokunanlara
Kişiler hala yaşıyorsa mamaklarda metrislerde,tecritlerde,hücrelerde
Çıkamadılarsa kafalarındaki zindanlardan
Hala ölüyorsa anneler,çocuklar,bebekler,toprak ve hava su veya,
Kin tohumlarının açtığı namlunun demir  çenekli barut çiçeklerinde
Gezinde gözünde mermisinde..
Hâlâ bekaretini tanrının aldığı kız çocukları kurşuna hedef
Çiçek açtılarsa mezarlarının üzerinde ay’ın ondörtleri
Bir çarşaf lekesi üzerinde canlıysa bembeyaz çocuk öyküleri
Bundan binlerce yıl önce bira fıçılarının üzerinde
Birbirlerini konuşan insanların yaşadığı zamandan farkımız yoksa…
Ve hala 200 küsur kemikle aynı mezara giriyorsa insan..
Ölüm ,yaşam maskesini takmış yüzüne
Ateşli nefesini üfürüyorsa her an ensene
Maskesini ters çevirme ,fark yaratma vaktidir dost’um..
ölümü de güneşi de sevme öpme vaktidir belki de …..”

 

”Söylesene sence de bir gariplik yok mu  bu işte ”

 

 

 

 

…Melike…

 

KADINLARIN SAVAŞI 2

İLK ÇAĞDA KADIN :
İnsanlar yüzyıllar boyu bir  gelişim göstererek toplumsal ilişkilerinde değişik dönemler atlatmışlardır.

İnsanların yazılı belgeler bırakmadan yaşadıkları tarih öncesi devre ait bütün bildiklerimiz gibi,kadın  yaşantısı hakkında
arkeolojik araştırmalar ve mağaralarda bulunan iskeletler ile türlü araçlardan faydalanarak değerlendirme  yapmak mümkündür.
Örneğin yontma taş devri ne ait kısa boylu tombul kadın heykelcikleri dikkat çekicidir.

Yazının bilinmediği yontma taş,cilalı taş ve maden devirlerinde toplumun yaşamı yazılı kurallar halinde olmadığından
kadınların yazılı hukukundan da söz edilemez.

mö 4000 YILLARINDA,Nil,Dicle,Fırat,İndüs bölgelerinde Uygarlık,o hali ile bile binlerce yıllık bir gelişme göstermekte idi.

***********

Kadına karşı zıt davranışlar:

Mezopotamya da kurulan devletlerde ise,kadın medeni ve siyasal alanda önemli bir yer almakta idi.
Kadın;akit  yapma,alım-satım,hibe v.s,hukuki ehliyetlere sahip bulunmakta idi.Mısır uygarlığında kadının yeri ve
hukuk alanında durumu önem taşımakta idi.Düşünürler bunu,maderi ailenin etkileri olarak nitelendirirler.
 Ancak Hammurabi  yasaları pederşahi aile düzenini ve poligami anlayışını getirmiştir.

Pederşahi aile Hititleri  fazlaca etkileyememiştir.Hititlilerde kumanda ve hükümet eden,hakimlik yapan  kadınlar olmuştur.
İranlılar ise dinsel inançlarının etkisi ile kadınlara önem vermemişlerdir.Kadın anlamına gelen”zen”kelimesi,”vurmak” anlamına gelen’zeden”den
gelmektedir.Çocuk düşüren bir kadına,üç gün üç gece bir kulübeye konarak,su yerine ÖKÜZ İDRARI verilmesi,onun toplumdaki yerini gösteren açık bir örnektir.

BAZI DÜŞÜNÜRLERE GÖRE:

Eflatun gibi bir düşünür,bir eserinde kadını çocuk yapmaya yarayan bir araç olarak nitelemiştir.
Isparta da kadının durumu daha kuvvetli olmasına karşın  Atina’da kadınlar ile ilgili konular ,dinsel bir açıdan
değerlenidirilmiştir.Yunan düşünürleri  içerisinde,kadın düşmanı olarak bilinen pek çok kimse bulunmaktadır.Örneğin Urpid
”Niçin Ey Jüpiter,kadının,bu sahte nesneyi,bu kusmuğu,burada güneş altında yarattın.Muradın eğer    insanları yaratmak ise,onları kadın kucağından
hasıl etmekte ne zorun vardı…”
diyerek fikirlerini açıkladı.

 Yunanistan’da ,evinde çocuk bakan evli kadından başka Hetari denilen,salonlar açıp bilgin erkekleri toplayan kadınlar da vardı.

Perikles zamanında    meşhur ”İspazi” nin evi Atina aristokrasisinin toplantı yeri olmuştur.

 Ayrıca toplumda ”Pallague” denilen  ve güzelliklerini satan kadınlarda bulunmaktaydı.
Demosten ”bizim ruhi şehvetimiz  için hetairlerimiz,bedenimiz için pallague larımız,çocuk doğurmak için ise kanuni eşlerimiz var.”
diyerek toplumun yaşantısını ifade etmiştir.

Bunların dışında hayatını kazanmak için çalışan halk kadınları ve tutsaklar da toplumun bir ölçüde sınıflandırdığı kadınları teşkil etmekte idi.

Roma da önceleri ,vesayet altında bulunan kadınlar çok renkli elbise giymekten bile yoksundular.

Bu yasanın kaldırılması çok çekişmeli olmuştur.

Ogüst’ün kızı Julya ile Sempronya,Filuya,Katalina,Ortansiya Romanın ünlü kadınları olarak tarihe geçmişlerdir.

Konan büyük vergilere karşı 1400 kadının protesto toplantısı yapması ve Ortansiya nın başarılı konuşması ile vergiden vazgeçilmesini sağlaması
toplum içinde kadının değerini göstermesi bakımından ilginç bir örnektir.

Roma da senatör,hakim ve prekonsüllük gibi görevi olan kadınlar,illerde devleti temsil etme yetkisini de almışlardı.

Golva Krallığı’nın kurulmasında büyük katkısı bulunan kralın annesi Viktorya kudretli bir kadındı.
Bu kadının krallığın kurulması nda kraldan bile fazla  rolü olduğu iddia edilmektedir.Askerin eğitimi ile  çok yakından ilgilenen bu kadın,ordu  karagahlarını da ziyaret ederdi.
Orlean  İmparatoru zafer kazandığında şöyle demişti:

”Bu kadın nasıl kadın bilmiyorum,öğütlerinde tedbirli,kararlarında sabit ve silahı ile herkesi yıldırmıştır.”
Roma da Heligola‘nın annesi,Roma’nın en büyük kadını ünvanını alarak,üstün kadınları bir çeşit senatoda toplamakta idi.
Kadınlar bu toplantılara ipek elbiseler giyip,boyunlarına altınlar takarak,elmaslı ayakkabılarla gelmekte idiler.

Roma da kadın sosyal çalışmalara da yönelmişti.
Antoninin  karısı ”Genç kızlara yardım” cemiyeti kurarak ,pek çok yardım sağlamıştır.Yine Roma’da ”Afrikane” adlı kadın
avukatın şöhreti bütün yüzyıl boyunca geçerli 0lmuştur.

Barbarlığın evreleri:

İnsan gelişimi geçmişteki akıl içerisinde kadın erkek ilişkilerini üretim ve dağıtım yöntemlerine göre şekillendirdi.

Mö 3000 yılına kadar insanın yalnız yaşayamayacağını anlaması, onu daha büyük topluluklar ortamına itti.
İlk insan toplumu sadece ağaç kökleri ve meyva tohumları ile geçinen göçebe aşiretleri idi.
Zamanla çoğalma ile gıda gerekliliği çoğaldı ve bağlar gevşedi.Ve yeni düzen arayışlarına girildi.
Bir değişim oluştu.

Morgan’ın ”ESKİ TOPLUM” adlı eseri,vahşetten barbalığa ve uygarlığa geçiş dönemlerini inceleyen bir eser olup
F.Engels’in ”Ailelerin kökü” adlı kitabı Morgan’ın incelemelerine dayanır.1861 de  yayınlanan Beckofen’in ”Mederşahi” adlı kitabı ise,
eski gelenekler,din ve hukuku inceleyen bir eserdir.

Morgan  barbarlığın aşağı evresinde çanak ve çömlek yapımına geçildiğini yazar.
İnsanlar süt ve etinden yararlanmak için  vahşi hayvanları ehlileştirmeye başlamışladır,deriden post,boynuzdan boru yaparak türlü işlerde kullanmayı öğrenmişlerdir.

Barbarlığın orta evresinde  doğ uda faydalı  hayvanların çok miktarda ehlileştirildiği,batıda ise besinlerin suni olarak düzltildiği ve geliştirildiği anlaşılır.
Ev yapmak için toz ve güneşte kurutulmuş kerpiç kullanılmış ve hayvanların evcilleştirilmesi sonucu sürüler meydana gelmiştir.Çobanlık hayatının ve besin bulma ihtiyacının
tarımın gelişmesine yol açtığı dönem ise insanları kararlı bir hayat yaşamaya zorlamıştır.

Barbarlığın yüksek evresi demir ve altının eritilmesi ve alfabenin icadı ile başlar.
Demir ,çatal  ve aletlerin tarımda kullanılması,tarıma yeni bir yön verir.
Demir balta,bel,çapa,ormanları açmayı,toprağı sürmeyi kolay hale getirmiş,demirin eritilmesi ise yeni bir düzen sağlamıştır.
Mekanik sanatlar oluşmuş,silah yapımı gelişmiş,mimarlık değerlenmiş,mitoloji,şiir ve tarihin korunması sağlanmıştır.

Akdeniz sahillerinde bulunan Mısır,İtalya,Yunanistan  en çok gelişen ülkeler olmuş ve bu gelişmeler dün yanın ilerlemesini büyük ölçüde etkilemiştir.

Morgan’ın aile şekli:

Morgan Newyork bölgesinde Iroquois Hintlileri arasında hayatının büyük bölümünü harcayarak bazı sonuçlara ulaşmışır.
Aile şeklinin varlığını ortaya koyarak tek yönlü  isteğin egemenliğini tespit etmiştir.
Akrabalığın kandaşlık esasına göre mevcut olduğu ilkel topluluklarda,ilişkiler aşiret içinde sınırlı olmamışlardır.
Bunun sonucu  olarak ta çocukların ortaklığı ilkesi meydana çıkmaktadır.Tevrat’ın ilk insan hikayesi bu görüşü doğurmaktadır.

Kandaş aile bu serbest ilişkilerden sonra meydana gelmiştir.B u kandaş aile ,geçen yüzyılın yarısına kadar Hawai de ismen bulunuyordu.
Beckhofen aynı kuralların Lidyalılar,Etrüskler,Giritliler,Atina ve Mısırlılarda uygulandığını da ispatlamıştır.

Semiyeler daha başlangıçta çocuğu ve akrabayı anne tarafından sayarlardı.Aşirete bağlı her fert kendi aşiretinin totem adını taşırdı.Maderi ailede kuşak ,ana  tarafından  değerli olup bunudan ötürü ana,ailenin başı  sayılmaktadır.Maderşahi olduğu sürecesemiye meclislerinde kadının oy hakkı olup sesini duyurmada egemenliğe sahip idi.

devam edecek………..

KADINLARIN SAVAŞI 1

GENEL BAKIŞ:

İnsanlar yüzyıllar boyu bir gelişim göstererek toplumsal ilişkilerde değişik dönemler aşmıştır.

İnsanların yazılı belgeler bıcrakmadan yaşadıkları tarih öncesi devre ait bütün bildiklerimiz gibi,

kadın yaşantısı hakkında da arkeolojik araştırmalar ve mağaralarda bulunan iskeletler ile türlü araçlardan faydalanarak değerlendirme yapmak mümkündür.Örneğin yontma taş çağından kalma

kısa boylu ,tombul kadın heykelcikvleri dikkat çekicidir.

Yontma,cilali taş ve maden devirlerinde toplumun kuralları yazılı yasalar halinde değil idiler.Dolayısı ile bu dönemlerde kadınların yazılı hukukundan söz edilemez.

MÖ 4000 yıllarında Nil,Dicle,Fırat ve İndüs bölgelerindeki uygarlık,o hali ile bile binlerce yıllık bir gelişme göstermiştir.

Çin geleneğine göre,ilk yaratılanlar,gök,toprak ve canlılar olmuştur.

Hayat ulu gökyüzü ailelerinin egemenliği altından başlamış ve ilk insan ailelerinin doğuşu bunu izlemiştir.

MÖ 45. yüzyıla doğru insanxların evlilik düzwenini kurdukları savunulmaktadır.Odise,mağaralar devrinden sözederken,”büyük dağların tepelerinde ve mağaraların kuytularında her erkeğin kendi kadınlarına ve çocuklarına, gene kendi yasalarını uyguladığını” anlatmıştır.

İnsanların Afrika da bazı bitkilerin lifleri ile çamurdan kazıkların üstüne kamıştan ve keçi dersiniden yaptıkları çadırlarda geçen en ilkel yaşantılarında bileev kavramı ve kadının bulunduğu tarihi bir gerçektir.

MÖ 3500 yılında ,kemik,iğne,çengel gibi aletlerin bulunması,giyimde postun yerini derinin alması,evlere geyik boynuzundan süs eşyası konması,ilkel devirlerde bile kadının,kendisine aile içerisinde zaman ayırtabilen bir unsur olduğunu göstermektedir.

MÖ 300 yılında kadınlar,erkekleri midelerinden avlama yolunun başlangıç çizgisini çekmişlerdir.

Av etini otlar ile karıştırarak yemek hazırlamayı,keçi sütyünü pıhtılaştırark peyniri,çilek kiraz ve diğer meyveleri mayalanmaya bırakarak yeni yiyecek maddeleri yapmayı başarmışlardır.

Kadının yemek pişirmekteki bu ustalığı onlara erkekler üzerinde büyük bir egmenlik sağlamıştır.

3000 inci yıldan itibaren Girit te kadınların bir yandan çene çalıp diğer yandan yün dokudukları bilinir.

Bu toplumda tanrıların kadın heykelcikleri olduğu  da bilinmektedir.

Avrupa,Asya ve Afrika’dan gelerek Nil vadisinde bir ırklar karşımı yaratan toluluklar,bolluğu temsil eden Ana Tanrıça ya taparak,kadını,bilerek ya da bilmeyerek dinsel duygularında sembol yapıyorlardı.

KADIN EGEMENLİĞİ:

MÖ 3000 yıllarında Siklad denilen Ege denizindeki bütün adalarda uzun ve yassı tipte kaba kadın tanrıçaları bulunmuştur.

Yunan düşünürü Herredot un verdiği bilgilerden Lisyenlilerin ana adı ile çağrıldığı ve eski Giritlilerde de kadının önemli yer aldığı,ailede hakim olduğu anlaşılmaktadır.

Tarihi incelemelerde Etrüsklerde de aynı durumun varlığı görülür.

Bazı Hint ve Asya steplerinde yaşayan bazı Türk kabileleri ile Afrika nın azı karanlık ormanlarında yaşayan birçok kabilede wski maderşahi ailenini izleri bulunmaktadır.

İsa nın doğumundan birkaç yüzyıl önce pedeşahi ile mederi ailenin yerini almıştır.

Maderi ailenin kaldırılması  için en çok çaba gösteren Yunanlılar olmuştur.Amazonlar ise buna karşı koymuşlardır.

Maderi aile devrinde poliyandri sistemi uygulanmakta idi.Yakın zamanlarda Tibet te de bunun kalıntılarına rastlanmıştır.

Bu ailede tüm aile yönetimi kadına ait bulunmakta idi.Kocalar kadının gösterdikleri görevi yerine getiriyorlardı.Örneğin bir kadının beş kocasından biri koyunları otlatır,diğeri çift sürer,öbürleri ise kadının göstereceği başka işleri yaparlardı.Mal ve aile anadan intikal etmekte idi.

Bu sistemin artıkları Avustralya ve Amerika yerililerinde ve bazı Hint kabilelerinde görülmektedir.

Strabone ”Arapların tarihi” nde şöyle yazar:

”Bir emir kızını ondört kardeşi olan bir adama vermişti.

Kadın büyük kardeşin karısı idi.Ancak diğer kardeşlerinde kadının üzerinde hakkı var idi ve birisi kadının yanına gittiğinde kapıya bir kılıç asılırdı.Bunalan kadın hile ile onları kendisinden uzaklaştırmaya başladı.Yani yalnız iken odanın kapısına kılıç asmaya..Bir gün  kardeşlerin onbeşide çarşıda idi va kapıda kılıcı biri gördü.Kadın yalnız yakalanınca yaptığı hileyi anlatmak zorunda kaldı.”

Bu örnek ilgi çekicidir.

çocuk istemeye cüret edecek adam mısın?

“Gençsin, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak istiyorsun. Ama sorarım sana: Çocuk istemeye cüret edecek adam mısın sen? Başarılı mısın? Benliğine hâkim olan mı? Duyularına buyuran mı, erdemlerinin efendisi mi, yoksa isteğinin ardında hayvansı bir taraf ya da gereklilik mi var? Yoksa yalnızlık mı? Yoksa kendi kendine çatışma mı? Çocuk, zaferin ve özgürlüğün özlemini duysun dilerdim. Zaferinin ve kurtuluşunun üzerine canlı anıtlar dikeceksin. Kendinden öteyi kuracaksın. Ama ilkin bedenini ve rûhunu tam sağlamlaştırmalısın. Genişlemekle yetinmeyecek, derinleşeceksin. Evlilik: Var olandan daha üstününü yaratmak için, iki kişinin istemidir derim. Evliliği, böyle bir istemi isteyecek olanların birbirine saygısı olarak kabul ediyorum.

İyi bir doğum olmadan, soyluluk olamaz. Yalnızca akıl, kişiyi soylulaştırmaz. Tersine, aklı soylu yapacak bir şey gerektir hep. Nedir peki, gerek olan? Kan… (Burada rütbe anlamında, ‘Lord’ gibi sözler değil demek istediğim.)
Sağlam ana babadan iyi doğum oldu mu, üstün-insan formülündeki bundan sonra gelen şey, ciddî bir okuldur. Burada mükemmelleşme, tabiî bir şekilde yer alacaktır. Övgüye bile yer verilmeyecektir. İnsanın rahatını sağlayacak şeyler az, sorumluluklar çok olacaktır. Burada bedene sessizce acıya katlanması, istem’e de buyruk dinleyip buyurması öğretilecektir. Özgürlük saçmalığı diye bir şey olmayacaktır. Hoşgörü ve “özgürlük” yüzünden maddî manevî gevşeme olmayacaktır. Bununla birlikte insan bu okulda yürürken, kahkahalarla gülmeyi öğrenecektir. Filozoflar, gülebilme yeteneğine göre sıralanacaklardır. “En yüksek dağları bir adımda aşanlar, bütün tragedyalara gülebilirler.” Üstün-insanın bu eğitiminde ahlâkın sirkesi olmayacaktır. İstem sıkı bir düzene sokulacaktır, ama beden yerilmeyecektir. “Durmayın, raks edin güzel kızlar! Güzel ayak bilekli kızların düşmanı olarak, kötü gözle bakan oyun bozan yoktur karşımızda.” “Üstün-insan bile ayak bileklerinden hoşlanabilir.”