VİRÜS BENİ ETKİLEMEDİ

Minyatür eğitime daha önce başlamıştım.Ancak minyatür eğitmenimin kız kardeşinin rahatsızlığı nedeni ile onun ile ilgilenmek zorunda olduğunu söylemesi üzerine ara vermek zorunda kaldım. Bu arada mandalaya merak saldım ve farklı teknikler ile çalıştığım mandalalar ile çizim yapmaya devam ettim…

Aradan uzun zaman geçti ve bugünlere geldik… Gün geçmiyor tüm dünyanın gözü önünde açılan bir sahnede olanları izlemeyelim ve olanlardan toplum olarak etkilenmeyelim.
Son aylarda gündemde olan konu ise hepimizin bildiği üzere koronavirüs. Böyle günler ortaya bilgelerin ,dervişlerin ,hocaların ,hikaye anlatıcılarının ve efsane yazıcılarının ortaya çıkması için de uygun bir ortam olabiliyor. ”Yemen de koronavirüs şeklinde yağan dolu ” yalanı ilk aklıma gelenlerden birisi.

Koronavirüs sürecinin başlaması ve insanların yasaklar ile birlikte evlerden çıkmaması, beraberinde gerek toplumu gerek bireyi ilgilendiren bir takım farkındalıkların da gün yüzüne çıkmasını da getirdi..Bazı bireyler de bu süreci düşünerek ve tefekkür ederek geçirdiğini söylemekte…

Bu insanlardan beni de ilgilendiren bir tanesi ise Minyatür Sanatçısı Reza Hemmatirad.

Ancak Reza Hemmatirad ve online minyatür derslerine başlamasının hikayesine geçmeden önce kendi hayallerim hakkında bir kaç cümle etmek istiyorum :

İlk minyatür dersleri almaya başladığım günlerden beri hayalimdir İran Minyatür teknikleri ile minyatür sanatı icra etmek.O zamanlarda da İran minyatürünü çok beğeniyordum bugün de öyle.Ebru sanatında yaşadığım problemler ve yaşadığım il sebebi ile bu sanat benim için biraz ertelenmiş hayal idi açıkçası.Yaşadığım şehirde konu hakkında bilgi sahibi olan bir minyatür sanatçısı bulamıyordum.Her zaman bir minyatür sanatçısından uzun süreli akademik İran minyatür eğitimi almayı hayal ettim.Minyatür derslerimin yarım kaldığı günlerde bir minyatürcü benden öğrencisi olmamı istedi ancak kendisinin görüşlerinin arkasında durmakta kifayetsiz olarak gördüğüm davranışından dolayı hocam olamayacağına karar verdim.Çünkü kendisini mücadele ettiğim insanlara karşı muhalif tutumu ile tanıyor olmamdan dolayı yakınlık kurabileceğimi düşünmüştüm.Ama olmadı.Sadece bu sebepten dolayı olmadı.Mutlaka İstanbul’da daha çok kalbur üstü öğrencileri olacaktır.Başarılar diliyorum.

Timuçin Tanarslan ‘dan ebru hayatımdaki ikinci ve son icazeti aldıktan sonra kendisi ile görüştüğüm ilk konulardan birisi diye hatırlıyorum İran Minyatürü…

Derken ortaya Koronavirüs diye bilinen ve tüm dünyayı etkisi altına alan bir salgın hastalık çıkar………..

“Ben de her dünya vatandaşı gibi böyle bir şey beklemiyordum. Aslında okur, yazar biri olarak bekliyordum fakat modern dünyanın bu kadar çaresiz kalmasını beklemiyordum. Biraz hazırlıksız yakalandım, herkes gibi. İşin ilginç tarafı, ben bu olaylar patlamadan önce, işten çıkmış ve yeni bir iş arayışına girmiştim. Dolayısıyla işsiz ve evde olduğum için, ‘Hadi bakalım, şimdi ne yapabiliriz?’ dedim. Ben İstanbul’da eğitim veriyorum veya arkadaşlarla görüşebiliyorum. Ama Ankara, İzmir, Erzurum ve birçok yerden sağ olsun sosyal medyadan ulaşarak, ‘Biz nasıl istifade edebiliriz?’ diyorlardı. Bir de açıkçası, ben de herkes gibi tedirgin oldum. Henüz çaresi olmayan bir virüs ve bu insanları iyice gerdi. Sanat, güzellik, rahatlık demektir. Hem kendi zihnimden hem de çevremden bu negatif enerjiyi acaba nasıl uzaklaştırabilirim? diye dertlendim. Ben bunu yaşarken, paylaşabilir miyim? Bir faydası olur mu? diye düşündüm. Çünkü herkese ‘Evde kal’ diyoruz. İyi de evde kalsın da ne yapsın? Bir bahane verelim insanlara ki evde kalsınlar. Bu konuda belki bir vatandaş olarak benim bir faydam olur diye düşündüm ve bu eğitimlere başladım.”

“Öyledir. Gerçekten sanatın, güzelliğin iyileştirici gücü vardır. Sadi Şirazi, Fuzuli, Ömer Hayyam, Mevlana, Yunus Emre, Attila İlhan ve Sezai Karakoç’a kadar bu insanlar, bir güzellik ortaya koymuş. Bu güzelliklere ben de vesile olmaya çalışıyorum çünkü okuduğum zaman bana iyi geliyor. Şunu düşünüyorum, sanat bana iyi geliyorsa başkasına da iyi gelebilir. Başta da söyledim, belki maddi olarak bir şey yapamam ama elimde bir şey var, değer gördüğüm, beni mutlu eden, beni rahat kılan bir şey var. Onu paylaşmaya gayret ediyorum ve umudum şu, inşallah herkese iyi gelir. Görüyorum ki iyi de geliyor.”

“Şöyle söyleyeyim, ne kadar ders alacağım onu bilemiyorum. İnşallah iyi yönde ders alırım. Kendimle biraz baş başa kaldım. Ailemle daha fazla vakit geçiriyorum. Tabii ben de herkes gibi, yaşlılarımızı, büyüklerimizi merakla takip ediyorum. O stresi ben de yaşıyorum. Ama sanırım şöyle bir şey oldu bende, bu süreçte insan olduğumu biraz daha hatırladım. İki ayak üstünde yürüdüğümü, düşünebildiğimi, her şeyin para olmadığını… Çünkü bakın çalışmıyoruz. Yiyoruz, içiyoruz, daha çok günlük işlerle uğraşıyoruz artık. Böyle garip bir dünya, garip bir yaşam. Hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Küçücük bir virüsle insanlığın nasıl yok olabileceğini gördük. Ben bunu daha çok düşünmeye başladım. Ne kadar aciz olduğumuzu bir kere daha, daha çıplak, daha sert, bir tokat gibi anladım. Hala o algının içerisindeyim. İnşallah hep beraber atlatırız ve inşallah hep beraber güzel yönde ders alırız.”

Sözleri ile internet ortamında derslerini vermeye başlamasını anlatıyor Reza Hemmatirad.

Sonrasında vermeye başladığı ücretli online dersleri almak isteyenlerden birisi de benim tabii ki..

Daha önce Fetö Terörü denilen kabus ile birlikte ”halkımızın uyanması için iyi bir fırsat sunabilir ” diyor ve daha sonra ”ancak fırsatçılara ,cenaze levazımatçılarına fırsat sunar buradan bizim gibi insanlara bir şey çıkmaz ön koltuklar kapılmış gibi görünüyor ”… derken Korona ile birlikte böyle bir gelişme yaşandı… Beni de bir gülümseme aldı.Çünkü bu tür eğitimlerde kendimi uzman olarak tanımlayabilirim.

Uzun lafın kısası virüs bu açıdan bakılacak olduğunda beni pek etkilemedi. Duygusal olarak katılaşma eğilimi gösteren ya da olaylara sıradan tepkiler vermeyen birisi olarak algılanabilir ama beni etkilemedi. Ben zaten yıllardır bir çok şeyin farkındalığı ile nerede ise inzivaya çekilmiş bir insan gibi vazgeçmeden ama ünlü ya da sanatçı denilen insanların o kibirli ortamı ile kendimce mücadele eden ve ” kişisel gelişimcilerden uzak durmadan gelişemez ,sanatçıyım diyenlerden uzak durmadan sanatçı olamazsınız ,bana böyle yaptılar.Bu insanlar güce yaklaşmış ve yarını düşünemeyen insanlar.Geçmişte bir çok örnekleri yaşandığı halde aynı hikaye bu insanlar yüzünden hiç bitmez ve daha çok Giordano Brunolar yanar ” diyen bir insandım..Her seferinde umarım bu yaşananlar meydanı kimselere kaptırmayan ,insanların ayaklarına çelmeler takan,engelleyen ,haklarını yiyen insanlara yardım eder.. diye düşündüm…

Virüs beni etkilemedi ,değiştirmedi…Virüsten önce ve sonra diyebileceğim bir hikayem yok…

EBRU İCAZETİ

İnsan bazen duygularını kelimelere dökemiyor veya dökmek istemiyor.Oysa ne çok düşünmüş ve yazmışımdır aşk hakkında..Aşk olmak veya yaptığı işi sevmekten ziyade aşık olarak yapmak hakkında…

İcra ediyor olduğum gelenekli Türk Sanatlarından olan ebru da yeni bir icazetin daha sahibi oldum. Mustafa Düzgünman’ın ilk ebru talebesi olan ve Cumhuriyet tarihinin ilk icazetli ebrucusu Merhum Timuçin Tanarslan Hocamızın aynı ismi taşıyan ve ebru hocası olan oğlu Timuçin Tanarslan beni icazetlerin içerinde en güzel ve en seçkin olanlarından birisine layık görerek hayatımın en güzel anlarından birini yaşattı… Kendi yorumum ile …Digerlerinden farklı olarak ebruda değişik teknikler geliştiren, ilklerin altında imzası olan ,fizik ve kimya ilmi ile meşgul olarak ebruyu bilimsel bilgiler ile pekiştiren ,işini gücünü bırakıp hiç bir karşılık beklemeden ömrünü ebruyu bir ilim haline getirme çabası içerisinde geçirmiş olduğunu düşündüğüm ,bugün vefa şovları yapanlar ve işini gücü ebrunun maddi getirisi sebebi ile bırakanlar ya da kaç yıl sonra ortaya çıkıp ebrunun padişahı olmaya soyunanlar ile kıyas edilemeyecek kadar üstadına bağlı ve mezarını kendi elleri ile yaparak vefalıların vefalısı diyebileceğimiz lakin ismini bana daha önce icazet yazan Sevgili Meltem Koyunoğlu olmasa idi duymayacağım Hocaların Hocası Merhum Timuçin Tanarslan’ın yolundan icazetli bir ebrucu olmak benim için ancak bir şereftir…

Sadece beş kişiye verilecek olan icazetin verildiği beşinci ve son kişi olmak da ayrıca özel hissetmemi sağladı…

Aslında Timuçin Hoca ,Ebru ve hissettiklerim hakkında yazılabilecek o kadar çok şey var ki…Kendimi zor tutuyorum da denilebilir..Kendisini zaten çok güvendiğim bir başka gönül insanı sayesinde tanıdım.Biraz araştırdığım zaman kendisinde kendimden bir parça gördüm ve ustam oğul Tanarslan’a ”hakkında okuduklarımı anlamıyor biliyorum ” dedim …Ustam da bana ”ben sizdeki o samimiyeti daha ilk gün sesinizden anladım ” dedi..

Sanatı öğrenmeye karar verdiğimde sade bir vatandaş olarak ,kendimi yıllar sürecek yeni bir mücadelenin içerisinde bulacağımı pek de düşünmemiştim.Ancak işin içerisine girdikten sonra sadece sanat öğrenmek kabiliyetinin yeterli olmadığını ve mücadele gücümün değerini bir kere daha anladım…

Bana da ancak böyle derviş ruhlu ve işine aşk ile bağlanmış bir ustanın yolundan gitmek yakışırdı…

Ey sen ne denli övsem yeri !

TİMUÇİN TANARSLAN

İ

Timuçin Tanarslan, geleneksel ebru sanatımızın UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesine dâhil edilmesinde önemli rol sahibi olan ebru ustalarımızdan biriydi.

Ebru sanatının duayenlerinden Timuçin Tanarslan geçtiğimiz günlerde vefat etti. 12 Nisan Pazar Ankara’da Karşıyaka kabristanlığına sevenleri, sanatkar dostları ve vefakâr talebelerinin dualarıyla ebediyet yurduna sırlanan Timuçin Hoca ebru sanatında önemli bir misyon üstlenmişti.

Ebruya bir ömür vakfeden Tanarslan çiniye ilk defa ebru alan sanatkâr olarak tarihe geçti. Mustafa Düzgünman’dan ebru sanatının inceliklerini öğrenen Tanarslan pek çok talebe yetiştirdi. Hocası Mustafa Düzgünman’dan bin bir meşakkatle öğrendiği ebru sanatının tüm inceliklerini talebelerine hüvesi hüvesine milimi milimine aktardı.

Timuçin Bey, vakfeden bir insandı, veren eldi, müstesna bir sanatkârdı. Vakıf insandı. Şairin “Dost yoluna bütün varımız sebil/Verdikçe dolar bizim boş testilerimiz” dediği gibi elinde, avucunda, dağarcığında ne varsa dağıttı. Ankara’nın en önemli kitap koleksiyonerlerinden, sahaflarından biriydi. Kendini ebruya adayınca binlerce ciltlik kitabını İSAM Kütüphanesi’ne bağışladı.

Tananslan Merhum’un en büyük ideali Karahisari Mushaf’ını ebru olarak ülkemize kazandırmaktı. Bunun için birbirinden âlâ yüzlerce zemin ebrusu hazırladı. Talebelerinden Mehmet Düzgün ve Ömer Sabuncu ile birlikte girişimlerde Mushaf-ı Şerif’in görsellerinin kendilerine verilmesi için Klasik Türk sanatları Vakfı’na müracaatta bulundu. Lakin vakıf yetkilileri “Başbakan’dan izin alın” diyerek Üstad Timuçin Tanarslan’ı ve talebelerine kapı-duvar oldu. Oysa Timuçin Hoca, Mushaf’ı akkase ebru ile hazırlayıp, numune bir deri cilt yaptırıp Ümmet-i Muhammed’in istifade etmesi için İSAM’a bağışlayacaktı. Olmadı! Ülkemizde sanatkâr da, sanatkârın zikirden yufka gibi incelmiş gönlü de fazlaca makes bulamıyor maalesef. Ama bundan sonra neden olmasın! Talebeleri, hocalarının vasiyeti bağlamında bu projeyi bihakkın yerine getirebilir. Bu satırların yazarı da Timuçin Hoca Merhum hakkında yaptığı araştırma ve okumalardan sonra kendini bu hususta vazifeli addediyor.

Ebru sanatımızın duayeni Timuçin Tanarslan’ın sanatı, ebru sanatına katkıları ve insani hususiyetlerine dair talebeleri ve arkadaşlarıyla hasbıhal ettik.

Hüseyin Yalçınkaya (Ebrucu)

Timuçin Tanarslan bir ömür boyu ebruyahizmet etti. Ebruyu herhangi bir maddi beklenti olmadan icra etti. Sanatını, tüm bildiklerini herkese öğretti. Devlet ricali de onun bu gayretli çalışmalarına bigane kalmadı.

Hocamız ebrunun kimyasını, fiziğini iyi bilirdi. Kocatepe Camii için büyük ebad çini karolarına ebru almıştı.

Topkapı Sarayı’nda 186 eserden müteşekkil bir ebru sergisi açtı. Mezkûr sergi ebruculuk tarihimizde ilklerden birini teşkil eder. Serginin tüm masraflarını kendi cebinden karşılamıştı. Meşhur bir işadamının kızı sergiyi gezdi, eserleri çok beğendi. Hepsini satın almak isteğinde Timuçin Bey “Bizim satılık eserlerimiz yok” dedi.

Hcası Mustafa Düzgünman, Timuçin Bey’in ebruda geldiği noktayı takdir ederek icazet vermişti. O da icazetinin gereğini yerine getirdi, pek çok talebe yetiştirdi. Rabbim rahmet eylesin.

TİMUÇİN TANARSLAN EBRUNUN DERVİŞİYDİ

Bekir Soysal (Grafik sanatkârı, ebrucu, yazar)

Timuçin Bey’le berat hazırladığım yıllarda, sanırım 1990 yılının başlarında tanıştım. Beratların etrafını ebruyla tezyin etmek istiyordum. Kendisinden bir miktar ebru satın aldım. Kendisiyle teşrik-i mesaimiz, dostluğumuz böylece başlamış oldu. Vefatına kadar da devam etti.

Timuçin Hoca’dan belirli aralıklarla ebru alıyordum. Sanırım bir tek bana ebru satıyordu. Bundan rahatsız olduk. “Sana ebru yapmaya yetiştiremiyorum. Çok sıkıştırıyorsun. Gel sana ebru öğreteyim. Zaten elin de yatkın, resim yapıyorsun, grafikle meşgul oluyorsun, ebruyu yapamaman mümkün değil” dedi. Ben her ne kadar “Herkes en iyi bildiği şeyi yapsın” dediysem de kâr etmedi. Bu şekilde ebru öğretti.

Zaman zaman evinde onun teknesinde çalışıyordum. Uzun yıllar sürdü. Daha sonra onu İstanbul’daki dostlarımla, Hüseyin Yalçınkaya ile ve diğer arkadaşlarımla tanıştırdım.

Ebru sanatına yaptığı katkılar hakkında neler söylemek istersiniz?

Bana göre Türkiye’nin en iyi ebrucularından biriydi o. Mustafa Düzgünman Hoca’dan eğitim almıştı. Çılgın bir ebru sevdalısıydı; ebrunun dervişiydi. Ebruya çok şey kattı.Ebrunun boya ve kimyasıyla ilgilendi. Geleneksel ebru boyalarının kullanılması yönünde önemli çalışmalara imza attı. Toprak menşeli boyaları geliştirdi. Pigmentleri alıp toprakla karıştırıp içine kimyasal unsurlar ilave edip boya yapıyordu. Uygun kil bulabilmek için Anadolu coğrafyasını karış karış dolaştı. Ege’den, Çukurova’dan, Karadeniz’den kil örnekleri aldı. Her kil toprak boyada iyi netice vermiyordu çünkü. Böylelikle ebruda geleneksel boyanın, toprak boyanın yeniden ihya edilmesinde öncü oldu.

EBRUNUN DERVİŞİYDİ

Dervşti, ebrunun dervişiydi. Ebrularını umumiyetle hediye ederdi. Kendisinden bir tek ben ücreti mukabilinde ebru alırdım. Buna müsaade etmedi. Ebru öğretti bana.

Ülkemizi yurtdışında örnek bir şekilde temsil etti. Kültür Bakanlığı yurtdışında sergiler, tanıtım günleri düzenlerdi. Oralarda ülkemizi yarı aç-yarı tok temsil etti.

Mükrim bir adamdı. Hediye kabul etmez, herkese hediye verirdi. Ankara’da mukimdi. Ankara’ya şehir dışından gelen talebelerini evinde misafir eder, onlara yedirir, içirirdi. Farklı bir insandı. Kibir nedir bilmezdi. Kendini, ismini, nefsini hiçbir zaman ön plana çıkarmadı. Vefat edinceye kadar bu hususiyetlerini korudu. Çok talebe yetiştirdi. Talebeleri vefatında hocalarını yalnız bırakmadı. Cenaze namazında Ankara Karşıyaka Camii’ni öğrencileri ve ebru dostları doldurdu.

Yurt dışında açtığı sergilerde, Kültür Bakanlığı’nın organizasyonuyla yapılan organizasyonlarda teknesinin içinden çıkan ebruları satmayı hiç düşünmezdi. Frankfurt Kitap Fuarı’na İslam Seçen ve Muhittin Serin ile birlikte katılmıştı. Orada tekne açtı. Kendisini ilgiyle seyreden yabancı yüzleri gözüne kestirip çıkardığı ebruyu hemen hediye ederdi. Oysa aynı organizasyonda ebru teknesi açan başka ebrucular teknelerinden yalap şalap çıkan ebruları ciddi ücretlerle pazarlıyordu. O ise hediye ederek mutlu oluyordu.

Ankara’da babasından kalma bir sahaf dükkânı vardı. Ankara’nın en meşhur sahafıydı. Ehl-i insaf bir sahaftı. Sahaflıkta insaflıdavranmak zor bir iştir. Çünkü meraklısı, koleksiyoner, kitap kurdu nadir bir yazmaya/esere hangi baha biçilirse biçilsin almak ister. Çok makul karlarla kitap satardı. Gözüne kestirdiğine kitaplarını hediye ederdi. Ebru sevdasına düştükten sonra da zaten gözü kitap falan görmedi. Bilahare tüm kitaplarını İSAM’a hibe etti.

KENDİNİ EBRU İLE İFADE ETTİ

Kendini ebru ile ifade etti. Hayatını ebruya adadı. Belki böyle yapınca ailesinden mahrum kaldı. Özellikle evin içinde ebru yapmak zordur. Evde ebru yapmak her kadının razı olacağı bir şey değildir, malum ebru çevreyi kirletir. Titiz hanımların hoş göreceği bir şey değildir.

Ebru sanatına dair ne biliyorsa, üstadı Mustafa Düzgünman Hoca’dan ne öğrendiyse talebelerine öğretti, bildiklerini yanında götürmedi.Bu itibarla da hakkını vereceğine inandığı öğrencilerine ebru sanatının sırlarını aktardı. Her öğrencisine bir hünerini aktardı, boya yapımını birine öğretti, bir diğerine özel ebru tarzlarını öğretti. Kumlu ve neftli ebrularda özel geliştirdiği teknikleri vardı. İnşallah öğrencileri de onun gösterdiği yoldan giderek hayırhâh olurlar.

Kendini hiçbir zaman ön plana çıkarmadı, sürekli mahviyetkâr davrandı, şöhret peşinde koşmadı. Bu itibarla kendini aşmış bir insandı.

Sert mizaçlıydı. Ama dostlarına karşı oldukça müşfikti. Haksızlığa ve aymazlığa karşı çok sertti, dostlarına karşı anlayışlı ve munisti.

Müdanaasız bir adamdı, hep verdi kimseden bir şey kabul etmedi

Ebruyu Türkiye’de, bir adım öte dünyada kâğıt dışında başka zeminlere taşıyan ilk ebrucuydu. Çiniye ebru aldı. Kütahya’dan çini büskivilerini alır, bunların üzerine ebru alır, daha sonra fırınlatırdı. Çininin insanoğlunun yaşadığı her alanda yer alması için gayret gösterdi, ama olmadı. Netice itibarıyla çini makinayla yapılabilecek bir şey değil. Tekneyle sınırlı. Ebruyu tekneden kaldırmanız gerekir.

Ebruyu bin bir zahmetle Mustafa Düzgünman’dan öğrenmiştir. Mustafa Hoca İstanbul’da; o Ankara’da. Hafta sonlarında otobüse binip İstanbul’a geliyor. Sabah erken saatlerinde hocasının evinin önünde beklemeye başlıyor. Hocası ilk başlarda bu durumdan muzdarıp oluyor “evladım, Ankara’dan gelip-gitmek zor, hem sonra ebruyu öğrensen de ne yapacaksın. Ebrudan para kazanamazsın. Buraya gelip gittikçe oradaki işinden de olursun” cümleleriyle Timuçin Tanarslan’a ebru öğretmek istemiyor.

Mustafa Düzgünman Hoca’nın hanımı da bu durumdan çok rahatsız oluyor ve eşine azimli talebesine ebru öğretmesi hususunda ricacı oluyor. DüzgünmanHoca da talebesinde böylesi bir aşk-şevk müşahede edince ona ders vermeye başlıyor. Ebrunun sırlarına vakıf olduğunu gördüğünde de bir ez ebrusu yaptırarak, bu ebrunun kulağını kırarak icazet mahiyetinde bir cümle yazıyor ve imzasını atıyor. Kanaatimce Düzgünman Hoca’nın verdiği ilk ebru icazeti odur.

Timuçin Hoca ebru öğrenince bunu Ankara’daki dostlarına, öğrencilerine ve devlet erkânına da öğretmek için elinden ne geliyorsa onu yapıyor.

İNSANA HİZMET ETTİ

Timuçin Tanarslan hizmet ehli bir zattı. İnsana hizmet etti. Gönlü geniş bir insandı, ihtiyacı olan hemen herkese yardımcı olurdu,gönlü geniş paraya değer vermezdi.

Hocası Mustafa Düzgünman’ın mezarını ebrulu çinilerle tezyin etti.

İki duası vardı. Biri “YaRabbı beni insanlara hizmetten geri bırakma”şeklindeydi. Bir de “Ya Rabbi beni elden ayaktan düşürme, yatağımda öleyim, kimseye muhtaç olmayayım” diye dua ederdi. Duaları kabul oldu, insanlara hizmet etti ve kimseye zahmeti olmadan teslim-i ruh eyledi.

SANATKÂRIN KIYMETİ VEFAT EDİNCE ANLAŞILIYOR

Mehmet Düzgün (Ebrucu)

Timuçin Tanarslan’ın ebru sanatımızda emekleri çok büyüktür. Bugün ebrucuların teknelerine attıkları boyaların her damlasında onun el emeği göz nuru vardır.

Ebru sanatında devamlılığı sağlayan zattır o. Timuçin Hoca, ebruculuğumuzu merhum Mustafa Düzgünman’ın bıraktığı yerden devam ettirdi. Ebrunun kopma noktasında olduğu yerde ailesinden ve sahaflık mesleğinden fedakârlık yaparak büyük çaba ve özveri ile bu yola baş koydu. “Geleneksel ebruculuğumuzu yaşatacağım, bildiklerimi de herkese öğreteceğim” diyerek yola çıktı.

Hocamız başladığı bütün çalışmalarını titizlikle devam ettirir, başarılı bir sonuca ulaşmadan bırakmazdı. Düzgünman Hoca’dan ebruculuğu öğrenince; kendi kendine ebru sanatını yaşatacağına ve gelecek kuşaklara aktaracağına dair yemin etti. O, bu sanat hakkındaki deneyim ve birikimlerini yeni nesle aktaran ve hiçbir ticari kaygı taşımadan icra eden ender hocalardan biridir.

Bu sanatı icra etmesinin yanı sıra; kendine özgü boya ve teknikler geliştirerek ebru sanatı uygulamalarında karşılaşılan problemleri çözme çabası içinde olmuştur.

Kendisini 2008 yılında tanıdım. Kendisiyle Şanlıurfa’da Ebru sanatına başladığım Ömer Sabuncu Hocam vasıtasıyla tanıştım. Bu süreden itibaren kendisiyle çalışmalarıma devam ettim.

Timuçin Tanarslan hocam ebru sanatı konusunda bir derya idi. Kendisini tanıdıkça hayat felsefesine, mütemadiyen ve karşılıksız vermek olan hayat görüşüne hayran kaldım.

Ebru sanatı konusundaki üretme heyecanı ve şevki son nefesine kadar devam etti. Kendisi bu sanatın öğrenilmesinde bir ömrün yetmediğini ifade ederdi. Dolayısıyla bu azmi ve heyecanı hiç sönmedi. Atölyesinde her daim kitre ve boyalar hazır dururdu. Bu sanatı icra eden kişinin de evinde tekne açıp düzenli bir şekilde çalışmasını isterdi…

Ebru sanatının bilimsel olarak incelenmesini ve kesinlikle üniversitelerde kürsü olarak okutulmasını arzu eder ve her fırsatta bunu yetkililere ifade ederdi. Kendisi bu sanatı icra ederken benlik ruhundan uzak kalıp, göz önünde olmayı hiçbir zaman istememiştir. Bu konuyla ilgili en iyi örnek; 2014 Kasım ayı UNESCO toplantı açılışında geçmişteki ve gelecekteki ebrucular adına konuşma yapmıştır.

Hocamız ebru konusunda çok ciddi eğitim aldı. Ebruculuğu kaynağından; Mustafa Düzgünman’dan öğrendi. Ve o bu geleneği sürdürmek için büyük bir çaba ve özveri sarf etti. Ebruyu farklı alanların üzerinde, çinide de denedi. “Bu türden denemeler nasıl bir hüsn-ü kabul görecek bilemiyorum. Zamana bırakmak lazım” derdi.

MÜNZEVİ BİR HAYAT YAŞADI

Hocamız münzevi bir hayat yaşadı, kendi kabuğuna çekilmişti.

TRT’den belgesel teklifleri gelirdi, bunların hiçbirini kabul etmez, genç ebru sanatçılarına fırsat yaratmak için “Gençlerle yapın” derdi.

Ülkesi ve değerleri için çalışan bir insandı. En büyük arzusu ise; bu milletin kültürel mirası olan olan Karahisari Mushaf-ı Şerif’ini akkase olarak yapmaktı. Bu uğurda hocamla birlikte epeyce çalışmalarımız oldu. Birlikte Klasik Türk Sanatları Vakfı’na gittik. Projesinden bahsetti. “Kalıplarını bana verin. Siz tıpkıbasımını yapıyorsunuz, biz de kalıpları akkaseye aktaralım, Mushaf’ı ebru tekniğiyle hazırlayarak, gelecek nesillere emanet bırakalım” dedi. 4-5 yıl sürecek olan bu çalışmanın tüm masraflarını da kendisi üstlenecekti.

Timuçin Bey’in bu projesinden büyük bir şirket haberdar oldu. Hocama gelip “Sponsor olmak istiyoruz” dediler. Hocam hemen reddetti. Kendi boğazından kısarak projeyi tamamlamak istiyordu. Onlara “Ben Mushaf-ı Şerif’i ebru tekniği ile yapmaya muvaffak olursam bunu ne Cumhurbaşkanlığı’na vereceğim ne de başka bir yere! Ben bunu İSAM Kütüphanesi’ne bağışlayacağım” dedi.

Klasik Türk Sanatları Vakfı kalıpları, negatifleri Hocama vermedi “Başbakan’dan (Recep Tayyip Erdoğan Bey’den) izin alın” dedi. Başbakanlığa birçok kez gittik ama kendisine ulaşamadık; koruma müdürünü ulaşamadık. Maalesef ülkemizde sanatçının kıymeti öldükten sonra anlaşılıyor.

EN BÜYÜK HAYALİ KARAHİSARİ MUSHAFI’INI AKKASE TEKNİĞİYLE ÜLKEMİZE KAZANDIRMAKTI

Haliyle bu durumdan müteessir oldu. Böylelikle suyun üzerine yazılacak olan ilk Mushaf-ı Şerif’ten bu toprakların insanları mahrum kalmış oldu. Hocam girişimlere de başlamıştı. Bin civarında zemin ebrusu yapmıştı. Her bir sayfanın zemin ve kenar ebruları birbirinden farklı olacaktı. Mushaf’ın her bir sayfası ayrı bir ebru rengine bürünecekti. Karahisari Mushaf’ında her bir sayfasın tezhibi diğerlerinden nasıl farklıysa ebru tekniğiyle yapıldığında da farklı farklı ebrularla hiçbir sayfa bir diğerine benzemeyecekti. Hocam bu hususta çok emek harcadı. Dediğim gibi 1000’den fazla zemin ebrusu yaptı. Bunlar şu anda hocamın evinde. Allah ömür verirse biz devam etmek, tamamlamak isteriz.

Hocamızın aslında bu türden; Esma’ül-Hüsna, Fatiha Suresi, İhlâs Suresi, Asr Suresi gibi pek çok çalışmaları vardı. Bazı duaları ve hikmetli sözleri akkase tekniğiyle kâğıda aktarmıştı. Özellikle rahmetli olmuş hattatların yazılarını akkase yapardı. Kendisi bu konu hakkında şunları ifade ederdi. “Her eve bir ayet girsin, rahmetli olmuş hattatlarda yad edilmiş olur.” Evine gelen hiçbir kimseyi boş döndermez mutlaka bir ayet hediye ederdi. Yaptığı akkase ebrulara imza atmazdı, “O hattata saygısızlık olur” derdi.

Allah kendisine rahmet eylesin. Ömrümüz olursa çalışmalarını kaldığı yerden devam ettirmek isteriz.

TEVAZU ÖRNEĞİ BİR SANATKÂR: HOCAM TİMUÇİN TANARSLAN

Ömer SABUNCU (Ebrucu)

Kültür ve Turizm Bakanlığı 2003 yılında Hocam Timuçin Tanarslan’ı ebru sanatı hakkında seminer vermek, sergi açmak ve sanatı tanıtmak yapmak üzere Mardin, Diyarbakır ve Şanlıurfa’ya göndermişti. O zamanlar Hattat Mehmet Memiş Hocamızdan icazetli Hattat Mustafa Kaçar Hocamızla hüsn-i hat meşk ediyor, hat levhalarımızı murakkalarken kenarına koymak üzere ebru ihtiyacımız oluyordu, kendi imkânlarımızla ebru çalışıyorduk. Diğer illerde bu sanatla ilgili kimseyi bulamayan Timuçin Hocam Şanlıurfa’ya gelince Ebru Sanatı ile ilgilenen olup olmadığını sormuş, beni söylemişler “çağırın gelsin” demiş. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden beni aradılar, hemen koştum. Çok heyecanlıydım, Türkiye’nin ilk icazetli ebrucusu karşımda duruyordu. Elini öpmek istedim vermedi, elini öptürmezdi.

Yaptığım ebruları görmek istedi. Sonra bana hayatımda dönüm noktası olacak bir teklifte bulundu: “Ömer, Ankara’ya gel, seni evimde misafir eder sanatı da öğretirim, hiç bir ücret de istemem, burada sen de bu sanatı başkalarına öğretirsin.” dedi. Amacı, sanatın Doğu’da tanınması, bilinmesi, gençlerin sanatla uğraşmaları, sanatın doğru bilgiyle yayılması, gelecek nesle aktarılmasıydı. Böyle bir teklifi hayal bile edemezdim. Çok sevinçliydim.

Hocam Urfa’da seminerler verip bize “ilk eğitim” diyebileceğimiz bilgiler aktardı. Bunların hiçbir yerde yayınlamadığım videolarını hatıra olarak hâlâ saklar, bazen izlerim. Hocamı Ankara’ya yolcu ettikten kısa bir süre sonra dayanamadım Mustafa Kaçar Hocamın cesaret vermesiyle kendilerini aradım. Hemen Ankara’ya gelmemi istedi. İlk gidişte Mustafa Çalkayış’la beraber gittik. Daha sonra yalnız gittim. Bize temel bir eğitimin yanı sıra sonradan daha iyi anlayacağım sanat ahlâkını da vermeye başladı.

EVİNDEKİ ATÖLYESİ MANEVİ BİR EBRU MEKTEBİYDİ

Çalışmalarımız iki yıl kadar böyle devam etti. Ebrularımı bazen postayla gönderdim, baksın diye; 2-3 ayda bir de bizzat Ankara’ya giderek hem ebrularımı gösterdim hem de yeni bir eğitim almaya devam ederdim. Biz, Hocamızdan sadece ebru sanatını değil; hayatı tanımanın, tevazuunun, alçak gönüllülüğün, cömertliğin, başkalarını kendi nefsine tercih etmenin de eğitimini aldığımızı fark ettik daha sonra… Onun evi, atölyesi bir mektepti âdeta…

Bir süre sonra bana ebrularımdan birkaç tane ile özgeçmişimi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na göndermemi istedi. Toplanan bir komisyon bizim ebru hocalığı yapabileceğimize karar verdi ve sanatı gelecek nesle aktarmaya başladık. Hocamın ilk arzusu gerçekleşmişti, çok mutluydu fakat “Bu sanat üniversitelere girmeli, yaygınlaşmalı” diyordu. Yıllar sonra Ebru Sanatının Harran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne Anabilim Dalı olarak konulduğunu ve İlahiyat Fakültesi’nde ders olarak okutulacağını, söylediğimde sevinci görülmeye değerdi. Doktora yaptığım fakültede aynı zamanda 4-5 yıldır ebru dersleri vermekteyim. Hocam “Bu da yetmez, Mustafa Düzgünman Kürsüsü oluşturulmalı, Hocanın adı üniversitede sanatla ilgili bir yere verilmeli” diyordu. Bu isteğinin gerçekleştiğini göremedi ama inşallah üniversitede Hocası adına bir kürsü oluşturmak bize nasip olur.

Hocamızın sayesinde il birinciliklerinin yanı sıra 2009 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı 15. Türk Süsleme Sanatları Yarışmaları “Ebrû Dalı”nda Başarı Ödülü aldım. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Süsleme Sanatları Sanatkârı, Ebru Dalı “Sanatçı Tanıtma Kartı” sahibiyim.23-29 Kasım 2014 tarihleri arasında Hocam Timuçin Tanarslan ile UNESCO Genel Merkezi’nde Ebru Sanatı’nda “Usta-Çırak” olarak Türkiye’yi temsil etmekten şeref duydum. Bunlar Hocamla yaşadığım güzelliklerden bazıları…

EN BÜYÜKHAYALİ KARAHİSARİ MUSHAF’INI EBRU OLARAK ÜLKEMİZE KAZANDIRMAKTI

Şanlıurfa’da öğrencim Mehmet Düzgün’ün tayini Ankara’ya çıkınca onu Hocamla tanıştırdım. Mehmet, hem Hocamdan ders almaya başladı hem de Hocama sadık bir öğrenci olarak manen destek oldu. Hocam, benden sonra Mehmet’e de icazet vererek bizleri onurlandırdı. Bir öğrencimin de benim aracılığımla Hocama öğrenci olması ve icazet alması beni çok mutlu etmişti. En büyük hayali Karahisari Mushafı’nı yazılı ebru olarak ülkemize kazandırmaktı. Allah ömür verirse biz devam etmeyi, tamamlamayı arzu ediyoruz.

Yılda birkaç defa Hocamı ziyarete giderdim. Her gideceğimde beni arar “Nerdesin, niye geciktin, yemek soğudu” der ve bendeniz evlerine ulaşıncaya kadar da heyecanla beklerdi. Her zaman kendi elleriyle yemek yapar, gelen hediyeleri başkalarına, komşularına dağıtırdı. Çok cömertti. İkrama mutlaka karşılık verirdi. Gittiğim ilk gece saatlerce sohbet ederdik. Sanatla ilgili yaptıklarımı sorar, getirdiğim ebrulara bakar, sık sık bize fırça atardı. Şimdi fırça atmasını da özledik. Mekânı cennet olsun.

Paris’e UNESCO Genel Merkezi’ne “Usta-Çırak” Olarak Beraber Gidişimiz

2014 yılı Ekim ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aradılar. Usta-Çırak olarak Hocam Timuçin Tanarslan’la birlikte 23-29 Kasım arası UNESCO Genel Merkezi’nde Ebru Sanatında Türkiye’yi “Usta-Çırak” olarak temsil etmemizi teklif ettiler. Hocamla 12 yıldır usta-çırak olarak bu sanatı, gençlere, gelecek nesle aktarmaya çalıştık. Hocam, Türkiye’nin ilk icazetli ebrucusu, 41 yıldır bu sanatı icra etti ve günümüz için söylemek gerekirse en eski ebru üstadıdır merhum hocamız. Bizim seçilmemiz ömrünü bu sanata adamış Hocam ve benim için çok mutluluk ve gurur verici oldu.

Üç ayrı yerde sanatımızı tanıtmak için seminer verip ebru performansı gerçekleştirdik. Bunlar Büyükelçiliğimiz, Paris Dışişleri ve UNESCO Genel Merkezi’ydi. Somut Olmayan Kültürel Miras Hükümetlerarası Komite toplantısında ebru sanatı dünyanın ortak mirası olarak kabul edildikten sonra Hocam Timuçin Tanarslan duygulu bir teşekkür konuşması yaptı; ayakta alkışlandı. Unesco’da diğer ülke temsilcilerine ve izleyicilere ebrunun nasıl yapıldığını gösteriyor ve yaptığımız ebruyu onlara hediye ediyorduk. Çok heyecanlı ve duygulu anlar yaşandı. Orayı tanımaya gelen çocuklar ise sanatımızı hayranlıkla izlediler.

Hocamla Paris’te yaşadığımız hatıramı paylaşmak isterim.

Paris’te otel resepsiyonundaki görevlinin Arap olabileceğini tahmin edip selam verip Arapça konuştum, Hocamı tanıttım. Görevli Türkiye’yi çok sevdiğini, sanatkârlara saygı duyduğunu söyleyip heyecanla bize kahve ikram edince Hocam bana “Ömer koş bir yazılı ebru getir” dedi ve gence hediye etti. Niye böyle yaptığını sorunca “Bu bizden menfaat beklemeden saygı gösterdi, ikramda bulundu. Asıl böylelerine hediye vermek gerekir” diyerek bize önemli bir ders vermişti.

Bir de UNESCO Genel Merkezi’nde ebru yaparken siyahî biri sanatla çok ilgilenince Hocam yıllar önce bana Urfa’da söylediğini tercüman aracılığıyla ona da söyledi ve Ankara’ya davet etti: “Gel, evimde kal, ye iç, sana sanatı da öğreteyim, git ülkende yap, bu sanatı tanıt ve para kazan” dedi. Bana “Ömer bırak ebru yapmayı, adresimi ve telefonumu yaz bu arkadaşa ver.” dedi ve ona bir şeyler anlattı. Bu oradaki herkesi duygulandırmıştı. Hocam Paris’te bile bu sanatın tüm dünyaya yayılması için gönülden çabalıyordu.

Dua Ettiği Gibi Göçtü Bu Dünyadan

Ankara’ya Hocamı her ziyarete gidişimde birkaç gün kalıp Hocamla sohbet etme fırsatı bulurdum. Bana çoğu defa ölümden korkulmaması gerektiğini, önemli olanın doğru yaşamak olduğunu anlatırdı. Kimseye muhtaç olmadan ruhunu teslim etmek isteğinin en büyük duası olduğunu söylerdi. Sadece yakınlarının değil ücretli bir bakıcının bile başında, hizmetinde olmasını istemiyordu son anlarında, duasıydı bu ve öyle de oldu…

Hocam vefatından birkaç gün önce ani bir kararla memleketine gitmiş, eş-dost ve akrabalarıyla görüşmüştü. Kendisini arayıp geleceğini söyleyen oğlu Timuçin’e memlekete gideceğini ve filan gün döneceğini o zaman gelmelerini söylemiş. Ankara’ya dönen Hocam bir gün sonra âdeti olduğu üzere öğlen sonrası biraz uyumak için yatağına yatmış ve bu onun son uykusu olmuş, oğlu Timuçin onu yatağında vefat etmiş halde bulmuştu. Bunu duyunca Hocam helalleşmeye gitti ve dua ettiği gibi başında kimse olmadan, kimseye sıkıntı vermeden ruhunu teslim etti diye düşündüm.

Şanlıurfa’da Hocamın vefat haberini duyduğum gibi Ankara’ya hareket ettim. Bize öğrencisi olarak Hocamın yıkamasına dâhil olma ve cenaze namazını kıldırma müsaadesi veren ailesi ve yakınlarına Hocama son vazifemi yapabilme imkânı verdikleri için teşekkür ediyorum. Kendisi nasıl Hocası Mustafa Düzgünman’ın kabrini yapmışsa müsaade edilirse kabrini de oğlu Timuçin ve Mehmet’le yapmayı arzu ediyorum.

Hocamı sevenlere, cenazesine katılanlara, emeği geçenlere ve sanatkâra vefa duyan İbrahim Ethem Gören Bey’e teşekkür ediyor, yakınlarına sabır, Hocama da Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânın cennet olsun Hocam.

Timuçin Tanarslan (1943-2015)

1943 yılında doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Adana ve Mersin’de tamamladıktan sonra 1970 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oldu.

Baba mesleği olan sahaflığı yaparken ebru sanatı ile tanıştı. 20 yıl kadar Ankara’da “Ebru Kitabevi”ni işletti.

O dönem kaybolmaya yüz tutmuş sanatlarımızdan olan ebruyu, destansı bir alâka ve ihtirasla Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyarak hocası Mustafa Düzgünman’dan öğrendi ve icazet aldı.

Ebru tarihinde ilk kez çiniye ebru aldı ve birbirinden farklı karolar oluşturdu.

Türk kültürünü ve sanatını su yüzünde aksettirdi ve levhalar halinde ölümsüzleştirdi.

İbrahim Ethem Gören

22 Nisan 2015 /Dünya Bülteni

Varolmaması Gereken Bir Gezegen Keşfedildi

Bilim insanları, uzayda ‘varolmaması gereken’ yeni bir gezegen keşfetti. Yeni keşfi enteresan kılan şey, yörüngesinde bulunduğu yıldızdan çok daha büyük olması. Bu zamana kadar kabul gören teorilere göre, bir gezegenin yörüngesinde döndüğü yıldızdan bu kadar büyük olması imkansız görülüyordu.

Bilim insanlarının keşfettiği yeni gezegen, gezegenlerin oluşumuyla ilgili genel kabul gören teoriye ters düşüyor. Çünkü Jüpiter’e benzetilen yeni gezegen, etrafında döndüğü yıldızdan çok daha büyük.

BBC’nin haberine göre, gök bilimciler, yeni keşiflerini Science dergisinde anlattı. Warwick Üniversitesi’nden Prof. Peter Wheatley, bu zamana kadar küçük yıldızlar etrafında dev gezegen olamayacağı yönünde bir kanı olduğunu, bunu merak ettiklerini ve bu yüzden bu keşfin heyecan verici olduğunu söyledi. Wheatley, “Emin olamıyorduk çünkü küçük yıldızlar bizim güneşimiz gibilerinden sayıca çok daha fazla olmakla birlikte, ışıkları da az olduğundan onları incelemek çok zor oluyor” dedi. Araştırmacılar, yıldızın çevresinde dönen gezegenlerin yol açma ihtimali olan yerçekimi ivmesini ölçebilmek için İspanya ve ABD’deki teleskopları kullandılar.

UZAKLIĞI 284 TRİLYON KİLOMETRE

Yeni dev gezegen, galakside en sık rastlanan yıldızlardan olan M tipi kırmızı bir cüce yıldızın etrafında dönüyor. Ama yine de kırmızı cücenin kütlesi, yörüngesindeki GJ 3512b adlı dev gezegenin kütlesinden 270 kat daha büyük. Fakat yine de aralarındaki kütle farkı, Güneş ile Jüpiter’in arasındakinden çok daha az. Çünkü, Güneş Jüpiter’den bin 50 kat daha büyük. Cüce yıldızın Dünya’ya uzaklığı ise 284 trilyon kilometre.

YILDIZDAN BÜYÜK OLMASI TEORİLERE TERS

Gök bilimciler, genç yıldızların yörüngesindeki gaz ve toz bulutlarının nasıl gezegenlere dönüştüğüne dair teorilerini test etmek için bilgisayar simülasyonları kullanıyor. Bu simülasyonlar küçük M tipi cüce yıldızların çevresinde çok sayıda küçük gezegen oluşacağını öngörüyor. Dev gezegenle ilgili makalenin yazarlarından Bern Üniversitesi’nden Prof. Christoph Mordasini, “Bu tür yıldızların çevresinde sadece Dünya’nın büyüklüğünde ya da biraz daha büyük süper Dünya’lar bulunması gerekiyor” diyor. Mordasini buna örnek olarak Trappist-1 adlı yıldız ve çevresinde dönen gezegenleri gösteriyor.

Trappist-1, Güneş’e 369 trilyon kilometre (39 ışık yılı) uzaklıkta. Bu yıldızın 7 gezegenden oluşan bir sistemi var. Tümünün büyüklükleri neredeyse Dünya kadar ya da biraz daha küçük. Oysa yeni keşfedilen dev GJ 3512b’nin kütlesi neredeyse Jüpiter’inkinin yarısı kadar. Dolayısıyla bu dev gezegen M tipi bir cüce yıldızın etrafında dönmek için çok büyük. Keşif, gök bilimcilerin gezegenlerin oluşumu hakkındaki genel kabul gören çekirdek akresyonu ya da oluşumu teorisine meydan okuyor.

Prof. Wheatley, “Genellikle dev gezegenlerin genç bir yıldızın yörüngesinde dönen gaz bulutunun içinde buzlanmayla oluşan bir çekirdekle başlayıp hızla kendine çektiği gazlarla büyüdüğünü düşünüyoruz. Fakat bu son keşifle ilgili makaleyi yazan gökbilimciler, küçük yıldızların yörüngesinde bu tür bir oluşumu mümkün kılacak gaz ve toz maddesi bulunmadığını, dolayısıyla bu gezegenin daha ziyade yörüngedeki gaz halkasının kısmen ve aniden, kendi çekimiyle içe çökmesiyle oluşmuş olabileceğini söylüyorlar” ifadelerini kullanıyor. 

Sputnik Haber

…Karmaşa…

… Beynin paradoks değildir…Düşünen beyin eski bilginin yerine yeni bilgiyi rahatlıkla yerleştirebilir. Sorun uygulamada yaşadığı savunma becerisidir.Bu da onu akıllı olarak algılamamıza neden olan şeylerden birisidir …Düşünen bir beyin yeni bir fikir üretirse bunu uygulaması zaman alabilir. Bu sosyal hayatta akıl ile hayatta kalma isteği ve becerisinin bir sonucu olmalıdır.Bunun yanında eylem sonunda fikir de edinebilir…Beyin karmaşık değildir. Karmaşayı eğitimliler çıkarır…Çok ezber yapmışlardır.Hafızaları sayı,isim doludur…Bunun ile bu kadar övünüyorlar ise övündükleri kadar zeki değillerdir.Sistem içlerinden en yatkın olanları seçti ise işlerini yapmaktadırlar ve zekaları sıradandır.Sıradan bir zeka ile bu kadar övünmeleri kendilerinin sandığımdan daha sıradan olduğunu gösterir…/Amozonik

”Davranış sistemleri olarak ele alındığında insanlar aslında oldukça basitler.Zaman içinde davranışlarımızın karmaşık görünümü ,büyük ölçüde içinde bulunduğumuz çevrenin karmaşıklığını yansıtıyor ”

Herbert Simon

Tüm dünyanın

Doğada her şey birbirine bağlıdır.Bir orman ,bir dağ ,bir göl ,deniz ,hava sadece sınırlarımıza ait ekonomik değeri olan meta değil tüm doğada dengenin parçası olan ve doğaya ait unsurlardır.

Sadece ülke sınırları içerisinde çıkanlar değil tüm ülkelerdeki doğal felaket ismi verdiğimiz olaylar can ve mal kaybına indirgenerek küçümsenmemelidir. Zira doğa olayları tüm beraberindekileri doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler…

Ülkemizde son zamanlarda gerçekleşen ( burada nerede ne kadar alanın yandığını akademik bir çalışma havası solumak adına listeler halinde sunmayacağım ) orman yangınlarını PKK nın üstlenmesi de örgütün çalışma prensiplerine ve ruhuna çok da aykırı bir durum değil.Ahmet Türk’ün bir zamanlar acılı seslere karşı kürtlerin vicdanlarını bastırma kaygısı taşıdığını düşündüğüm ”biz profesyoneliz ” sözünü düşündüğüm zaman, örgütün veya örgüt zihniyetine sahip olanların yangınları aynı profesyonellik ile üstlenmesi pek o kadar da şaşırtıcı gelmiyor. Zira PKK zihniyeti bir ormanın yaşamsal değerini idrak etmesi bakımından tüm insanlığa profesyonelce bir mesaj vermiş oldu.

Orman yangınları ile kahramanlık destanı yazacaklarını düşünenler vicdanlarımızda bir kere daha yok olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.

İnsanlar, iktidarın yangın söndürme konusundaki acizliği ya da bilinçli yapıldığını iddia ettiği tutumunu eleştirir iken PKK zihniyeti yangınları üstlendiğini söyleyiverdi.Burada yangınları çıkaranlar ile söndürmek için gerekli olanı yapmakta kifayetsiz kalanları -işbirliği içerisinde olmak- ile itham edebilir miyiz ?

Cumhurbaşkanı ”bunlar sanatçı müsveddesi ” diyor ise pekala bu popüler tipler, ”işbirliği içerisinde olduğunuza kanaat getirdiğimiz tutumunuza karşı objektif olmak yolunu seçerek sessiz kalmayı yeğliyoruz ” diyebilir…

Ne kadar acı bir durum..Aydınların kirlenmesi..Aydınların yanması… Aydınların tüm dünyanın değişmez değeri olan ormanlar hakkında fikir birliğine varamaması..Ormanlarımızın siyasetçilerin ve aydın ve sanatçı geçinenlerin siyasi egolarının ellerinde kirlenmesi…

Gezi olayları esnasında Van civarında ”buradakiler ağaç değil mi ” diyerek yapılan bölücülüğe karşılık ”elbette ki ağaç ” diyerek kesilmemesi için imza gönderenlerden birisi olarak bu katliamı ve o gün imza yollamayanlar kadar bugün katliamın ve sonrasında siyasi kaygılarına alet edenlerin tutumlarını da kınıyorum..

Vatandaş olarak artık bu twitter kahramanlarının,konser kaygısı olanların körlerin ve sağırların – kendilerini gözümden düşürmekten başka pek de işe yaramayan tutumlarını – ağır bir şekilde kınıyorum… Ancak sadece kınamak ile olmadığının farkındayım.. Biz kınar isek neler olacağını kendileri de bilir… Ekonomik değerimiz var.. Ancak sanıyorum ki sanatçıdan ziyade konu hangi siyasi görüşün sanatçısı olduğudur.Hesabına hiç yazmıyorum ki ”git o zaman ” diyesin…

Bir orman katlinin hükümete yüklenecek malzeme çıkarması şartı ile işlerine yarıyor olması da aydın ya da sanatçı geçinenleri de pek sağlıklı bir tablo içerisine almıyor… Doğa konusunda yazdıklarında siyasetten ve muhalefetten uzak aydın bir tutum takınmaları gerektiğini düşünmek ile birlikte ,kazançlarının bir miktarının da doğanın yeniden hayat bulması uğruna kullanılması gerektiğini düşünüyorum… Aksi halde kimseye içselleştirmedikları ahlakın,doğanın terminolojisini kullanarak ,siyasetin magazin ve popüler havasını solutmamaları gerekli..Aynı şekilde orman yangınları muhalefete saldırmak için kullanılacak oy potansiyeli değildir…

”Benim gelinciklere borcum var ” diyordu ressam Hikmet Çetinkaya ki bunu söylemekte son derece haklı.Çalışmaları incelenecek olduğunda niçin gelinciklere borcu olduğu rahatlık ile görülebilir..

Sanatçı geçinenlerin ve aydın olduğunu iddia edenlerin kim olduklarının listesi ile bu yazıda ilgilenmiyor onları kendi kaygıları ile baş başa bırakıyorum…Benim için eleştirilmeyecek kutsal varlıklar değillerdir. Şimdiye kadar izlediğim kadarı ile kendilerini bu kimlikler ile bizlerin çobanı olarak ilan etmiş ,tanrı kompleksli oldukları izlenimi veren onlar , bizleri kendi isimleri için kendi kaygıları için kullanmak eğiliminde olan ,özünde kendisinden başkasını pek de düşünmeyen kararmış kimlikler… Bu şekilde etiketlediğim aydın ve sanatçı görüntülerinin altında ”hiç bir zaman sanatçı olamazsınız ” sözüne tam uyduğunu düşündüğüm çıkarcı tipler …

Diğer yandan ise ,

”Her şey olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız ” isimli kapsamlı bir çalışmanın artık literatürde yerini alması gerektiğini çoktan düşünmeye başladım bile..Böyle bir çalışmada kişinin bir sanatı icra etmesi için gerekli olan kabiliyetinin yanında gücün yanında savrulup duran ve sıkıştığı yerde ”kimin ne olduğunu nereden bilelim ” sözleri ile sıyrılmaya çalışan ”asla sanatçı olamayacak uyanık tip ” olması ve onu olduğu yere mıhlayanların derinlemesine analizi yapılmalı.Adnan Oktar olayında olduğu gibi ,yaptığı bir hata yüzünden kurban olmuş insanların tepesinde bitmiş bir zalimin bünyesinde para için bütün bunları görmezden gelerek hoca dedikleri şarlatanın önünde yalaklanıp duran , hükümetin ,muhalefetin ,darbenin ,derneğin,partinin ,cemaatin,vakfın ,organize suç örgütü liderlerinin dibinde el pençe divan durup bu güçleri arkasına alarak ona buna posta koyan ,kendisini kandıran kendisi ile birlikte halkı aptal yerine koymak cüretini göstererek, her dönem sağ kalan bu ”sanatçı olamayacak tipler ” artık siyasetten,kişisel zaaflardan ve kişisel kabiliyetlerinden bağımsız bilimsel olarak deşifre edilmelidir… Kendi adıma artık sadece sesini çok sevdiğim için olaylara sessiz kalamayacağım.Zira kendileri davetlere katılır ,kendilerini ulular paraları alırlar iken örgütte bulunanların biçare hali ile üzülen ben, Adnan Oktar’ın derhal layık olduğu deliğe tıkılması için sürekli olarak kendi alanımda konuyu gündeme getiriyordum.İnsanlar yaşananlardan ders aldığı ölçüde insandır ancak görülüyor ki her şey yaşandığı yerde kalmaktadır.İnsanların uyandığı yoktur sadece birilerinin ”şimdi Adnan Oktar’a küfür edebilirsin ” demesini beklemektedir. Birileri buna izin vermedikçe inadına işine bakmakta uyarılara ise ” git o zaman ” diyerek cevap vermek aymazlığını kendisinde görebilmektedir.

Bir ağaç için bölünen insanların ”katliam ,canavarca bir his ” ile masum ağaçları yok etmesine ses çıkarmamasının ve bunu haklı gösterecek bahaneler ile oyalanmasının onaylanacak bir yanı yoktur..

Kimisi pkk yaptı diyor kimisi sanatçılara laf edenler kadar gerekli olanı yapmayanları da gördüklerini iddia ediyor..

Sonuç olarak bir katliam yapıldı ve ne ülke ne doğa sizin oturduğunuz yerde yaptıklarınıza ya da yapmadıklarınıza bahane uyduracağınız yer değildir..Konu ne Fatih Sultan Mehmet’in ağaç sözleri ile ne İslam Peygamberinin doğa hakkındaki hadislerini araştırarak çözüme kavuşur ne yandaş görünmemek uğruna vicdanların susması ile ses çıkarır…

Yine bağımsız bir tutum göstererek …

Doğa hepinizden büyüktür…

Diyor ve nehire ”canlı ” statüsü verenleri kutluyorum…

Sanatı sanatçılar yapmalı…

Aydın ışık saçmalı …Halkı kandıran şarlatanlıklara alet olmamalı…

Ormanlar katledildi… ..

Hepiniz yandınız….

….

Yeni Zelanda’da yerli halk Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri ‘canlı varlık’ olarak tanınarak hukuki statü verildi.

AA’nın BBC’ye dayandırdığı habere göre Yeni Zelanda parlamentosu, aynı zamanda ülkenin üçüncü büyük nehri Whanganui’yi ‘canlı varlık’ olarak tanırken nehrin hakları Maori kabilesinden ve kraliyetten birer kişi tarafından mahkemelerde temsil edilecek.

Nehir için 80 milyon dolar tazminat ve nehrin temizlenmesi için de 30 milyon dolar fon verilecek.

‘İnsanların iyiliği için’

Maori kabilesini parlamentoda temsil eden milletvekili Adrian Rurawhe, Whanganui’nin ‘iyiliğinin’ insanların iyiliğiyle doğrudan alakalı olduğunu, bu nedenle nehrin kimliğinin tanınmasının hayli önemli olduğunu belirtti.

Yeni Zelandalı bakan Chris Finlayson da Maorilerin 160 yıldan uzun süredir nehre bu statüyü kazandırmak için mücadele ettiğini belirtti: “Biliyorum ki insanların hissettiği ilk şey doğal bir kaynağa hukuki şahsiyet kazandırmanın oldukça garip olacağıdır ancak bu, şirketlerden ya da anonim topluluklardan daha garip değildir.”

….

Fotoğraf : Bir yürüyüşüm esnasında çektiğim bir fotoğraf…

SEVGİ ve AŞK

Afrodit, bilincin evrim sürecini en olağanüstü biçimde tamamlamıştır.Budalalık ve yanlışlarla dolu gözüken harika bir gelişim öyküsü ortaya çıkmıştır ! Çapraşık ruhu şad olsun Afrodit ,kıskançlıkla Pskhye’yi ölüm düğününe ,dağın tepesindeki korkunç canavara göndermiştir.Aşk tanrısı oğlunu evlilik hazırlıklarıyla görevlendirmiş,ancak Eros kendi aşk oklarıyla vurularak Pskhye’ye aşık olmuştur.Ardından korkunç bir gerçek anında Pskhye de Eros’un aşk okları ile yaralanıp aşk tanrısına aşık olmuştur.

Yazgının gerçeklerini bir yana itip mucizeler yaratan bu güce sahip gözüken ”aşık olmak ” nasıl bir şeydir ? Bu gizi çözmeden önce ”sevgi ” ve”aşık olmak” terimlerini birbirinden ayırt etmemiz gerekir.

Birini sevmek ,bir insanı bir başka canlıya insani bir biçimde bağlayan insana özgü bir deneyimdir.O ,insanı olduğu gibi görmek ve onu karakterinin sıradanlıkları ,başarısızlıkları ve üstün yanları ile kabul edebilmektir.Eğer,yaşantımızdaki izdüşümlerin sisini aşıp bir başka insana doğrulukla bakabilirsek ,sıradan bir canlıyı mükemmel olarak algılayabiliriz.Sorun,kendi izdüşümlerimizle körleşmiş olmamızdır; bir başkasını açıklıkla,tüm derinliği ve soyluluğu ile pek seyrek olarak görebiliriz.Böyle bir sevgi kalıcıdır ve günlük yaşamın sıradanlığından etkilenmez.Bir arkadaşım bu sevgiyi ”yulaf ezmesi gibi ” diye tanımlıyor.Bu sevgi günlük yaşamda karşımıza çıkar ve insanüstü boyutlara gerek duymaz.İnsan yaşamının akışındaki sıradanlıkta yaşar ,ona hizmet eder,ilişki kurar,yanlışlar yapar ve korunur.

İnsan,aşık olduğunda yaşamın insan ötesi boyutuna geçer ve o sırada insani değerlerin ikinci planda kaldığı tanrısal bir ülkeye sürüklenir.Gökyüzünden gelen bir hortuma yakalanmış ve sıradan insan değerlerinin yok edildiği bir ülkeye sürüklenmiş gibidir.Eğer sevgi 110 voltluk kullanılabilir elektrik akımı ise,aşık olmak hiç bir evde bulunmayan 100 bin voltluk insanüstü bir enerji demektir.Aşık olmak tanrılara ve tanrıçalara özgü bir şeydir,zamanın ve mekanın ötesindedir.

Bir deney yapalım ; siz ve bir başka kişi dışında yeryüzündeki bütün insanların kaybolduğunu hayal edin.Gün boyunca o kişiyi düşünüyor ve diğer insanların size nasıl da önemsiz göründüğünü fark ediyorsunuz.Kısa bir süre için o kişi canlı bir mucizedir.Bu,aşık olma deneyimi ile gelen cennetin tek bir düşüncede yaşanmasıdır.Bu mucize herhangi bir kişide gerçekleşebilir ama biz bunu belirli bir zaman içinde çok nadir yakalayabiliriz.Bu,durağan ve renksiz bir ev yaşamını simgeleyen yulaf ezmesi sevgisinden çok farklı bir düzendir.

Günümüzde sıradan insanların tanrılarla ilişkiye geçtiği tek yer romantik bir aşktır.Aşık olmak,o kişinin içine bakıp ardındaki tanrıyı ya da tanrıçayı görme deneyimidir.

Aşık olduğumuzda hemen körleşiriz.Gerçek bir kişinin hemen yanında yürüyüp sıradan bir insanoğlundan daha olağanüstü bir varlık üzerinde yoğunlaşırız.Ruhsal açıdan olağanüstü bir kahramanla ilişki kurmanız yok edilmeniz anlamına gelir.Mit,bize bu noktadan başlayarak belirli koşullarda ölümlülerin mitolojik bir kahramanla farklı bir ilişki yaşadıklarında bundan sağ çıkabileceklerini ancak ,akılcı bir değişime uğrayacaklarını söyler.Sanırım bu da öykümüzün önemli bir noktasını vurgular.Bir ölümlü ,ölümsüz boyutlarda bir ilişki kurar ve bu gerçekle birlikte yaşar.Bu bağlamda aşk tanrısının okları ile vurulmanın ne demek olduğu anlaşılabilir.Yaşanan evrelerin yer değiştirmesi olan derinlikli deneyimi görebilir insan.Bu ,aşkın inanılmaz bir biçimde patlak veren deneyimidir.

Öykümüz sıradan insanların yaşadıklarından çok daha farklı bir şeyle ilişki kuran bir kadınla ilgili .Mitin gerisi ,kadının bu tanrısal dokunuştan nasıl sağ çıktığını anlatıyor bize…


YÜRÜMENİN FELSEFESİ

Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan,şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. Ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir.Daha evvel de söylediğim gibi , Kutsal Tin’e karşı işlenen esas günah yerinden kıpırdamamaktır.

Fridrich NIETZSCHE

”Kopmak zordur ” der Nietzsche ,”bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir.Fakat çok geçmeden yeni bir kanat çıkar.”Nietzsche ‘nin hayatı böyle ayrılmalardan kopmalardan ve tecritlerden oluşacaktı : dünyadan ,toplumdan,yoldaşlardan,meslekdaşlardan,kadınlardan,arkadaşlardan ve ana babadan .Fakat yalnızlığının içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleştiğinin işaretiydi. Hesap vermek yok,engel oluşturacak uzlaşmalar yok ,görüşü açık ve tarafsız.

Nietzsche yorulmak nedir bilmeyen hatırı sayılır bir yürüyüşçüydü.Sık sık yürüyüşten bahsederdi.Açık havada yürüyüş yapmak ,Nietzsche külliyatının doğal bileşeni,yazarlığının da değişmez refakatçisiydi.

Yürüyüş burada Kanttaki gibi işe ara vermek ya da oturmaktan kamburu çıkmış ,iki büklüm olmuş vücuda yapılan asgari bir temizlik değildir. Nietzsche çalışmak için yürümek zorundadır.Dinlenmenin ,hatta refakatçisi olmanın bile ötesinde , Nietzsche’nin tam olarak parçasıdır yürüyüş.

”Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden,aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada ,tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek,tırmanarak,dans ederek düşünmektir. ”

Onca insan kitaplarını sadece başka kitapları okuyarak yazmıştır ; o kitapların pek çoğu havasız kütüphanelerin kokusunu taşır.Bir kitabı neye dayanarak değerlendiririz ? Kokusuna göre, zira bir dolu kitabın üstüne okuma salonlarının veya masalarının o küf kokusu sinmiştir.Havasız,ışıksız odalar…

..

”Yazarın fikirlerinin aklında nasıl belirdiğini;fikirlerin mürekkep hokkasının başında , karnı sıkışmış, kafası sayfalara gömülmüş haldeyken mi gelip gelmediğini çabucak anlarız ; ki bu durumda kitabıyla alakamızı da çabucak keseriz ! Kasılmış bağırsaklar kendini hızla ele verme konusunda – bundan hiç şüpheniz olmasın – ağır havadan ,alçak tavanlardan ve dar odalardan geri kalmaz .”

..

Duvarların arasında hapsolmuş ,sandalyelerine çakılıp kalmış yazarların kitapları hazmedilemeyecek kadar ağırdır.Masada duran diğer kitapların derlemelerinden doğarlar.Bu kitaplar semiz kazlara benzer; alıntılarla beslenmiş, referanslarla doldurulmuş,dipnotlarla oldukları yere çökmüşlerdir.Gülle gibidirler, obezdirler, sıkıcıdırlar ve güçlükle yavaş yavaş okunurlar. Satırların başka satırlarla karşılaştırılması ve başkalarının zaten etraflıca anlattıkları hakkında yazanların söylediği şeylerin tekrar edilmesi ile ortaya çıkan başka kitaplardan oluşan kitaplardır bunlar. Doğrular,açıklığa kavuşturur ve düzeltirler; bir cümle paragrafta ,koca bir bölüme dönüşür . Bir kitap ,bir başka kitaptaki tek bir cümle üzerine yazılmış yüz kitabın yorumu olmuştur.

..

Oysa eserini yürürken yaratan yazarın böyle prangaları yoktur, düşüncesi başka ciltlerin kölesi değildir,doğrulamalarla hantallaşmamış, başkalarının düşünceleri ile ağırlaşmamıştır. Başkalarının açıklamalarını ihtiva etmez, sadece düşünce muhakeme ve karardan ibarettir.Hareketten dürtüden doğan bir düşüncedir.

Düşünce ne kadar hafif ise o kadar çok yükselir ve kanaatin,takdirin,yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir. Kütüphanelerde doğan kitaplar ise ağır ve sığdır,birer kopya seviyesinde kalırlar ancak.

Yürümek spor değildir.


Spor teknik,kurallar,puanlama ve rekabet meselesidir,durmadan öğrenmeyi ve çalışmayı gerektirir,duruşları tanımak,doğru hareketleri bir araya getirmektir.Doğaçlama ve yetenek çok sonra gelir.

Spor skor tutmaktır.Hangi sıralamadasın ? Zamanlaman ne ?Sonuç ne ? Tıpkı savaşta olduğu gibi , kazanan ve kaybeden ayırımı burada mevcuttur. Sporla savaş arasında savaşta onur ,sporda utanca dönüşen bir benzerlik bulunur.Rakibe duyulan saygı ,düşmana duyulan nefret.

Spor aynı zamanda dayanıklılık kazanmanın,yılmadan denemenin ve disiplinden haz almanın öğrenilmesidir. Ahlaki bir sistem, bir iştir spor.

Elbette maddi yönü de vardır,yorumlamalara,gösterilere dayalı bir pazardır.Performanslardan oluşur. Spor,marka ve imaj tüketicilerinin üşüştüğü şaşaalı büyük törenlere zemin hazırlar.Para ruhları boşaltmak,tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu.

Yürümek spor değildir.Bir ayağı diğerinin önüne atmak çocuk işidir.Yürüyenler karşılaştığında ne bir sıralama vardır ne de puanlama.Yürüyen hangi yoldan geldiğini ,en güzel manzaranın hangi patikadan görüldüğünü anlatır,görüşün hangi noktada daha iyi olduğundan bahseder.

Buna rağmen bir aksesuar piyasası yaratılmaktan geri kalınmamıştır, devrim niteliğinde ayakkabılar,inanılmaz çoraplar, müthiş sağlam pantolonlar…Alttan alta sporcu ruhu da işe dahil edilir. Yürümüyoruz artık,”trekking yapıyoruz”. Yürüyenleri kayakçı özentisi gibi gösteren ince değnekler bile satılmaktadır. Ama bu iş çok yürümez. Yürümemelidir de.

Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi bir şey bulunamamamıştır. Yürümek için iki bacağınızın olması yeterlidir.Gerisi fasa fisodur. Hızlanmak mı istiyorsunuz ? O halde yürümeyin ,başka bir şey yapın,tekerleklileri kullanın ,kayın,uçun ! Yürümeyin.Ve unutmayın yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı ,manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir.

Bir kez ayakları üstünde dikildi mi olduğu yerde kalamaz insan…

İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar

Kendimizin Efendisi Olmamız Tanrısal İradenin ,Amaç Edinmemizi İstediği Şeydir

”Tanrısal Bilgelik ; zeka ,düzen ve akıldır.Her işimizi Tanrısal bilgeliğin ustalığına bağlanarak yapmalıyız.”Epiktetos

Kötülük dünya içinde ,olayların ya da insanların içinde doğal olarak bulunan bir şey değildir.Kötülük,unutkanlık,tembellik ya da dikkatsizlikle oluşur.Yaşamdaki gerçek amacımızı görme gücünü yitirdiğimizde ortaya çıkan bir şeydir.

Amacımızın ruhsal gelişim olduğunu anımsadığımızda ,kendimize dair en iyi gerçekleri ele geçirme çabasına geri döneriz.Mutluluğun kazanılma yolu budur.

Zihninize Hazineniz Gibi Davranın
Aklınızı Hep Anımsayın
Amacınıza Odaklanın

Tutkular nefsin hastalıklarıdır.Bedeniniz gibi nefsiniz de hastalanabilir.Nefsin hastalıkları zayıflıklardır.

Zihninizi kimseye teslim etmeyin.Eğer birisi sizin bedeninizi alıp yoldan geçen yaşlı birisine köle olarak verirse doğallıkla öfkeye kapılırsınız. O kişi sizi yerden yere vurduğunda üzülürsünüz.

O zaman herhangi bir kişi sizi etkilemek istediğinde ,çok değerli olan zihninizi verir iken neden herhangi bir utanç duygusu hissetmiyorsunuz? Sizinle iğrenç şeyler paylaştıktan sonra ,sizi kafası karışmış ve dağılmış halde bırakacak birisine zihninizi teslim etmeden önce ikinci bir kez daha düşünün.

Filozof cahile şöyle der :”Azgın arzularının sonu yok .Endişeleriniz bayağı.Düşünceleriniz sahte ve yanlış.Cahil öfkelenerek gider,aşağılandığını söyler.”

Kendinizi bilge bir kişi olarak tanıtmayın ve ruhsal amaçlarınızı onlara saygı duymayanlarla tartışmayın,kendinize saklayın.Karakterinizi gösterin.Kendi kişisel asaletinize ,soyluluğunuza olan adanmışlığınızı davranışlarınızla gösterin.