TIRIŞKADAN NAMELER

Merhaba Sevgili Dostlar . Biliyorsunuz son yıllarda insanın inançlarının ve arayışlarının sahtekarlarla imtihanını açık olarak gözlemliyoruz. Orta yaş bunalımlarına bile rahmet okutacak sosyal bunalımlarımız insanları arayışlar içerisine girmeye zorluyor ve denize düşen yılana sarılıyor.Bu yılanlardan bazıları ise yaşam koçlarına bile nal toplatacak kültürümüze uygun olması nedeni ile büyücü,üfürükçü,burç yorumcusu yaşam koçları , farklı misyonlar edinen insanların perde ardını sıkıca kapatarak verdikleri seminerler ve yine adı bile yeterli olan ”gönül sohbetleri… Defalarca bu insanların kendisine bile faydası olamayan olsa bunları yapamayacak olan yol kesici eşkıyalar olduğunu söyledim…Benim de karşıma çokça çıktılar bana da telkin vermeye çalıştılar. Açıkça insan dolandırdıklarına da şahit oldum. İnsanlar konuşacakları,dertlerini paylaşabilecekleri dostları bulmanın derdinde ve tabii ki herkes birbirini buluyor..Arayan buluyor..

İnsanlar bu alanlarda sömürülmeye oldukça müsait .Ve çok kurnazları çok kısa süre içerisinde sömürenler sınıfında yer alıyor..Herkes de öyle çok saflığından buralarda değil. Bilinçli olarak bu yollara giriyor ve buradan bir menfaat elde etmenin peşinde..”Uyuma numarası yapan insanı uyandıramazsınız ” der bir kızılderili atasözü ve bu türden salgınlarla mücadelenin çok eski tarihlere dayandığını görebiliyoruz.. Sadece iyi niyetli olarak sömürülenleri ve sömürge adayı olma potansiyeli olanları digerlerine karşı uyarmayı vicdani bir görev olarak görüyorum.Burç serilerimde olduğu gibi ”inadına ” burç yorumlarını paylaşanları, konu çalanları,gülenleri ise kendi cehaletleri ve hırsları ile baş başa bırakıyorum. NASAnın önemli açıklamaları ile eşek inadının sonunu ayrı bir yazıya bıraktım.Zararın ekonomik boyutunu ise hesaplamaya çalışmıyorum çok büyük.. Zaten bütün mesele de bu..İşin ekonomik boyutu..Bu boyut bir çok insanı daha yolun başından bile alıkoymaktadır… Ekonomik kısmı bayağı boyutlu.. İşini gücünü bırakıyor boyut değiştiriyorlar..O derece boyutlu..

Son bulunan gönül dostlarından bir tanesi ise Eskişehir de 13 milyon tl lik gönül mülkünü cebine indiren bir kadın. Kendisi Kurduğu bir çiftlik evinden bozma sahte dergâhında insanların psikolojik sorunlarını tedavi ettiğini söyleyerek gönül mülkünde patlama yaşamış.Bunu yaparken de Hz. Süleyman olarak bilinen peygamberin torunu olduğunu telkin etmiş.Sürmeler çekmiş..Sürmelerin yeterli olmadığını biliyor olmalı ki kurbanlarından kurban paralarını alarak estetik ameliyatlara yedirmiş…Yüzük verdiği erkekleri komutan ilan etmiş .Etmiş de etmiş… Yakalanınca da ”yaşam Koçu ” olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılabileceğini zan etmiş.

2019 tarihli bir habere göre mağdurlardan birisi mağduriyetini şöyle ifade ediyor :

”Dini inançlarımı suistimal ederek beni tesiri altına aldı. Sözünden çıkamaz hale geldim. Etkisi altına aldığı insanları iflasa sürüklüyor. Beni de iflas ettirdi. Tüm paramızı onun ‘kutsal’ dediği yolda harcamamızı istiyordu. Ben güvenimden dolayı 2016’da vekâlet verdim. Bütün mal varlığımıza ipotek koyarak sattılar”

Kurbanlarının tedavileri için 3 ile 5 bin lira arasında tedavi ücreti isteyen bununla yetinmeyip kurbanlarını alan , kanının şifalı olduğunu söyleyerek içiren , hastalarının mal varlıklarını gösterdiği yolda harcamalarını dileyen bu şarlatan telkinlerini sohbetler ışığı altında gerçekleştiriyormuş.Ocak 2020 tarihli haberlerden öğrendiğimiz kadarı ile ”nitelikli dolandırıcılıktan ” 121 yıl ile yargılanıyor.

Bir kaç yıl önce ”sevgiyi ” kendisinde keramet olmayan insanlardan dinleyen insanları tiye almak için bir mizah dizisi hazırlamıştım.Aslında konuyu çok sert bir dil ile eleştirmekten yoksun değilim.Ancak ”sevgi sohbeti ” diyen misyonerlerin,”gönül ” diyenlerin dizinin dibinden ayrılmayanları görünce sevginin kendilerinden öğrenilemeyeceğine ,misyoner faaliyet gerçekleştirdiklerine ve bu yol ile insanları etkileyip sosyal bunalımlarını sömürmeye çalışan çıkarcı insanlar olduklarına karar verdim ve bir dizi yazı yazdım. ”GÖNÜL SOHBETLERİ ” başlığı altında yazdığım yazılar aslında bu konuları tiye almak için yazmış olduğum ”TIRIŞKADAN NAMELER ” idi.

Sonrasında yakalanan sahte peygamber torunu özellik ile birebir uyması nedeni ile dikkatimi çekti.

Şimdi GÖNÜL SOHBETLERİ serisini tekrar paylaşıyorum..

GÖNÜL SOHBETLERİ

Laf-ı Güzaf

Sevgili gönül dostlarım.Lâm ile lâl,elif ile hâl olmanın güzelliğini idrâk edebildiğiniz güzel günlerin hakikat şerbetini yudum yudum içelim.. Gönül dostlarım vav eyleyelim kendimizi, gönül ummanımızın bir zerresini desen desen şal eyleyelim…


İtikat kapısında perperişan dilenen,sürüm sürüm sürünen,gönül gözümüze sürmelerimizi alemin gecelerinde şıkır şıkır parıldayan yıldızlar mis’ali fersah fersah sürelim..Sürmeli gönül gözlerimiz ile sönmüş yıldızlara sur’u üfleyen gibi bir sebeb olalım..İltifat eyleyelim dizimizi naif nakışları ile minder belleyip, sekr ile vecd’e gelene…Gönül gökdelenlerimizin kubbelerinden yol verip zuhale erdirelim.. Ab-ı hayat mis’ali denizi unutmuş çöllerden biçâre,harab,divane aşk ekinleri büyütelim..
Aşık çün harab ,maşuk çün şarab,riyakâr çün serab olalım…
Ferhat çün han,Şirin çün hanım,Mecnun çün cân,Leyla çün Canan,
Sevgili çün yanan,Sevgili çün Cânım …olalım…
Ağzı laf yapalım…
İki failatün bir failün katalım….
Tarçın kokuları katalım..
Sandal ağacı ve yasemin ile destekleyelim…
Hatip olalım afet-i devran çün…
Kâtip olalım…devri-devran çün…

Tutamıyorsak salalım… çün…
wc2
Gelir duvarlara salar..
Saldırma gönül saldırma…

Dip Not Hamişim : Seyahat engeli olmasın..Ağaca bile çıkamıyor değil zuhale uçacakmış….Setresi uzun eteği çamur…

Efendim..
Merhaba.

NAME

GÖNÜL SOHBETLERİ…

Bu fakir,fukara,dilenciden hepinize Merhaba sevgili gönül dostlarım…
Hepinizi tekeeer tekeeeer……… selamlıyorum..

Hepinize kuvve-i şeheviye behimiyeden azad olunduğunuz çün arz-ı şükranlarımı takdim ederim…
Gönül gözümüzün sürmelerini tazeleyelim… Dünün makyajı aktı cancağızlarım an itibarı ile yeni sürmeler çekmek lazım..Tazelemek lazım makyajları, dikensiz güller olup açmak lazım pembe dost yanaklarında…Zülüflerde tel tel telkâri ustası gibi aşk’ın endamlı yüzünü… yansıtmalı …

Ne demiş Fuzuli …
Karıncayı bile incitmem deme…”Bile”den incinir karınca…
Söz söylemek irfan ister,anlamak insan ister…

Ne kadar naif işlenmiş bir güneşin ışıklarını seher denizimizin derinlerinde hissettik ve dualarımızı deryaya inci inci saçtık…değil mi sevgili dostlarım…Değil mi ? İse ne kadar ince bir yaklaşım,ince bir tutumdur…Değil mi ? Onaylanmak isteyenlerin kullanacağı bir sözdür… Gönül dostlarım kelimelere takılmamak gerektiğini biliyorlar…

Merhaba güzel güne..
Güzel gönüllere…
Bahçıvan bir gül için bin dikene su verir….
Bahçıvan geldi….

Efendim,sevgili gönül dostlarım
Bugün bir name dillendireceğim…Namemiz ‘’ Bahçıvan geldi hanım ‘’ rumuzu ile nakışlanmış…Şahsım kendisi ile yakın istişare içerisindedir..Bu fakir ,lif lif,desen desen,nakış nakış, evrenin akışına keten kenevir çuvalı dokurcasına,aba altından sopayı gösterecek…

Gönül dostum:

‘’Merhaba amozonik abla;

‘’Baharın zamanı geldi a cânım…
Baharın zamanı geldi…
Yavru ceylan,gel gidelim…
Bahar dalları açıyor her tarafta … Ablacığım cânım,cânanım..Seni çok seviyorum… Benim maruzatım şu :
‘’Bağa girdim bağ budanmış,bağa bülbül dadanmış’’ ne yapmam gerekir…

Aşk’la…’’

Şeklinde bir name ile gönül sohbetimize safiyane bir eda ile iştirak etmiş gönül dostumuza arz-ı şükranlarımı sunuyorum…
Dün okumadığım ‘’bağ bozumu’’ rumuzlu diğer gönül dostumun mektubuna karşı geliştirilmiş yeni bir gönül akımı ile karşı karşıyayız…

Yani cânım ‘’’bağ bozumu’’ , ‘’Bahçıvan geldi Hanım’’ gönül dostum,dün dillendirmedim, sizi dillere düşürmedim de , namesinde seni arıyor…

Şöyle diyordu ‘bağ bozumu’ rumuzlu gönül dostum :

‘’…Ben bugün yârin bağına girdim,bir hoşum bugün…’’

Akabinde yeni name elimize ulaştı…
Az önce de ifade ettiğim gibi
Aynı bağda aşk derdi ile hoş iki gönül dostum aşk şarabının sarhoşluğu ile kendisinden geçmiş halde …

Bağı kim bozdu ise Dionisosa şarabı o satar cancağızım…
Bir kereden birşey olmaz…
Bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından birşey kayıp etmez..
Mum ile kağıt tutuşturulmaz..Alev alır…
Fizik ve Kimya var..İlim var…

Bağ bozumu ‘na ünlü gönül dostu Neyzen’in birkaç satırını okumak istiyorum…

‘’Ben sana bok demem,boklar duyar ar eder,
Bir zerren düşse boka onu da mundar eder…’’

‘’Bahçıvan geldi hanım ‘’a ise Neysen ile seslenmek istiyorum…

‘’Benim olmayan bağın izzet-i ikramını…
Ben kafayı mı yedim bir kadeh için çöllerde gezeyim..
Rakı var..’’

Başkasının aklını kullanan daha akıllıdır…
Ama bizim sohbetlerimiz,gönüldür,aşktır…
Sizinkisi bağcıyı dövmek…

Ah gece gelme gündüz gel…
Tenhalarda menhalarda kaçışalım vay vay….

Bilmem nerelerine…

Dip not Hamişim : Bu işi kadı halleder…Müge’ye çaya gidiyorum…

…..

PİÇNUN

Sevgili gönlümün çikolata kozmosu dostlarım
Hepinizde gönül gözümün dünya gözüyle ölçülemeyecek kadar uzak ama kalbinizin içi kadar yakın diyarından sevgiler.

Yürek kapınızda sürüngen olmuş , fakirlikten fukaralıktan dünyalıkları yırtık pırtık, küçücük kalpcağızı binlerce bir eşittir bir olmuş ,kalp gözünüzün ışığı ile kendinden geçmiş sarhoşa, bayağı geniş geniş bunca yıllık ömrümde görmediğim genişlikte tepsilerde sunduğunuz rengarenk meyve tabakları, kadehlerinden dökülen köpüklü, lezzetli turkuvaz şaraplar için, şükranlarımı ne kadar iletsem azdır.

Bugün sizlerle yine cennet bahçesinden yüreğime uzanan bir hanımeli misali zarif ‘’Piçnun’’ rumuzlu bir dostumun namesini dillendireceğim. ‘’Cihanın nuru kendisine nakşolunmuş , baharın tüm çiçeklerinin kokuları gülşenine gark olunmuş naif cânım ‘’ diye başlıyor namemiz ve devam ediyor.

‘’Engin bahçelerde gonca güllerden saçılan kokular misali saçtığı kelimeler mana dünyamda yeni kapıların açılmasına vesile oldu. Cehennemin dibinde sönmek bilmez bir odun idim. O masmavi dünyanın derin denizlerine bir zerre oldum. Bir zaman ateşi yakan idim, şimdi söndüren oldum. Bir zaman kesen idim, şimdilerde eken oldum. Şiltemin katı doksan, amma bir şey noksan. O nohutu bulan oldum. Çaldığı kavalın bir deliği olaydım da başparmağına konaydım. Mahlukata eşref bahşeden o muhteşem baş parmağında tek tac olaydım. O,her bir sözünü yeminli tercüman gibi derinlerden ve doğru dillendirirken dillerinden kelime değil, gözümü gönlümü parça parça parçalayan, her parçamdan bir yıldıza çevirip, gök kubbeye asılmış kandillere eviren, gözlerimden dökülen incilerden okyanusa, okyanuslarda gümüş balıkları misali yüzdüren pırlantalar dökülüyor. Aşk deryasının ummanında bir küçük kayıp oldum. Şaşkınlıktan kıpkırmızı kesilmiş ruhuma ayıp oldum. Nasıl söylesem, nasıl dillendirsem sanki bir ilah buldum. Baktım olmayacak, bende su bulmak için kuyular kazanlar o kuyulara düşüp boğulur oldu. Kibir denizinin kralı idim, kibar ilçesinin kölesi oldum. Gözlerim kıpkırmızı, dudaklarım çölde kalmışçasına kuru, kalp atışlarımı sayamaz oldum. Onsuz bir dakika bile bin yıl gibi gelir oldu… Bir evren yarattım ölçülemeyecek kadar büyük, bir dokunursa yıkılacak kadar küçücük. Bir mimar idim plan yapan, şimdilerde planında tek tuğla olmanın perişan hayalleri ile tövbe eder oldum. Göğsüm sıkışıyor, doktorum o…. Bile demiyorum karıncaya…Karınca değer verilmesi gereken bir canlıdır.Cân sadece bizim cânımız hatıra gelince mi cândır… Sular çekilince karıncalar balıkları yer..Karınca canlıdır… Karıncaya bile demek olur mu ?… Karınca olsam bana ”bile ” deseler olur mu ? Empatiye ne oldu ? Büyük sanatçı yumurtaya can vererek haddi mi aştı ki karıncaya bile diyeyim.. Aşk meleğinin attığı saçmalar gibi ,bedenimin her köşesinde gezinen karıncayı sorsanız o…Cansız olsa gezer mi.. ? O dişi bir aşk çiçeği,yüreği ipek bir elek,ben ise bir garip telek.. sunduğu cennet bahçelerinden kendimi eledim elimde bir ben bir biz,bir de bir kaldı.Piç idim kârhane de, şimdi uzaklarda açan bir hiç oldum.

Gülşen-i hüsnüne kimler varıyor
Kim ayağın öperek yalvarıyor
Bağrımı şâne gibi kim yârıyor
Sevdiğim zülfünü kimler tarıyor ‘’

Kapınızda dilenciyim, şeffaatiniz ile inşallah.

Aşk ile…

Evet sevgili gönül dostlarım ,

İnce ruhlu gönül dostum ,sanırım ipek bir elekten geçirilerek birinci kalite bir aşkın pençesinde kıvranmaktadır.İnsanın dudakları uçsuz bucaksız çöllerde kalmışçasına kurur,insan aşka doyamaz olur,sevgiliye karşı doyumsuz bir istek peydah olur..Bir süre sonra tüm bedeninize nakşedilmiş sevgili ile bir olursunuz.Damarlarınızda akan kan o olur,kanınız ,canınız olur.

Cânım gönül dostum…. O pençesinde kıvrandığınız ve gittikçe onsuz olamadığınız büyük aşkın size söylettikleri gönül bahçemde tarifi mümkün olamayacak iksirlerin zuhur etmesine sebep oldu. Aşk aleminden damıtıp damlattığınız gül kokularının tesirinde kalmamak için alimlerle istişarenin ehemmiyetini bir kere daha vurgulamama vesile oldunuz.Hepiniz gönlümün sonsuz bahçelerinin birer çiçeği,birer sultanısınız.’Bile’ den incinir karınca ya, ‘’inciten’’ de ‘’inci’’ den peydahtır. ‘’inciten’’ ile ‘’inci ten ‘’ arasında bir boşluk kadar mesafe varır. Bakan göz de görür, gören göz de… Öz ile…

Elbette… En kısa sürede gönül talebeleri sizin ile irtibata geçecekler.

Aşk ile…

Dip not :

Çal çocuğum….

Gülşenin Hüsnüne kimler varıyor…

‘’ba’’ ‘’baba’’ demektir.Ba’lardan birisi fuzulidir.’’Ba’’ lardan birisi fuzuli ise, ‘’baba’’ mı fuzulidir, fuzuli mi babadır.’’

GÖNÜL SOHBETLERİ

Sevgili Gönül dostlarım.

Ne zamandır adam akıllı bir gönül sohbeti gerçekleştiremiyoruz.Yüreklerimizin arşı aleme açılmış kolları ile birbirimizi kucaklayamıyoruz.Sürüngenlik kolay sanat değil malumunuz sürüne sürüne geldiğimiz için birbirimize biraz gecikiyoruz.Fakirlikten gönül yolcularının tekerleksiz gönül otomobillerinde otostop yapa yapa buralara kadar geldim.Sevgili dostlarım ademoğlu yolda gerek yolcu hırpani gerek.Gerek ki heyvanat olsun olsun ki eşrefi mahlukat olsun.Olsun ki fena ile huzur bulsun.

Çal oradan bir sürrüne sürrrüne …. çak çak

Evet yine bir yolcumuzun nakışladığı , bu cumhuri hükema ehli imişçesine nakışlanmış namesi ile bu hırpani sürüngen ile sürrüne sürrüne söze gelen ve hatta müavele eyleyenlerin dertleri ile nûrlanmış bu pırıl pırıl müzdahim gönül sofrasının gül sularından damıtılmış şerbetini izdiham ve kaşık saplarının biraz uzun olması vesilesi ile birbirlerimizin o gül yaprağı dokulu dudaklarına damlatarak ilkel komünal toplum düzeninden geçiş aşaması simulasyonundan mütevellit kulluk vaz’if’emizi yerine getireceğiz.O buharı tüten kalplerin etraflarına kalb çardakları ile bağdaş kurmuş yolcuların müreffeh bir durağı olan dert soframızda çilelerimize çile katarak aşkımızı katlayacağız.Birbirlerinin dertleri ile meşk eden bu gönül yangınlarının alevlerinde abayı yakacağız.Herkes hırpani ,herkes fakir,herkes fukara,herkes garip.Gariplik nedir ki aşkın kucağında.Aşkın kucağında garibin derdi mala mülke düşkün faninin mücevher deryasında süt banyosundan aldığı zevk ile birdir.Aşık maşuku ile birdir.Aşıkın şükrü semayı sallar.Bala mis’al edevat dolu cennet bahçelerine çevirir.Gönül yolcuları bırakınız armudu ve balı ayılar yesin.Biz gönül güneşinizin aydınlattığı hilalden bir nebze sebeplenmenin huzuru ile proleteryanın semayı titreten mertebelerinde fena ile vecd edelim.

Gönül sürüngenlerim sürrüne sürrüne kapıma gelenlerim namemiz Lâl rumuzlu dostumuzdan gelmiş.

Helalime Lâl oldum Sultanım

Helalime lâl oldum Gönül Sultanım.
Meyveleri olgun ,cepleri dolgundum.
Yandım cayır cayır,cayır cayır dondum
Yüzü solgun,yüreği yorgun kurumuş bir dal oldum.
Helalime lâl oldum.
Konuşamıyorum.Konuşmak istiyorum ama konuşamıyorum.Neler diyorlar neler anlatıyorlar neler gösteriyorlar amma bütün duyu organlarım iflas etmiş gibi .Ne fikrim değişiyor ne zikrim değişiyor.Düşünüyorum ama onu ,konuşuyorum ama onu,duyuyorum ama onu gel gör ki bir ona konuşamıyorum.İnsan acıkınca yemek istiyor ,susayınca içmek istiyor.Koca bir duvar arkasında o var.Bir göründü pîr göründü. Aşk bana mîr göründü.

Aşkla…

..

Sevgili gönül dostumuz derin ilmimize güvendiği çün derdini uzun bir şekilde anlatmış.

Gönül dostum

Onu bir görmüşsünüz bir yerde ötürü
Gördümlerdesiniz
Yüzü çak gibi çakılmış gözünüze
Nerelerdesiniz
Almış aklı salmış utanca
Hem onda mecbur hem elde hükümlü
Ayıplardasınız…
Ne etmişseniz olmamış işte
Kayıplardasınız…

İşte tam yerine geldiniz.Kaç çocuk var küçükler mi ?Halcilikten hâl yoluna doğru girmişsiniz gönül dostum. İnsan şükür etmeli değil mi ?Şükür imdat şükür ah ! Hangi beşeri örgütün erginliğinden koptu da hakikat beşiğinin kundağında ağlar oldu gönül yolcum.

Biz gönül yolcuları ”seven sevdiğine sevdiğini söylesin” diye biliriz…

O gecelerin karanlık dehlizlerinde isyan halinde olan ruhunuz sükunetin pençesinde kıvranıyor.Sadece filmlerde ağlayan soytarı sayısı x2 ile ifade edilebilecek göz sayısı ve o gözlerin ağırlaştırılmış müebbet hükmünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz.Zaten hükümlüsünüz.Ademoğlu size defaat ile hükümler giydiriyor.Yakında mana alemlerinden inciler su yüzüne damlar ve iyi bir yorumcu olarak kariyerinizde yeni bir alana kayabilirsiniz.Her işte bir hayır vardır demişler ya diger gönül yolcularına incilerden taçlar giydire bilirsiniz. And olsun şaire ! Ki o yok olduğunda yazamaz olur..Aşk olur.Doyurulmamış yatay isteklerin, dikey duruşlarına karşı sabrın ve sükunetin derin ilmine davet ediyorum.Başka şeye davet edeceğim de yemiyor.Yapacak bir şey yok.Şükredeceksiniz.Gönül talebelerimiz sizin ile iletişime geçecekler ve birlikte daha derin meşk edeceğiz.Görüyorum şair tohumlarının verimli topraklarda filizlenişini,asi ruhların mavzer yataklarında serzenişini.Ne güzel demiş Mevlana…

”İsyan et ey arkadaşım söz söylenecek an değil ”

Birbirimizi anlamamız ne kadar güzel.

”Yandım ” demiş diyen ebedî hüsnüne meftun olarak,kâr etti dilin ruhuma efsûn olarak.


Sor hal-i perişanımı saysın geceler,geldim kapına kaç kere meftun olarak.

kahreyleme ey sevgili şad eyle beni
görsen ne çıkar bir kere memnun olarak.

Etmek mi muradın beni sermest-i harab!ta haşre kadar böylece mecnun olarak..

gibi sözler ile iffetimizi muhafaza etmemizde her daim bir sır vardır.

Sevgili gönül dostum.Bir vakitler İzel isimli bir san’atçımız var idi.Buğulu hoş bir sedası zarif bir edası var idi.Halk tarafından pek bir takdir edilmekte idi.Kendisinin bir gecede değişen yüzü sebebi ilen ”estetik ameliyat olursan seni istemem ” diyerek en kalbi duygularını sunangiller ile muhabbetleri dahi olmuş idi. Sonra bir şarkı eyledi.Şarkıda geyik boynuzu ile alt edilecek olmak olasılığı yüksek seviyyede mutant öküzlerden bahsedilmekte idi ki o güne kadar olmadı ise ihtimal yükselmekte olmaktadır.Beşer aleminde sabrın sonundan her daim endişeyi vazife bellemek gerekmektedir çünkü.Beşerde sabır adı üzerindedir..Sabır eylemektedir…İsmi Drakula idi sözleri ise:

Hayvan canımı yakıyor
Hayvan damarımı deliyor
Hayvan kanımıda içiyor
Yapıyor hatayı özürüde yok

Sevişmeyi bilmiyor
Öğrenmek istemiyor
Gündüzleri uyuyor
Geceleri vampir gibi

Hadi kalk yoluna çekemem
Kendimi sana emdiremem

İdi..

Namuslu Halk linç eyledi.Kariyerini mahv eyledi….

Komedya del arte aq…(burayı kırp abi anarşist gireceğim beni bile şaşırtıyor bunlar hepsi kuantum boy olmuş lan bunların)

Aldırma gönül dostum aldırma..
Dayanamaz isen kürtaj yasak..
Yine de not al..

HEZARFENLİK YOLUNDA


”Varsın hayat yalakalara şans tanısın.Ben onuruma fiyat biçmem.Yaşadığım kadar daha yaşasam asla tükürülecek eli öpmem. ” / Ömer HAYYAM

”Sanatçı el öpmez, sanatçının eli öpülür ..”Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Ali Reza Aghamiri ile Birlikte özel İran Minyatürü derslerine başladık.”Gelenekli Sanatlar ” da bir Hezarfen olmak yolunda ilerliyorum. Uzun zamandır usta arıyor olmama rağmen , online eğitimlerin başlaması ile birlikte Ali Reza Üstâd ile karşılaşmak imkanı elde ettim.Bu arada koleksiyonu olan bir sanatsever olarak koleksiyonuma üç eserini ilave ettim bile..

Timuçin Tanarslan Hoca’nın sadece beş kişiye verilecek icazetinden beşinci ve sonuncusunun sahibi olduğumu bir insan ile paylaştığımda bana bakmıştı ve yüzüne bir gülümseme yayılarak ”demek ki kalpten istemişsin ” demişti… Ben de ”kalbi olandan olmasını istemiştim.. ”.. demiştim.. Kapıma değil kalbime vuran özellikleri olan bir hocayı buyur ettim..

Yok ise hiç bir fikrim değişmedi bin tane icazetleri olsa ve etraflarına milyon insan toplansa benim için fark eden bir şey olmaz. Karşılaşmaya da tanışmaya da pek niyetim yok…Kendilerini şahsım adına çok iyi tanıdığımı düşünüyorum..Sürekli türeyen demagoglara inanacak devri atlattık…

Korona günleri ile başlayan evde tıkılanların delirme sürecini sükunet ile biraz da gülümseyerek izliyorum.Korona beni etkilemedi çünkü yıllardır tuhaf insanlar sebebi ile inzivadayım… Kendi adıma bir çoğunu para ve insan avcısı olarak değerlendirdiğim ve insanlara satmaya çalıştıkları öğretilerin nerede ise hiç birisine uymadığını düşündüğüm insanların korona sebebi ile evlerinde kendi kendilerine kamera açarak yaptıkları komiklikler benim için ancak alay konusu olabilir.

Hayatımızın her döneminde olduğu gibi sanat öğrenmek ile meşgul olduğumuz dönemlerde de sanki büyüğe saygıyı küçüğe sevgiyi sabrı ve çalışkan olmayı ilk defa onlardan öğrenecekmişiz gibi bir eda ile bize ”soru sormamayı ” telkin edenlerden tutunuz da kendisinin bihaber olduğu ”edeb kurallarını ” bizlere öğretmeye kalkan hoca geçinenlere rastladım ve ulaşabildiğim herkese ”anlattıkları kurallara herkesin ulaşabileceğini ve dedikleri ile yaptıklarının birbirini tutmadığını öğrencilerine dini taassup ile bezenmiş telkinleri anlatıp kendilerinin salkımları yuttuğunu ,insanların haklarını yediklerini ” anlattım. Elbette ki bu anlattığım gerçeklerin gereğini yaptılar ve iyice kenetlenip ” görmezden geldiler ,sessiz oldular ve sessizliğin insanı mahvettiğini ” düşündüler… Buna daha popüler anlamda ”Mobbing ” ismi veriliyor.Ancak Mobbing konusuna değinmeden önce sizlere nerede ise düşüncelerimi birebir anlatan bir yazıdan alıntılar yapacağım.Yazıda ”geleneksel sanatlar ” çatısı altında faaliyet gösteren insanların ” mürşitlik ” iddiasının kocaman bir palavradan ibaret olduğu anlatılıyor..

”Sen Şems’i mal ,yüreği yal eyledin
Biz derdi Hâl ,nefsi Lâl ” eyledik ”

diyen iki satırım da kendilerine tepki olarak yazılmıştı.
Yani kendi adıma sizim burnunuzun ucunu bile göremez haliniz ile şeyhliğe güneşliğe hocalığa soyunmanız benim için hiç bir anlam ifade etmiyor ve kendi nefsimi el öperek gelecek kürsülerden,sahte makamlardan, uzak tutarak ”bilgisizler sınıfında efendi olup gittikçe daha aptal olmaktan ” ziyade , hakikat yolunda öğrenci olmaya devam edeceğim.

demiştim…

Hakiki Mürşit’in nasıl olması gerektiği konusunu araştırır iken ,daha doğrusu kendi emin olduğum düşüncelerimi destekleyecek kaynaklara ulaşmak çabası içerisinde iken, insanlara dini telkinler vererek onların özgürlüklerine göz diken,kendisine enayi arayan,paralarını alan ama icazetlerini vermeyen , kurmaya çalıştığı ortaçağ düzeni için işi bilen bir başka gerçek hocanın bile ismini anmaktan imtina eden, tek derdi kendinin bilinmesi,çalışmalarının satılması olan,insanların arasına nifak tohumları saçarak teknik bilgiyi ve insanları kendisi için kullanan şarlatanların yüzünde tokat gibi patlayacak bu makaleye ulaştım. Son sözü ile başlayayım :

”Hiç şüpheniz olmasın, ellerinde icazetleri olsa, etraflarında binlerce insan toplansa bile bunlar nefislerinin esiri olan, bırakın başkasına yol göstermeyi kendileri yol bulamamış yol kesicilerdir. Eğer soyulup yağmalanmak istemiyor ve selamete ulaşmayı umuyorsanız mutlaka uzak durmalısınız.”


Tasavvufi kaynaklara göre şeyhlerin tasnifi
Tasavvufi hayatla irtibatlı olarak şeyhlerle ilgili şöyle bir tasnif yapılır: Kâl şeyhi, yal şeyhi, takke şeyhi, avrat şeyhi, evrad şeyhi, tekke şeyhi, bir de hâl şeyhi. Kısaca bunların özelliklerini sıralamak gerekirse, kâl şeyhleri; sufilerin sözlerini ezberleyip aktaran ama onların hallerinden bîhaber olanlar. Bunların bir kısmı kendince bir seyrü sülûk görmüşse de zahirde kalıp hakikate varamamış kişilerdir. Yal şeyhleri; daha ziyade maddi kazanç peşindedirler. Tüm düşünceleri yemek içmek ve nefsi arzularını tatmin etmektir. Takke şeyhleri; tasavvuf, marifet ve hikmetin kıyafetten ibaret olduğunu zannedenlerdir. Bunlar ya zahirlerini süslemekten gönüllerini düzeltmeye fırsat bulamışlardır yahut zaten gönül diye bir dertleri yoktur. Avrat şeyhleri; bunlar özellikle kadın müritlerine karşı daha özenlidirler. Şeyhlik vasfını fırsat bilip şehevi arzularını tatmin etmenin peşindedirler. Özellikle zengin ve dul olan kadınlar bunlar için elden kaçırılmayacak ganimettir.

Evrad ve tekke şeyhleri ise tasavvufi terbiyesini tamamladıktan sonra kendilerine usul, evrad ve ezkar konusunda icazet verilenlerdir. Bunlar arasında samimi olanlar, şeyhlerinden öğrendikleri âdâb ve usûlü yaşatmaya çalışırlar. Güzel ilahi meclisleri tertip ederler, devran ve zikir ayinlerini büyük bir hassasiyetle yerine getirirler. Bu şeyhler için tekkedeki ses düzeninden tutun kullanılan enstrümanların nasıl icra edileceğine varıncaya kadar usul adına ne varsa çok önemlidir. Bazı kimseleri bu gibi tekkelere çeken şey de zikir halkalarının ahengi, ilahilerin namesi, büyüsü ve tekkedeki düzendir. Yine bu tekkelerde nefsin mertebeleri üzerine zahiren bir eğitim takip edilerek sonunda dervişlere tac ve hırka giydirilir. Ancak çoğunlukla bunlar zahirde kalır. Zira kat ettiklerini düşündükleri kâmil nefsin özellikleri “şeyh unvanı” almış dervişlerin üzerinde pek görülmez. Tarikat dersleri zahiren on ikinci esmadadır ama ahlâk ve hâlleri bu esmaların hakikatinden fersah fersah uzaktır.

Dikkat edilmesi gereken beyanatlar
Ben gavsım veya vaktin kutbuyum davasını güdüyorsa;
Kendinden başka hakiki mürşidin olmadığını ileri sürüyorsa;
İrşadı bırakıp işi, dervişlerinin sayısını arttırarak ticaret ve siyasette güç elde etmeye dönüştürmüşse;
Dini emirleri yerine getirmeyip yasakları çiğniyor ve buna şeyhliğini kılıf olarak kullanıyorsa;
Hizmet adı altında etrafındaki insanlardan para topluyor ve bunları dilediği gibi harcıyorsa;
Mal varlığı şeyh olduktan sonra artmaya başlamışsa;
Şeyhliğini geçim kapısı haline getirerek müritlerinin üzerinden aile ve akrabalarının masraflarını gideriyorsa;
Babası ve dedesinin böyle bir vasfı olmadığı halde kendini “Seyyid ve Şerif” olarak tanımlayıp isminin önüne bunları sıralıyorsa;
Şeyhliğini kullanarak birden fazla kadınla evlenmenin yollarını arıyorsa;
Dervişlerinin imkânlarını kendi özel işlerinde kullanıyorsa;
Tanınma, bilinme ve saygı görme derdinde ise;
Her fırsatta manevi âlemde gördüklerinden ve kerametlerinden bahsedip bunlarla meşruiyet kazanmaya çalışıyorsa
Falan tarihte mehdi çıkacak, şu vakitte deprem olacak, savaş çıkacak, kıyamet kopacak gibi geleceğe dair bir takım iddialarda bulunuyorsa;

Abdurrezzak Tek




”Biz derdi Hâl nefsi Lâl eyledik.. ”

Sabır ile bekledim. Hem de bu kendisine hoca ve sanatçı diyen insanlardan hiçbir şekilde bir şey umut edilemeyeceğini bilerek Bruno ‘nun sözlerini aklımdan hiç bir zaman çıkarmayarak bekledim.. ”Tanrı iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır ,yeryüzündeki kötü insanlar kendi iradelerini hakim kılabilmek için Tanrı’yı kullanır ” diyordu Bruno ve üç şişe boyayla yapacağı ebruları paraya çevirmenin hayalini kuran ”nerde beleş orda yerleş ” mantığı ile sanat dünyasının içerisinde yer edinmeye çalışanların akmış çalışmalarında akan kimlikleri ile boy gösterip ” edeb hakkında ” ahkam kesmelerini izledim.

”Elimi Öpün ” diyemeyenlerin Mustafa Kemal Atatürk’ün ”Sanatçı el öpmez ,sanatçının eli öpülür ” sözünü alıp kullanmalarını gülerek izledim ve ”bu ayakkabının kendilerine hiç bir zaman uymayacağını ” söyledim. Kendilerini külkedilerini içeri kapatmış ya da yıldırmış kendilerine uymayan elbiselerin ayakkabıların içine girmeye çalışan komik insanlara benzettim.. Ve derdi hâl ,nefsi hâl eyledim.. ”.. Bu insanların tükürülecek ellerini öperek bir yere geleceğime kendi elimi sürekli olarak çalıştırmayı tercih ettim.

Kendi iradelerini hakim kılabilmek için sanatı da ” eline geçmiş güç olarak bir alet ” olarak kullanan ve yaptığı en iyi iş yalakalık olan insanların , ” siz bu etkinlikten önce de benzer sözleri ediyordunuz böyle yaparak bir şey elde edemeyeceksiniz ama biz gittik kürsülerde bildiğimizi tarihi ile okuduk ” şeklindeki yorumlarını hayret ile izledim.

Hâlâ cebimde tek birisinin bile kartı yok ,hâlâ ”ben bunun öğrencisiyim bana ona göre davran ” diyerek bir yere iştirak etmedim. Hâlâ ”hocalık büyük iştir her şeyden önce büyük had bilmeyi gerektirir ,büyük bir kalp ,kalpte kulak,göz,dokunma ,tat alma ,koklama duyularının gelişmiş olmasını gerektirir. ” diyorum..

Kendisinde ”hâller ” olduğunu söyleyenlere ”bu ne Hâl ” diyorum ..



Bu fakir dilencilerin komik hallerini ve uydurmalarını,KOMİK AŞKLARINI tiye aldığım 2017 TARİHLİ bir yazımla bitireyim :

GÖNÜL SOHBETLERİ



SEBE FRENİK


Gönül sohbetleri
Evet sevgili gönül dostlarım
Ellerimi size , gönlümü öze, özümü söze, sözümü göze, gözlerimi dize getiren fakirliğe bin bir şükür ile bugünkü gönül sohbetlerimize başlıyoruz. Bir uzanan elime bin rahmet, bir uzanan gönlüme bin bağış, bir uzanan sözüme bin sadaka,bir uzanan gözümü bin ( – /+1) rızıklarla donatan , gönül ırmaklarını bu kurumuş çöle bahşeden o yolcu gönül ehillerine, selamlar olsun. O ellerinizi bin (+/- 1) nakışla nakkaşlamış olan o alemlerin nakkaşının rahmeti bütün gönül çöllerimi ırmaklar, dereler, çaylar, göller, küçük su birikintileri ile doldurdu.O ehil ,o bereketli o nakkaşın aynası mübarek gönülleriniz dokunduğu yeri elmasa ,altına,cennet bahçelerine, zümrüte,yakuta ve bereketli üzüm bağlarına çeviriyor. Alemlerin nakkaşının sizler gibi yüce ,cömert yüreklerin o zengin gönüllerini fakir, alemlerin hattatı o kendisini ayna bellemiş zarif ellerinizi mürekkepsiz bırakmasın.Sizlerle istişareye başladığımdan beri bu yalan dünya hayatının ne kadar da yok ve boş olduğunu bir kere daha idrak ettim.
Bugün yine gönülden saçılan o inci tanelerinin o ışıl ışıl sedeflerinde bir yolculuk gerçekleştireceğiz.
Gönül yolcumuz ‘’ Sebe Frenik’’, bu karlı kış günlerinde , bu küçük hanımızın kapısında bir parça ekmek kırıntısı için çırpındığını,inşallah izni inayeti ile o serçe yüreğinin bereketi ile geldiğini nakışlamışlar.
Sevgili gönül dostum bu boş han kapımızda çırpınan o küçük aciz yüreğiniz ile birlikte dopdolu oldu.Gönül dostum benim bu boş hanımdan bir parça ekmek kırıntısı dilenmek ile büyük mütevazilik ediyorsunuz. O beraberinizde getirdiğiniz üzüm bağlarından bir inci üzüm koparmak istemek ne büyük bir gönül ehli olduğunuzu gösteriyor. ‘’Benim için taht bir gönül sultanının sandaletlerinin ipine kurban olmaktır ‘’ diyerek sözlerine başlamış sevgili gönül dostum ve devam etmiş :

Gönül sultanım ,
Karanlık gecelerin o derin karanlığı aralık kalmış bir çift nakışlı pencerenin arasından sızmaya başladığında ,gönül tellerimden geceye açılan ilahi notalar pencere aralığında yakutlara kavuşur. Ayın on dördü gibi rakseden meleklerin kanatlarından koparıp bana verdiği tüy zerreciklerinin birbirine şems ile Mevlana hazretleri,iki denizin kavuşması gibi kavuştuğunda her taraf deniz derya olur. Ne bileyim nasıl söylesem,nasıl desem yalan denizlerin kurak çöllerinden geldim. Uzun dillerin kısa sözlerinden geldim.İri gözlerin ölü bakışlarından geldim. Buzdağlarının yangın yerlerinden geldim. Ama yine de gönlüm gözüm doymak bilmiyor. O uçsuz bucaksız çöllere günler ve geceler boyu denizleri, okyanusları taşısalar, bir kum tanesi için sırtında gökleri taşısalar doymuyorum da doymuyorum. Bütün geceleri gündüze çevirseler, bütün gündüzleri geceye, her tarafımı sarıp sarmalasalar, en acı çilelerle sınasalar doymuyorum da doymuyorum. Ömrüm bitse cennetimde, cennetim bitse cehennemimde ,cehennem yanıp sönse küllerinde … doymuyorum da doymuyorum… Her nereden yeniden doğarsam doğayım açık ellerim aç, açık gözlerim aç, açık gönlüm aç, dilim aç, kulağım aç doymuyorum da doymuyorum. Şeyhinin peşine takılmış bir aciz gibi kolum kanadım kırık,yüreğim harab, başım bir hoş, içim sarhoş.. İnşa ettirdiğim o büyük saraylar harabeye döndü..Kalbim bir viraneye döndü.Garibe döndüm Süleyman saraylarında.O saraylara bir sultan yaraşır. Aç gözümü gönlümü doyuracak Leylamı buldum.Buldum onu. ‘’O geliyor’’ deyivereyim bir aşk dese..Bütün ahlarımı silivereyim, bütün öksüzleri yetimlerin duasını alıvereyim.. Sırma saçlım, opal tenlim geliyor deyivereyim.. Bir aşk desin ‘o geliyor o ‘’ zülfü sırmalı, gülşeni bindallı, gözleri hilal, derdi helalim geliyor..’’ deyivereyim. Bir işve etse dirilecek, bir fitne etse doyacak gibiyim…Talibim…Talibim ki tutan parmaklarını yalasın,tutmayan avcunu..İpe un seriyorum farkındayım… Hiçe yoğurt mayalıyorum… Nasıl desem.. nasıl..nasıl söylesem…

Aşk aşkına…
Aşkla…
İnşaAllah …
Evvel yükseklerden uçtu
Düze indi şimdi gönlüm…
Aşkla…aşk…

Gönül tellerinizden dökülen notalarınız birçok gönül yolcusunun kulaklarının pasını temizleyecek türden sevgili bal sıcaklığı gönül dostum.O gecelere gönlünüzle kavuşturan pencere aralığından süzülen melekler o büyük nakkaşın,hattatın o büyük sanatçının elinden, gözünden size şaraplar karıştırmış. Alemde ne var ki aşktan özge… Alimde ne var ki ilimden öte. İlim alim ile var, alim ilmi ile yok olur. İlim bitti mi alim yok olur.Alemlerin aliminin lütfu ile ilimlenmiş bir gönül yolcusu için bu küçük dileğinizin hiç lafı mı olur.Laf olur torba doldurmaz, torba olur bir laf almaz.Kimisi torba tutar tombala için,kimisi torbacıdır bir çorba için… Kiminden çekersin ziyan olur,kiminden içersin riyan olur… Alimlerin aliminin hali ile hallenen alimin yolumuza dökmek için aracı bellediği şahsınızın derdi seksen bin alemin aliminin hali ile dertlenenin yanında dert olabilir mi. Senin derdin dert mi ki benim derdim yanında.Sen söyle hiç gördün mü böyle dert hayatında.
Sevgili gönül dostum.O saraylar o mülklerin alemlerin mimarının inşaatlarının yanında lafı mı olur.O büyük ustanın çırağı olmak için ne devirler ne çağlar çağıl çağıl çağladılar da yine de saraylarında bir zerrelik harcı karamadılar. O büyük ustanın mülkünün sırrı için bütün dünyalıklarını bağışladılar da yine bir adım bile yol gidemediler. Bir adım yol gitmek bir yana dursun, hangi yolda gideceklerini bile bulamadılar. Talip gönül mülkünü bırakmasın. Dünya mülkünü incelemek üzere gönül talebelerimiz sizinle iletişime geçecekler. Dünya mülkü ne kadar büyükse gönül mülkü o kadar küçülür çünkü…
Sizin için türlü iksirler, gönül terapileri ve mülk aleminin verdiği ağırlıklar üzerine dinletiler gerçekleştireceğim.

Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin
Sen öldürüyorken de vuruyorken de güzelsin…
Aşk ile…





MAYMUN GÖRDÜĞÜNÜ TAKLİT EDER

1990 ların başında İtalyan araştırmacılar hiç umulmadık ve dikkat çekici bir keşifte bulundular .Önde gelen nörobilimcilerden Vilayanur Ramachandran’a göre bu ” son on yılın bitirilmemiş ( ya da en azından yayınlanmamış ) en önemli keşfiydi.”Beyin fonksiyonlarını inceleyen bilim insanları makak maymunlarına elektrotlar yerleştirdiler.Bir gün bir araştırmacının karnı acıktı ve bir şeyler atıştırmak istedi.Yiyeceğe uzanırken maymunun ön motor korteksindeki nöronların hayvanlar kendi yiyeceklerine uzandıklarındaki gibi hareketlendiğini fark etti.Maymun öylece oturmuş araştırmacıyı izlerken neden böyle olmuştu?Araştırmacıların bulduğu cevap bireyin kendi yaptıklarına değil,diğerlerinin yaptıklarına gösterdiği tepki ile canlanan özel nöronların varlığıydı.

Bunlara ayna nöronlar adını verdiler ve 20 yıl sonra ,birkaç bilim insanı bu keşfin öneminden şüphe duymaya başladı .Ramachandran şu tahminde bulundu : ”Ayna nöronlar psikolojik olarak DNA nın biyolojide yaptığını yapacaklar.Birleştirici bir yapı sağlayacak ve şimdiye dek deneylerde ulaşılamayan ve gizemli kalan bir çok zihinsel yeteneğin açıklanmasına yardım edecekler.Bu tesadüfi keşfi izleyen onlarca yıl boyunca ,bu özel beyin hücreleri sınıfı ,psikologların beyni özellikle de sosyal yönlerini ele alma biçiminde önemli bir değişime neden oldu.Tespit edilmelerinden önce ,bilim camiasında başkalarının davranışlarını mantıklı ,Sistem R düşünme biçimini kullanarak yorumladığımız ve tahmin ettiğimiz şeklinde genel bir inanış vardı.Sosyal anlayışın ve empatinin otomatik olarak ortaya çıkabildiğini ,çünkü ayna nöronların başkalarının sadece hareketlerini değil aynı zamanda niyetlerini,duygularını da ”uyardığını ” artık anlıyorlar.Örneğin gülümseyen birisini gördüğümüzde gülümseme ile ilgili nöronlarımız canlanır ve zihnimizde gülümseme ile ilgili duygular yaratır.Karşımızdaki kişinin gülümsemesinin altındaki niyeti düşünmemiz gerekmez -Bu durumu anlık olarak çaba harcamadan yaşarız.

Maymunlarla yapılan bu ilk araştırma üzerine ilerleyen nörobilimciler ,insanlardaki ayna nöronları incelemek için artık beyin taramalarını kullanmaktadırlar.Bu araştırmalardan elde edilen başlıca bulgulardan biri de ayna nöronların eylemin arkasındaki niyeti anlamamıza imkan sağladıkları olgusudur.Örneğin bir kişi çay içmek için fincanı eline aldığında ,ayna nöronlarımız o kişi masayı temizlemek için fincanı aldığı zamankinden daha aktif olur.Sistemin yüz ifadelerini çözmemizi sağladığı ya da aynı şeyi yapan birini gördüğümüzde de canlanır.Bu durum ,söz konusu hareketler bilinçli farkındalığımızın dışında kalacak kadar hafif ve belli belirsiz olduğunda bile meydana gelmektedir.İğrenme ifadesi ile bağlantılı olan ”mikro esnemeler ” izleyen herkeste aynı tepkiyi uyandırır.

Araştırmalar gösteriyor ki ,başkalarıyla empati kuramama durumu ile nitelenen otizmli kişilerin ayna nörın sistemleri disfonksiyonel olabilir.Otizm ne kadar ileri seviyede ise ayna nöron sistemine o kadar az aktivite kayıt edilir.Bunun sebebi diğer insanların yüz ifadelerine bakamamaları olabilir. Bu durum ”bakıştan kaçınma ” olarak adlandırılır.Laboratuvarımda yapılan bir araştırmada otistik gönüllülere özel olarak kaydedilmiş bir drama gösterildi.Kısa sekansta karısının en iyi arkadaşıyla ilişki yaşayan bir adam betimleniyordu.Otistik olmayan gönüllüler neler olduğunu hemen anlarken ,otistik olanlar hemen hemen hiç bir şey anlamadı.Göz tarama teknolojisi ile nereye baktıklarını incelediğimizde otistik olmayanların aktörün yüz ifadelerine odaklandığını ,otistik olanların ise görüntüdeki üç kişinin yüzleri dışında tüm sahneye baktıklarını anladık.

Bir ayaklanmayı şahsen ya da ekrandan izlemek atna nöronları uyaracak ve izlenen eylemlerle ilgili heyecan ,öfke,korku ya da hiddete neden olacaktır.Ayna nöronlar tarafından uyarılan tepkiler ,aynı şekilde hareket edenlerin varlığı ile öylesine pekişir ki aynı şekilde davranma dürtüsü baskın çıkabilir…

VİRÜS BENİ ETKİLEMEDİ

Minyatür eğitime daha önce başlamıştım.Ancak minyatür eğitmenimin kız kardeşinin rahatsızlığı nedeni ile onun ile ilgilenmek zorunda olduğunu söylemesi üzerine ara vermek zorunda kaldım. Bu arada mandalaya merak saldım ve farklı teknikler ile çalıştığım mandalalar ile çizim yapmaya devam ettim…

Aradan uzun zaman geçti ve bugünlere geldik… Gün geçmiyor tüm dünyanın gözü önünde açılan bir sahnede olanları izlemeyelim ve olanlardan toplum olarak etkilenmeyelim.
Son aylarda gündemde olan konu ise hepimizin bildiği üzere koronavirüs. Böyle günler ortaya bilgelerin ,dervişlerin ,hocaların ,hikaye anlatıcılarının ve efsane yazıcılarının ortaya çıkması için de uygun bir ortam olabiliyor. ”Yemen de koronavirüs şeklinde yağan dolu ” yalanı ilk aklıma gelenlerden birisi.

Koronavirüs sürecinin başlaması ve insanların yasaklar ile birlikte evlerden çıkmaması, beraberinde gerek toplumu gerek bireyi ilgilendiren bir takım farkındalıkların da gün yüzüne çıkmasını da getirdi..Bazı bireyler de bu süreci düşünerek ve tefekkür ederek geçirdiğini söylemekte…

Bu insanlardan beni de ilgilendiren bir tanesi ise Minyatür Sanatçısı Reza Hemmatirad.

Ancak Reza Hemmatirad ve online minyatür derslerine başlamasının hikayesine geçmeden önce kendi hayallerim hakkında bir kaç cümle etmek istiyorum :

İlk minyatür dersleri almaya başladığım günlerden beri hayalimdir İran Minyatür teknikleri ile minyatür sanatı icra etmek.O zamanlarda da İran minyatürünü çok beğeniyordum bugün de öyle.Ebru sanatında yaşadığım problemler ve yaşadığım il sebebi ile bu sanat benim için biraz ertelenmiş hayal idi açıkçası.Yaşadığım şehirde konu hakkında bilgi sahibi olan bir minyatür sanatçısı bulamıyordum.Her zaman bir minyatür sanatçısından uzun süreli akademik İran minyatür eğitimi almayı hayal ettim.Minyatür derslerimin yarım kaldığı günlerde bir minyatürcü benden öğrencisi olmamı istedi ancak kendisinin görüşlerinin arkasında durmakta kifayetsiz olarak gördüğüm davranışından dolayı hocam olamayacağına karar verdim.Çünkü kendisini mücadele ettiğim insanlara karşı muhalif tutumu ile tanıyor olmamdan dolayı yakınlık kurabileceğimi düşünmüştüm.Ama olmadı.Sadece bu sebepten dolayı olmadı.Mutlaka İstanbul’da daha çok kalbur üstü öğrencileri olacaktır.Başarılar diliyorum.

Timuçin Tanarslan ‘dan ebru hayatımdaki ikinci ve son icazeti aldıktan sonra kendisi ile görüştüğüm ilk konulardan birisi diye hatırlıyorum İran Minyatürü…

Derken ortaya Koronavirüs diye bilinen ve tüm dünyayı etkisi altına alan bir salgın hastalık çıkar………..

“Ben de her dünya vatandaşı gibi böyle bir şey beklemiyordum. Aslında okur, yazar biri olarak bekliyordum fakat modern dünyanın bu kadar çaresiz kalmasını beklemiyordum. Biraz hazırlıksız yakalandım, herkes gibi. İşin ilginç tarafı, ben bu olaylar patlamadan önce, işten çıkmış ve yeni bir iş arayışına girmiştim. Dolayısıyla işsiz ve evde olduğum için, ‘Hadi bakalım, şimdi ne yapabiliriz?’ dedim. Ben İstanbul’da eğitim veriyorum veya arkadaşlarla görüşebiliyorum. Ama Ankara, İzmir, Erzurum ve birçok yerden sağ olsun sosyal medyadan ulaşarak, ‘Biz nasıl istifade edebiliriz?’ diyorlardı. Bir de açıkçası, ben de herkes gibi tedirgin oldum. Henüz çaresi olmayan bir virüs ve bu insanları iyice gerdi. Sanat, güzellik, rahatlık demektir. Hem kendi zihnimden hem de çevremden bu negatif enerjiyi acaba nasıl uzaklaştırabilirim? diye dertlendim. Ben bunu yaşarken, paylaşabilir miyim? Bir faydası olur mu? diye düşündüm. Çünkü herkese ‘Evde kal’ diyoruz. İyi de evde kalsın da ne yapsın? Bir bahane verelim insanlara ki evde kalsınlar. Bu konuda belki bir vatandaş olarak benim bir faydam olur diye düşündüm ve bu eğitimlere başladım.”

“Öyledir. Gerçekten sanatın, güzelliğin iyileştirici gücü vardır. Sadi Şirazi, Fuzuli, Ömer Hayyam, Mevlana, Yunus Emre, Attila İlhan ve Sezai Karakoç’a kadar bu insanlar, bir güzellik ortaya koymuş. Bu güzelliklere ben de vesile olmaya çalışıyorum çünkü okuduğum zaman bana iyi geliyor. Şunu düşünüyorum, sanat bana iyi geliyorsa başkasına da iyi gelebilir. Başta da söyledim, belki maddi olarak bir şey yapamam ama elimde bir şey var, değer gördüğüm, beni mutlu eden, beni rahat kılan bir şey var. Onu paylaşmaya gayret ediyorum ve umudum şu, inşallah herkese iyi gelir. Görüyorum ki iyi de geliyor.”

“Şöyle söyleyeyim, ne kadar ders alacağım onu bilemiyorum. İnşallah iyi yönde ders alırım. Kendimle biraz baş başa kaldım. Ailemle daha fazla vakit geçiriyorum. Tabii ben de herkes gibi, yaşlılarımızı, büyüklerimizi merakla takip ediyorum. O stresi ben de yaşıyorum. Ama sanırım şöyle bir şey oldu bende, bu süreçte insan olduğumu biraz daha hatırladım. İki ayak üstünde yürüdüğümü, düşünebildiğimi, her şeyin para olmadığını… Çünkü bakın çalışmıyoruz. Yiyoruz, içiyoruz, daha çok günlük işlerle uğraşıyoruz artık. Böyle garip bir dünya, garip bir yaşam. Hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Küçücük bir virüsle insanlığın nasıl yok olabileceğini gördük. Ben bunu daha çok düşünmeye başladım. Ne kadar aciz olduğumuzu bir kere daha, daha çıplak, daha sert, bir tokat gibi anladım. Hala o algının içerisindeyim. İnşallah hep beraber atlatırız ve inşallah hep beraber güzel yönde ders alırız.”

Sözleri ile internet ortamında derslerini vermeye başlamasını anlatıyor Reza Hemmatirad.

Sonrasında vermeye başladığı ücretli online dersleri almak isteyenlerden birisi de benim tabii ki..

Daha önce Fetö Terörü denilen kabus ile birlikte ”halkımızın uyanması için iyi bir fırsat sunabilir ” diyor ve daha sonra ”ancak fırsatçılara ,cenaze levazımatçılarına fırsat sunar buradan bizim gibi insanlara bir şey çıkmaz ön koltuklar kapılmış gibi görünüyor ”… derken Korona ile birlikte böyle bir gelişme yaşandı… Beni de bir gülümseme aldı.Çünkü bu tür eğitimlerde kendimi uzman olarak tanımlayabilirim.

Uzun lafın kısası virüs bu açıdan bakılacak olduğunda beni pek etkilemedi. Duygusal olarak katılaşma eğilimi gösteren ya da olaylara sıradan tepkiler vermeyen birisi olarak algılanabilir ama beni etkilemedi. Ben zaten yıllardır bir çok şeyin farkındalığı ile nerede ise inzivaya çekilmiş bir insan gibi vazgeçmeden ama ünlü ya da sanatçı denilen insanların o kibirli ortamı ile kendimce mücadele eden ve ” kişisel gelişimcilerden uzak durmadan gelişemez ,sanatçıyım diyenlerden uzak durmadan sanatçı olamazsınız ,bana böyle yaptılar.Bu insanlar güce yaklaşmış ve yarını düşünemeyen insanlar.Geçmişte bir çok örnekleri yaşandığı halde aynı hikaye bu insanlar yüzünden hiç bitmez ve daha çok Giordano Brunolar yanar ” diyen bir insandım..Her seferinde umarım bu yaşananlar meydanı kimselere kaptırmayan ,insanların ayaklarına çelmeler takan,engelleyen ,haklarını yiyen insanlara yardım eder.. diye düşündüm…

Virüs beni etkilemedi ,değiştirmedi…Virüsten önce ve sonra diyebileceğim bir hikayem yok…

EBRU İCAZETİ

İnsan bazen duygularını kelimelere dökemiyor veya dökmek istemiyor.Oysa ne çok düşünmüş ve yazmışımdır aşk hakkında..Aşk olmak veya yaptığı işi sevmekten ziyade aşık olarak yapmak hakkında…

İcra ediyor olduğum gelenekli Türk Sanatlarından olan ebru da yeni bir icazetin daha sahibi oldum. Mustafa Düzgünman’ın ilk ebru talebesi olan ve Cumhuriyet tarihinin ilk icazetli ebrucusu Merhum Timuçin Tanarslan Hocamızın aynı ismi taşıyan ve ebru hocası olan oğlu Timuçin Tanarslan beni icazetlerin içerinde en güzel ve en seçkin olanlarından birisine layık görerek hayatımın en güzel anlarından birini yaşattı… Kendi yorumum ile …Digerlerinden farklı olarak ebruda değişik teknikler geliştiren, ilklerin altında imzası olan ,fizik ve kimya ilmi ile meşgul olarak ebruyu bilimsel bilgiler ile pekiştiren ,işini gücünü bırakıp hiç bir karşılık beklemeden ömrünü ebruyu bir ilim haline getirme çabası içerisinde geçirmiş olduğunu düşündüğüm ,bugün vefa şovları yapanlar ve işini gücü ebrunun maddi getirisi sebebi ile bırakanlar ya da kaç yıl sonra ortaya çıkıp ebrunun padişahı olmaya soyunanlar ile kıyas edilemeyecek kadar üstadına bağlı ve mezarını kendi elleri ile yaparak vefalıların vefalısı diyebileceğimiz lakin ismini bana daha önce icazet yazan Sevgili Meltem Koyunoğlu olmasa idi duymayacağım Hocaların Hocası Merhum Timuçin Tanarslan’ın yolundan icazetli bir ebrucu olmak benim için ancak bir şereftir…

Sadece beş kişiye verilecek olan icazetin verildiği beşinci ve son kişi olmak da ayrıca özel hissetmemi sağladı…

Aslında Timuçin Hoca ,Ebru ve hissettiklerim hakkında yazılabilecek o kadar çok şey var ki…Kendimi zor tutuyorum da denilebilir..Kendisini zaten çok güvendiğim bir başka gönül insanı sayesinde tanıdım.Biraz araştırdığım zaman kendisinde kendimden bir parça gördüm ve ustam oğul Tanarslan’a ”hakkında okuduklarımı anlamıyor biliyorum ” dedim …Ustam da bana ”ben sizdeki o samimiyeti daha ilk gün sesinizden anladım ” dedi..

Sanatı öğrenmeye karar verdiğimde sade bir vatandaş olarak ,kendimi yıllar sürecek yeni bir mücadelenin içerisinde bulacağımı pek de düşünmemiştim.Ancak işin içerisine girdikten sonra sadece sanat öğrenmek kabiliyetinin yeterli olmadığını ve mücadele gücümün değerini bir kere daha anladım…

Bana da ancak böyle derviş ruhlu ve işine aşk ile bağlanmış bir ustanın yolundan gitmek yakışırdı…

Ey sen ne denli övsem yeri !

TİMUÇİN TANARSLAN

İ

Timuçin Tanarslan, geleneksel ebru sanatımızın UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesine dâhil edilmesinde önemli rol sahibi olan ebru ustalarımızdan biriydi.

Ebru sanatının duayenlerinden Timuçin Tanarslan geçtiğimiz günlerde vefat etti. 12 Nisan Pazar Ankara’da Karşıyaka kabristanlığına sevenleri, sanatkar dostları ve vefakâr talebelerinin dualarıyla ebediyet yurduna sırlanan Timuçin Hoca ebru sanatında önemli bir misyon üstlenmişti.

Ebruya bir ömür vakfeden Tanarslan çiniye ilk defa ebru alan sanatkâr olarak tarihe geçti. Mustafa Düzgünman’dan ebru sanatının inceliklerini öğrenen Tanarslan pek çok talebe yetiştirdi. Hocası Mustafa Düzgünman’dan bin bir meşakkatle öğrendiği ebru sanatının tüm inceliklerini talebelerine hüvesi hüvesine milimi milimine aktardı.

Timuçin Bey, vakfeden bir insandı, veren eldi, müstesna bir sanatkârdı. Vakıf insandı. Şairin “Dost yoluna bütün varımız sebil/Verdikçe dolar bizim boş testilerimiz” dediği gibi elinde, avucunda, dağarcığında ne varsa dağıttı. Ankara’nın en önemli kitap koleksiyonerlerinden, sahaflarından biriydi. Kendini ebruya adayınca binlerce ciltlik kitabını İSAM Kütüphanesi’ne bağışladı.

Tananslan Merhum’un en büyük ideali Karahisari Mushaf’ını ebru olarak ülkemize kazandırmaktı. Bunun için birbirinden âlâ yüzlerce zemin ebrusu hazırladı. Talebelerinden Mehmet Düzgün ve Ömer Sabuncu ile birlikte girişimlerde Mushaf-ı Şerif’in görsellerinin kendilerine verilmesi için Klasik Türk sanatları Vakfı’na müracaatta bulundu. Lakin vakıf yetkilileri “Başbakan’dan izin alın” diyerek Üstad Timuçin Tanarslan’ı ve talebelerine kapı-duvar oldu. Oysa Timuçin Hoca, Mushaf’ı akkase ebru ile hazırlayıp, numune bir deri cilt yaptırıp Ümmet-i Muhammed’in istifade etmesi için İSAM’a bağışlayacaktı. Olmadı! Ülkemizde sanatkâr da, sanatkârın zikirden yufka gibi incelmiş gönlü de fazlaca makes bulamıyor maalesef. Ama bundan sonra neden olmasın! Talebeleri, hocalarının vasiyeti bağlamında bu projeyi bihakkın yerine getirebilir. Bu satırların yazarı da Timuçin Hoca Merhum hakkında yaptığı araştırma ve okumalardan sonra kendini bu hususta vazifeli addediyor.

Ebru sanatımızın duayeni Timuçin Tanarslan’ın sanatı, ebru sanatına katkıları ve insani hususiyetlerine dair talebeleri ve arkadaşlarıyla hasbıhal ettik.

Hüseyin Yalçınkaya (Ebrucu)

Timuçin Tanarslan bir ömür boyu ebruyahizmet etti. Ebruyu herhangi bir maddi beklenti olmadan icra etti. Sanatını, tüm bildiklerini herkese öğretti. Devlet ricali de onun bu gayretli çalışmalarına bigane kalmadı.

Hocamız ebrunun kimyasını, fiziğini iyi bilirdi. Kocatepe Camii için büyük ebad çini karolarına ebru almıştı.

Topkapı Sarayı’nda 186 eserden müteşekkil bir ebru sergisi açtı. Mezkûr sergi ebruculuk tarihimizde ilklerden birini teşkil eder. Serginin tüm masraflarını kendi cebinden karşılamıştı. Meşhur bir işadamının kızı sergiyi gezdi, eserleri çok beğendi. Hepsini satın almak isteğinde Timuçin Bey “Bizim satılık eserlerimiz yok” dedi.

Hcası Mustafa Düzgünman, Timuçin Bey’in ebruda geldiği noktayı takdir ederek icazet vermişti. O da icazetinin gereğini yerine getirdi, pek çok talebe yetiştirdi. Rabbim rahmet eylesin.

TİMUÇİN TANARSLAN EBRUNUN DERVİŞİYDİ

Bekir Soysal (Grafik sanatkârı, ebrucu, yazar)

Timuçin Bey’le berat hazırladığım yıllarda, sanırım 1990 yılının başlarında tanıştım. Beratların etrafını ebruyla tezyin etmek istiyordum. Kendisinden bir miktar ebru satın aldım. Kendisiyle teşrik-i mesaimiz, dostluğumuz böylece başlamış oldu. Vefatına kadar da devam etti.

Timuçin Hoca’dan belirli aralıklarla ebru alıyordum. Sanırım bir tek bana ebru satıyordu. Bundan rahatsız olduk. “Sana ebru yapmaya yetiştiremiyorum. Çok sıkıştırıyorsun. Gel sana ebru öğreteyim. Zaten elin de yatkın, resim yapıyorsun, grafikle meşgul oluyorsun, ebruyu yapamaman mümkün değil” dedi. Ben her ne kadar “Herkes en iyi bildiği şeyi yapsın” dediysem de kâr etmedi. Bu şekilde ebru öğretti.

Zaman zaman evinde onun teknesinde çalışıyordum. Uzun yıllar sürdü. Daha sonra onu İstanbul’daki dostlarımla, Hüseyin Yalçınkaya ile ve diğer arkadaşlarımla tanıştırdım.

Ebru sanatına yaptığı katkılar hakkında neler söylemek istersiniz?

Bana göre Türkiye’nin en iyi ebrucularından biriydi o. Mustafa Düzgünman Hoca’dan eğitim almıştı. Çılgın bir ebru sevdalısıydı; ebrunun dervişiydi. Ebruya çok şey kattı.Ebrunun boya ve kimyasıyla ilgilendi. Geleneksel ebru boyalarının kullanılması yönünde önemli çalışmalara imza attı. Toprak menşeli boyaları geliştirdi. Pigmentleri alıp toprakla karıştırıp içine kimyasal unsurlar ilave edip boya yapıyordu. Uygun kil bulabilmek için Anadolu coğrafyasını karış karış dolaştı. Ege’den, Çukurova’dan, Karadeniz’den kil örnekleri aldı. Her kil toprak boyada iyi netice vermiyordu çünkü. Böylelikle ebruda geleneksel boyanın, toprak boyanın yeniden ihya edilmesinde öncü oldu.

EBRUNUN DERVİŞİYDİ

Dervşti, ebrunun dervişiydi. Ebrularını umumiyetle hediye ederdi. Kendisinden bir tek ben ücreti mukabilinde ebru alırdım. Buna müsaade etmedi. Ebru öğretti bana.

Ülkemizi yurtdışında örnek bir şekilde temsil etti. Kültür Bakanlığı yurtdışında sergiler, tanıtım günleri düzenlerdi. Oralarda ülkemizi yarı aç-yarı tok temsil etti.

Mükrim bir adamdı. Hediye kabul etmez, herkese hediye verirdi. Ankara’da mukimdi. Ankara’ya şehir dışından gelen talebelerini evinde misafir eder, onlara yedirir, içirirdi. Farklı bir insandı. Kibir nedir bilmezdi. Kendini, ismini, nefsini hiçbir zaman ön plana çıkarmadı. Vefat edinceye kadar bu hususiyetlerini korudu. Çok talebe yetiştirdi. Talebeleri vefatında hocalarını yalnız bırakmadı. Cenaze namazında Ankara Karşıyaka Camii’ni öğrencileri ve ebru dostları doldurdu.

Yurt dışında açtığı sergilerde, Kültür Bakanlığı’nın organizasyonuyla yapılan organizasyonlarda teknesinin içinden çıkan ebruları satmayı hiç düşünmezdi. Frankfurt Kitap Fuarı’na İslam Seçen ve Muhittin Serin ile birlikte katılmıştı. Orada tekne açtı. Kendisini ilgiyle seyreden yabancı yüzleri gözüne kestirip çıkardığı ebruyu hemen hediye ederdi. Oysa aynı organizasyonda ebru teknesi açan başka ebrucular teknelerinden yalap şalap çıkan ebruları ciddi ücretlerle pazarlıyordu. O ise hediye ederek mutlu oluyordu.

Ankara’da babasından kalma bir sahaf dükkânı vardı. Ankara’nın en meşhur sahafıydı. Ehl-i insaf bir sahaftı. Sahaflıkta insaflıdavranmak zor bir iştir. Çünkü meraklısı, koleksiyoner, kitap kurdu nadir bir yazmaya/esere hangi baha biçilirse biçilsin almak ister. Çok makul karlarla kitap satardı. Gözüne kestirdiğine kitaplarını hediye ederdi. Ebru sevdasına düştükten sonra da zaten gözü kitap falan görmedi. Bilahare tüm kitaplarını İSAM’a hibe etti.

KENDİNİ EBRU İLE İFADE ETTİ

Kendini ebru ile ifade etti. Hayatını ebruya adadı. Belki böyle yapınca ailesinden mahrum kaldı. Özellikle evin içinde ebru yapmak zordur. Evde ebru yapmak her kadının razı olacağı bir şey değildir, malum ebru çevreyi kirletir. Titiz hanımların hoş göreceği bir şey değildir.

Ebru sanatına dair ne biliyorsa, üstadı Mustafa Düzgünman Hoca’dan ne öğrendiyse talebelerine öğretti, bildiklerini yanında götürmedi.Bu itibarla da hakkını vereceğine inandığı öğrencilerine ebru sanatının sırlarını aktardı. Her öğrencisine bir hünerini aktardı, boya yapımını birine öğretti, bir diğerine özel ebru tarzlarını öğretti. Kumlu ve neftli ebrularda özel geliştirdiği teknikleri vardı. İnşallah öğrencileri de onun gösterdiği yoldan giderek hayırhâh olurlar.

Kendini hiçbir zaman ön plana çıkarmadı, sürekli mahviyetkâr davrandı, şöhret peşinde koşmadı. Bu itibarla kendini aşmış bir insandı.

Sert mizaçlıydı. Ama dostlarına karşı oldukça müşfikti. Haksızlığa ve aymazlığa karşı çok sertti, dostlarına karşı anlayışlı ve munisti.

Müdanaasız bir adamdı, hep verdi kimseden bir şey kabul etmedi

Ebruyu Türkiye’de, bir adım öte dünyada kâğıt dışında başka zeminlere taşıyan ilk ebrucuydu. Çiniye ebru aldı. Kütahya’dan çini büskivilerini alır, bunların üzerine ebru alır, daha sonra fırınlatırdı. Çininin insanoğlunun yaşadığı her alanda yer alması için gayret gösterdi, ama olmadı. Netice itibarıyla çini makinayla yapılabilecek bir şey değil. Tekneyle sınırlı. Ebruyu tekneden kaldırmanız gerekir.

Ebruyu bin bir zahmetle Mustafa Düzgünman’dan öğrenmiştir. Mustafa Hoca İstanbul’da; o Ankara’da. Hafta sonlarında otobüse binip İstanbul’a geliyor. Sabah erken saatlerinde hocasının evinin önünde beklemeye başlıyor. Hocası ilk başlarda bu durumdan muzdarıp oluyor “evladım, Ankara’dan gelip-gitmek zor, hem sonra ebruyu öğrensen de ne yapacaksın. Ebrudan para kazanamazsın. Buraya gelip gittikçe oradaki işinden de olursun” cümleleriyle Timuçin Tanarslan’a ebru öğretmek istemiyor.

Mustafa Düzgünman Hoca’nın hanımı da bu durumdan çok rahatsız oluyor ve eşine azimli talebesine ebru öğretmesi hususunda ricacı oluyor. DüzgünmanHoca da talebesinde böylesi bir aşk-şevk müşahede edince ona ders vermeye başlıyor. Ebrunun sırlarına vakıf olduğunu gördüğünde de bir ez ebrusu yaptırarak, bu ebrunun kulağını kırarak icazet mahiyetinde bir cümle yazıyor ve imzasını atıyor. Kanaatimce Düzgünman Hoca’nın verdiği ilk ebru icazeti odur.

Timuçin Hoca ebru öğrenince bunu Ankara’daki dostlarına, öğrencilerine ve devlet erkânına da öğretmek için elinden ne geliyorsa onu yapıyor.

İNSANA HİZMET ETTİ

Timuçin Tanarslan hizmet ehli bir zattı. İnsana hizmet etti. Gönlü geniş bir insandı, ihtiyacı olan hemen herkese yardımcı olurdu,gönlü geniş paraya değer vermezdi.

Hocası Mustafa Düzgünman’ın mezarını ebrulu çinilerle tezyin etti.

İki duası vardı. Biri “YaRabbı beni insanlara hizmetten geri bırakma”şeklindeydi. Bir de “Ya Rabbi beni elden ayaktan düşürme, yatağımda öleyim, kimseye muhtaç olmayayım” diye dua ederdi. Duaları kabul oldu, insanlara hizmet etti ve kimseye zahmeti olmadan teslim-i ruh eyledi.

SANATKÂRIN KIYMETİ VEFAT EDİNCE ANLAŞILIYOR

Mehmet Düzgün (Ebrucu)

Timuçin Tanarslan’ın ebru sanatımızda emekleri çok büyüktür. Bugün ebrucuların teknelerine attıkları boyaların her damlasında onun el emeği göz nuru vardır.

Ebru sanatında devamlılığı sağlayan zattır o. Timuçin Hoca, ebruculuğumuzu merhum Mustafa Düzgünman’ın bıraktığı yerden devam ettirdi. Ebrunun kopma noktasında olduğu yerde ailesinden ve sahaflık mesleğinden fedakârlık yaparak büyük çaba ve özveri ile bu yola baş koydu. “Geleneksel ebruculuğumuzu yaşatacağım, bildiklerimi de herkese öğreteceğim” diyerek yola çıktı.

Hocamız başladığı bütün çalışmalarını titizlikle devam ettirir, başarılı bir sonuca ulaşmadan bırakmazdı. Düzgünman Hoca’dan ebruculuğu öğrenince; kendi kendine ebru sanatını yaşatacağına ve gelecek kuşaklara aktaracağına dair yemin etti. O, bu sanat hakkındaki deneyim ve birikimlerini yeni nesle aktaran ve hiçbir ticari kaygı taşımadan icra eden ender hocalardan biridir.

Bu sanatı icra etmesinin yanı sıra; kendine özgü boya ve teknikler geliştirerek ebru sanatı uygulamalarında karşılaşılan problemleri çözme çabası içinde olmuştur.

Kendisini 2008 yılında tanıdım. Kendisiyle Şanlıurfa’da Ebru sanatına başladığım Ömer Sabuncu Hocam vasıtasıyla tanıştım. Bu süreden itibaren kendisiyle çalışmalarıma devam ettim.

Timuçin Tanarslan hocam ebru sanatı konusunda bir derya idi. Kendisini tanıdıkça hayat felsefesine, mütemadiyen ve karşılıksız vermek olan hayat görüşüne hayran kaldım.

Ebru sanatı konusundaki üretme heyecanı ve şevki son nefesine kadar devam etti. Kendisi bu sanatın öğrenilmesinde bir ömrün yetmediğini ifade ederdi. Dolayısıyla bu azmi ve heyecanı hiç sönmedi. Atölyesinde her daim kitre ve boyalar hazır dururdu. Bu sanatı icra eden kişinin de evinde tekne açıp düzenli bir şekilde çalışmasını isterdi…

Ebru sanatının bilimsel olarak incelenmesini ve kesinlikle üniversitelerde kürsü olarak okutulmasını arzu eder ve her fırsatta bunu yetkililere ifade ederdi. Kendisi bu sanatı icra ederken benlik ruhundan uzak kalıp, göz önünde olmayı hiçbir zaman istememiştir. Bu konuyla ilgili en iyi örnek; 2014 Kasım ayı UNESCO toplantı açılışında geçmişteki ve gelecekteki ebrucular adına konuşma yapmıştır.

Hocamız ebru konusunda çok ciddi eğitim aldı. Ebruculuğu kaynağından; Mustafa Düzgünman’dan öğrendi. Ve o bu geleneği sürdürmek için büyük bir çaba ve özveri sarf etti. Ebruyu farklı alanların üzerinde, çinide de denedi. “Bu türden denemeler nasıl bir hüsn-ü kabul görecek bilemiyorum. Zamana bırakmak lazım” derdi.

MÜNZEVİ BİR HAYAT YAŞADI

Hocamız münzevi bir hayat yaşadı, kendi kabuğuna çekilmişti.

TRT’den belgesel teklifleri gelirdi, bunların hiçbirini kabul etmez, genç ebru sanatçılarına fırsat yaratmak için “Gençlerle yapın” derdi.

Ülkesi ve değerleri için çalışan bir insandı. En büyük arzusu ise; bu milletin kültürel mirası olan olan Karahisari Mushaf-ı Şerif’ini akkase olarak yapmaktı. Bu uğurda hocamla birlikte epeyce çalışmalarımız oldu. Birlikte Klasik Türk Sanatları Vakfı’na gittik. Projesinden bahsetti. “Kalıplarını bana verin. Siz tıpkıbasımını yapıyorsunuz, biz de kalıpları akkaseye aktaralım, Mushaf’ı ebru tekniğiyle hazırlayarak, gelecek nesillere emanet bırakalım” dedi. 4-5 yıl sürecek olan bu çalışmanın tüm masraflarını da kendisi üstlenecekti.

Timuçin Bey’in bu projesinden büyük bir şirket haberdar oldu. Hocama gelip “Sponsor olmak istiyoruz” dediler. Hocam hemen reddetti. Kendi boğazından kısarak projeyi tamamlamak istiyordu. Onlara “Ben Mushaf-ı Şerif’i ebru tekniği ile yapmaya muvaffak olursam bunu ne Cumhurbaşkanlığı’na vereceğim ne de başka bir yere! Ben bunu İSAM Kütüphanesi’ne bağışlayacağım” dedi.

Klasik Türk Sanatları Vakfı kalıpları, negatifleri Hocama vermedi “Başbakan’dan (Recep Tayyip Erdoğan Bey’den) izin alın” dedi. Başbakanlığa birçok kez gittik ama kendisine ulaşamadık; koruma müdürünü ulaşamadık. Maalesef ülkemizde sanatçının kıymeti öldükten sonra anlaşılıyor.

EN BÜYÜK HAYALİ KARAHİSARİ MUSHAFI’INI AKKASE TEKNİĞİYLE ÜLKEMİZE KAZANDIRMAKTI

Haliyle bu durumdan müteessir oldu. Böylelikle suyun üzerine yazılacak olan ilk Mushaf-ı Şerif’ten bu toprakların insanları mahrum kalmış oldu. Hocam girişimlere de başlamıştı. Bin civarında zemin ebrusu yapmıştı. Her bir sayfanın zemin ve kenar ebruları birbirinden farklı olacaktı. Mushaf’ın her bir sayfası ayrı bir ebru rengine bürünecekti. Karahisari Mushaf’ında her bir sayfasın tezhibi diğerlerinden nasıl farklıysa ebru tekniğiyle yapıldığında da farklı farklı ebrularla hiçbir sayfa bir diğerine benzemeyecekti. Hocam bu hususta çok emek harcadı. Dediğim gibi 1000’den fazla zemin ebrusu yaptı. Bunlar şu anda hocamın evinde. Allah ömür verirse biz devam etmek, tamamlamak isteriz.

Hocamızın aslında bu türden; Esma’ül-Hüsna, Fatiha Suresi, İhlâs Suresi, Asr Suresi gibi pek çok çalışmaları vardı. Bazı duaları ve hikmetli sözleri akkase tekniğiyle kâğıda aktarmıştı. Özellikle rahmetli olmuş hattatların yazılarını akkase yapardı. Kendisi bu konu hakkında şunları ifade ederdi. “Her eve bir ayet girsin, rahmetli olmuş hattatlarda yad edilmiş olur.” Evine gelen hiçbir kimseyi boş döndermez mutlaka bir ayet hediye ederdi. Yaptığı akkase ebrulara imza atmazdı, “O hattata saygısızlık olur” derdi.

Allah kendisine rahmet eylesin. Ömrümüz olursa çalışmalarını kaldığı yerden devam ettirmek isteriz.

TEVAZU ÖRNEĞİ BİR SANATKÂR: HOCAM TİMUÇİN TANARSLAN

Ömer SABUNCU (Ebrucu)

Kültür ve Turizm Bakanlığı 2003 yılında Hocam Timuçin Tanarslan’ı ebru sanatı hakkında seminer vermek, sergi açmak ve sanatı tanıtmak yapmak üzere Mardin, Diyarbakır ve Şanlıurfa’ya göndermişti. O zamanlar Hattat Mehmet Memiş Hocamızdan icazetli Hattat Mustafa Kaçar Hocamızla hüsn-i hat meşk ediyor, hat levhalarımızı murakkalarken kenarına koymak üzere ebru ihtiyacımız oluyordu, kendi imkânlarımızla ebru çalışıyorduk. Diğer illerde bu sanatla ilgili kimseyi bulamayan Timuçin Hocam Şanlıurfa’ya gelince Ebru Sanatı ile ilgilenen olup olmadığını sormuş, beni söylemişler “çağırın gelsin” demiş. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden beni aradılar, hemen koştum. Çok heyecanlıydım, Türkiye’nin ilk icazetli ebrucusu karşımda duruyordu. Elini öpmek istedim vermedi, elini öptürmezdi.

Yaptığım ebruları görmek istedi. Sonra bana hayatımda dönüm noktası olacak bir teklifte bulundu: “Ömer, Ankara’ya gel, seni evimde misafir eder sanatı da öğretirim, hiç bir ücret de istemem, burada sen de bu sanatı başkalarına öğretirsin.” dedi. Amacı, sanatın Doğu’da tanınması, bilinmesi, gençlerin sanatla uğraşmaları, sanatın doğru bilgiyle yayılması, gelecek nesle aktarılmasıydı. Böyle bir teklifi hayal bile edemezdim. Çok sevinçliydim.

Hocam Urfa’da seminerler verip bize “ilk eğitim” diyebileceğimiz bilgiler aktardı. Bunların hiçbir yerde yayınlamadığım videolarını hatıra olarak hâlâ saklar, bazen izlerim. Hocamı Ankara’ya yolcu ettikten kısa bir süre sonra dayanamadım Mustafa Kaçar Hocamın cesaret vermesiyle kendilerini aradım. Hemen Ankara’ya gelmemi istedi. İlk gidişte Mustafa Çalkayış’la beraber gittik. Daha sonra yalnız gittim. Bize temel bir eğitimin yanı sıra sonradan daha iyi anlayacağım sanat ahlâkını da vermeye başladı.

EVİNDEKİ ATÖLYESİ MANEVİ BİR EBRU MEKTEBİYDİ

Çalışmalarımız iki yıl kadar böyle devam etti. Ebrularımı bazen postayla gönderdim, baksın diye; 2-3 ayda bir de bizzat Ankara’ya giderek hem ebrularımı gösterdim hem de yeni bir eğitim almaya devam ederdim. Biz, Hocamızdan sadece ebru sanatını değil; hayatı tanımanın, tevazuunun, alçak gönüllülüğün, cömertliğin, başkalarını kendi nefsine tercih etmenin de eğitimini aldığımızı fark ettik daha sonra… Onun evi, atölyesi bir mektepti âdeta…

Bir süre sonra bana ebrularımdan birkaç tane ile özgeçmişimi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na göndermemi istedi. Toplanan bir komisyon bizim ebru hocalığı yapabileceğimize karar verdi ve sanatı gelecek nesle aktarmaya başladık. Hocamın ilk arzusu gerçekleşmişti, çok mutluydu fakat “Bu sanat üniversitelere girmeli, yaygınlaşmalı” diyordu. Yıllar sonra Ebru Sanatının Harran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne Anabilim Dalı olarak konulduğunu ve İlahiyat Fakültesi’nde ders olarak okutulacağını, söylediğimde sevinci görülmeye değerdi. Doktora yaptığım fakültede aynı zamanda 4-5 yıldır ebru dersleri vermekteyim. Hocam “Bu da yetmez, Mustafa Düzgünman Kürsüsü oluşturulmalı, Hocanın adı üniversitede sanatla ilgili bir yere verilmeli” diyordu. Bu isteğinin gerçekleştiğini göremedi ama inşallah üniversitede Hocası adına bir kürsü oluşturmak bize nasip olur.

Hocamızın sayesinde il birinciliklerinin yanı sıra 2009 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı 15. Türk Süsleme Sanatları Yarışmaları “Ebrû Dalı”nda Başarı Ödülü aldım. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Süsleme Sanatları Sanatkârı, Ebru Dalı “Sanatçı Tanıtma Kartı” sahibiyim.23-29 Kasım 2014 tarihleri arasında Hocam Timuçin Tanarslan ile UNESCO Genel Merkezi’nde Ebru Sanatı’nda “Usta-Çırak” olarak Türkiye’yi temsil etmekten şeref duydum. Bunlar Hocamla yaşadığım güzelliklerden bazıları…

EN BÜYÜKHAYALİ KARAHİSARİ MUSHAF’INI EBRU OLARAK ÜLKEMİZE KAZANDIRMAKTI

Şanlıurfa’da öğrencim Mehmet Düzgün’ün tayini Ankara’ya çıkınca onu Hocamla tanıştırdım. Mehmet, hem Hocamdan ders almaya başladı hem de Hocama sadık bir öğrenci olarak manen destek oldu. Hocam, benden sonra Mehmet’e de icazet vererek bizleri onurlandırdı. Bir öğrencimin de benim aracılığımla Hocama öğrenci olması ve icazet alması beni çok mutlu etmişti. En büyük hayali Karahisari Mushafı’nı yazılı ebru olarak ülkemize kazandırmaktı. Allah ömür verirse biz devam etmeyi, tamamlamayı arzu ediyoruz.

Yılda birkaç defa Hocamı ziyarete giderdim. Her gideceğimde beni arar “Nerdesin, niye geciktin, yemek soğudu” der ve bendeniz evlerine ulaşıncaya kadar da heyecanla beklerdi. Her zaman kendi elleriyle yemek yapar, gelen hediyeleri başkalarına, komşularına dağıtırdı. Çok cömertti. İkrama mutlaka karşılık verirdi. Gittiğim ilk gece saatlerce sohbet ederdik. Sanatla ilgili yaptıklarımı sorar, getirdiğim ebrulara bakar, sık sık bize fırça atardı. Şimdi fırça atmasını da özledik. Mekânı cennet olsun.

Paris’e UNESCO Genel Merkezi’ne “Usta-Çırak” Olarak Beraber Gidişimiz

2014 yılı Ekim ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aradılar. Usta-Çırak olarak Hocam Timuçin Tanarslan’la birlikte 23-29 Kasım arası UNESCO Genel Merkezi’nde Ebru Sanatında Türkiye’yi “Usta-Çırak” olarak temsil etmemizi teklif ettiler. Hocamla 12 yıldır usta-çırak olarak bu sanatı, gençlere, gelecek nesle aktarmaya çalıştık. Hocam, Türkiye’nin ilk icazetli ebrucusu, 41 yıldır bu sanatı icra etti ve günümüz için söylemek gerekirse en eski ebru üstadıdır merhum hocamız. Bizim seçilmemiz ömrünü bu sanata adamış Hocam ve benim için çok mutluluk ve gurur verici oldu.

Üç ayrı yerde sanatımızı tanıtmak için seminer verip ebru performansı gerçekleştirdik. Bunlar Büyükelçiliğimiz, Paris Dışişleri ve UNESCO Genel Merkezi’ydi. Somut Olmayan Kültürel Miras Hükümetlerarası Komite toplantısında ebru sanatı dünyanın ortak mirası olarak kabul edildikten sonra Hocam Timuçin Tanarslan duygulu bir teşekkür konuşması yaptı; ayakta alkışlandı. Unesco’da diğer ülke temsilcilerine ve izleyicilere ebrunun nasıl yapıldığını gösteriyor ve yaptığımız ebruyu onlara hediye ediyorduk. Çok heyecanlı ve duygulu anlar yaşandı. Orayı tanımaya gelen çocuklar ise sanatımızı hayranlıkla izlediler.

Hocamla Paris’te yaşadığımız hatıramı paylaşmak isterim.

Paris’te otel resepsiyonundaki görevlinin Arap olabileceğini tahmin edip selam verip Arapça konuştum, Hocamı tanıttım. Görevli Türkiye’yi çok sevdiğini, sanatkârlara saygı duyduğunu söyleyip heyecanla bize kahve ikram edince Hocam bana “Ömer koş bir yazılı ebru getir” dedi ve gence hediye etti. Niye böyle yaptığını sorunca “Bu bizden menfaat beklemeden saygı gösterdi, ikramda bulundu. Asıl böylelerine hediye vermek gerekir” diyerek bize önemli bir ders vermişti.

Bir de UNESCO Genel Merkezi’nde ebru yaparken siyahî biri sanatla çok ilgilenince Hocam yıllar önce bana Urfa’da söylediğini tercüman aracılığıyla ona da söyledi ve Ankara’ya davet etti: “Gel, evimde kal, ye iç, sana sanatı da öğreteyim, git ülkende yap, bu sanatı tanıt ve para kazan” dedi. Bana “Ömer bırak ebru yapmayı, adresimi ve telefonumu yaz bu arkadaşa ver.” dedi ve ona bir şeyler anlattı. Bu oradaki herkesi duygulandırmıştı. Hocam Paris’te bile bu sanatın tüm dünyaya yayılması için gönülden çabalıyordu.

Dua Ettiği Gibi Göçtü Bu Dünyadan

Ankara’ya Hocamı her ziyarete gidişimde birkaç gün kalıp Hocamla sohbet etme fırsatı bulurdum. Bana çoğu defa ölümden korkulmaması gerektiğini, önemli olanın doğru yaşamak olduğunu anlatırdı. Kimseye muhtaç olmadan ruhunu teslim etmek isteğinin en büyük duası olduğunu söylerdi. Sadece yakınlarının değil ücretli bir bakıcının bile başında, hizmetinde olmasını istemiyordu son anlarında, duasıydı bu ve öyle de oldu…

Hocam vefatından birkaç gün önce ani bir kararla memleketine gitmiş, eş-dost ve akrabalarıyla görüşmüştü. Kendisini arayıp geleceğini söyleyen oğlu Timuçin’e memlekete gideceğini ve filan gün döneceğini o zaman gelmelerini söylemiş. Ankara’ya dönen Hocam bir gün sonra âdeti olduğu üzere öğlen sonrası biraz uyumak için yatağına yatmış ve bu onun son uykusu olmuş, oğlu Timuçin onu yatağında vefat etmiş halde bulmuştu. Bunu duyunca Hocam helalleşmeye gitti ve dua ettiği gibi başında kimse olmadan, kimseye sıkıntı vermeden ruhunu teslim etti diye düşündüm.

Şanlıurfa’da Hocamın vefat haberini duyduğum gibi Ankara’ya hareket ettim. Bize öğrencisi olarak Hocamın yıkamasına dâhil olma ve cenaze namazını kıldırma müsaadesi veren ailesi ve yakınlarına Hocama son vazifemi yapabilme imkânı verdikleri için teşekkür ediyorum. Kendisi nasıl Hocası Mustafa Düzgünman’ın kabrini yapmışsa müsaade edilirse kabrini de oğlu Timuçin ve Mehmet’le yapmayı arzu ediyorum.

Hocamı sevenlere, cenazesine katılanlara, emeği geçenlere ve sanatkâra vefa duyan İbrahim Ethem Gören Bey’e teşekkür ediyor, yakınlarına sabır, Hocama da Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânın cennet olsun Hocam.

Timuçin Tanarslan (1943-2015)

1943 yılında doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Adana ve Mersin’de tamamladıktan sonra 1970 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oldu.

Baba mesleği olan sahaflığı yaparken ebru sanatı ile tanıştı. 20 yıl kadar Ankara’da “Ebru Kitabevi”ni işletti.

O dönem kaybolmaya yüz tutmuş sanatlarımızdan olan ebruyu, destansı bir alâka ve ihtirasla Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyarak hocası Mustafa Düzgünman’dan öğrendi ve icazet aldı.

Ebru tarihinde ilk kez çiniye ebru aldı ve birbirinden farklı karolar oluşturdu.

Türk kültürünü ve sanatını su yüzünde aksettirdi ve levhalar halinde ölümsüzleştirdi.

İbrahim Ethem Gören

22 Nisan 2015 /Dünya Bülteni

Varolmaması Gereken Bir Gezegen Keşfedildi

Bilim insanları, uzayda ‘varolmaması gereken’ yeni bir gezegen keşfetti. Yeni keşfi enteresan kılan şey, yörüngesinde bulunduğu yıldızdan çok daha büyük olması. Bu zamana kadar kabul gören teorilere göre, bir gezegenin yörüngesinde döndüğü yıldızdan bu kadar büyük olması imkansız görülüyordu.

Bilim insanlarının keşfettiği yeni gezegen, gezegenlerin oluşumuyla ilgili genel kabul gören teoriye ters düşüyor. Çünkü Jüpiter’e benzetilen yeni gezegen, etrafında döndüğü yıldızdan çok daha büyük.

BBC’nin haberine göre, gök bilimciler, yeni keşiflerini Science dergisinde anlattı. Warwick Üniversitesi’nden Prof. Peter Wheatley, bu zamana kadar küçük yıldızlar etrafında dev gezegen olamayacağı yönünde bir kanı olduğunu, bunu merak ettiklerini ve bu yüzden bu keşfin heyecan verici olduğunu söyledi. Wheatley, “Emin olamıyorduk çünkü küçük yıldızlar bizim güneşimiz gibilerinden sayıca çok daha fazla olmakla birlikte, ışıkları da az olduğundan onları incelemek çok zor oluyor” dedi. Araştırmacılar, yıldızın çevresinde dönen gezegenlerin yol açma ihtimali olan yerçekimi ivmesini ölçebilmek için İspanya ve ABD’deki teleskopları kullandılar.

UZAKLIĞI 284 TRİLYON KİLOMETRE

Yeni dev gezegen, galakside en sık rastlanan yıldızlardan olan M tipi kırmızı bir cüce yıldızın etrafında dönüyor. Ama yine de kırmızı cücenin kütlesi, yörüngesindeki GJ 3512b adlı dev gezegenin kütlesinden 270 kat daha büyük. Fakat yine de aralarındaki kütle farkı, Güneş ile Jüpiter’in arasındakinden çok daha az. Çünkü, Güneş Jüpiter’den bin 50 kat daha büyük. Cüce yıldızın Dünya’ya uzaklığı ise 284 trilyon kilometre.

YILDIZDAN BÜYÜK OLMASI TEORİLERE TERS

Gök bilimciler, genç yıldızların yörüngesindeki gaz ve toz bulutlarının nasıl gezegenlere dönüştüğüne dair teorilerini test etmek için bilgisayar simülasyonları kullanıyor. Bu simülasyonlar küçük M tipi cüce yıldızların çevresinde çok sayıda küçük gezegen oluşacağını öngörüyor. Dev gezegenle ilgili makalenin yazarlarından Bern Üniversitesi’nden Prof. Christoph Mordasini, “Bu tür yıldızların çevresinde sadece Dünya’nın büyüklüğünde ya da biraz daha büyük süper Dünya’lar bulunması gerekiyor” diyor. Mordasini buna örnek olarak Trappist-1 adlı yıldız ve çevresinde dönen gezegenleri gösteriyor.

Trappist-1, Güneş’e 369 trilyon kilometre (39 ışık yılı) uzaklıkta. Bu yıldızın 7 gezegenden oluşan bir sistemi var. Tümünün büyüklükleri neredeyse Dünya kadar ya da biraz daha küçük. Oysa yeni keşfedilen dev GJ 3512b’nin kütlesi neredeyse Jüpiter’inkinin yarısı kadar. Dolayısıyla bu dev gezegen M tipi bir cüce yıldızın etrafında dönmek için çok büyük. Keşif, gök bilimcilerin gezegenlerin oluşumu hakkındaki genel kabul gören çekirdek akresyonu ya da oluşumu teorisine meydan okuyor.

Prof. Wheatley, “Genellikle dev gezegenlerin genç bir yıldızın yörüngesinde dönen gaz bulutunun içinde buzlanmayla oluşan bir çekirdekle başlayıp hızla kendine çektiği gazlarla büyüdüğünü düşünüyoruz. Fakat bu son keşifle ilgili makaleyi yazan gökbilimciler, küçük yıldızların yörüngesinde bu tür bir oluşumu mümkün kılacak gaz ve toz maddesi bulunmadığını, dolayısıyla bu gezegenin daha ziyade yörüngedeki gaz halkasının kısmen ve aniden, kendi çekimiyle içe çökmesiyle oluşmuş olabileceğini söylüyorlar” ifadelerini kullanıyor. 

Sputnik Haber

…Karmaşa…

… Beynin paradoks değildir…Düşünen beyin eski bilginin yerine yeni bilgiyi rahatlıkla yerleştirebilir. Sorun uygulamada yaşadığı savunma becerisidir.Bu da onu akıllı olarak algılamamıza neden olan şeylerden birisidir …Düşünen bir beyin yeni bir fikir üretirse bunu uygulaması zaman alabilir. Bu sosyal hayatta akıl ile hayatta kalma isteği ve becerisinin bir sonucu olmalıdır.Bunun yanında eylem sonunda fikir de edinebilir…Beyin karmaşık değildir. Karmaşayı eğitimliler çıkarır…Çok ezber yapmışlardır.Hafızaları sayı,isim doludur…Bunun ile bu kadar övünüyorlar ise övündükleri kadar zeki değillerdir.Sistem içlerinden en yatkın olanları seçti ise işlerini yapmaktadırlar ve zekaları sıradandır.Sıradan bir zeka ile bu kadar övünmeleri kendilerinin sandığımdan daha sıradan olduğunu gösterir…/Amozonik

”Davranış sistemleri olarak ele alındığında insanlar aslında oldukça basitler.Zaman içinde davranışlarımızın karmaşık görünümü ,büyük ölçüde içinde bulunduğumuz çevrenin karmaşıklığını yansıtıyor ”

Herbert Simon

Tüm dünyanın

Doğada her şey birbirine bağlıdır.Bir orman ,bir dağ ,bir göl ,deniz ,hava sadece sınırlarımıza ait ekonomik değeri olan meta değil tüm doğada dengenin parçası olan ve doğaya ait unsurlardır.

Sadece ülke sınırları içerisinde çıkanlar değil tüm ülkelerdeki doğal felaket ismi verdiğimiz olaylar can ve mal kaybına indirgenerek küçümsenmemelidir. Zira doğa olayları tüm beraberindekileri doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler…

Ülkemizde son zamanlarda gerçekleşen ( burada nerede ne kadar alanın yandığını akademik bir çalışma havası solumak adına listeler halinde sunmayacağım ) orman yangınlarını PKK nın üstlenmesi de örgütün çalışma prensiplerine ve ruhuna çok da aykırı bir durum değil.Ahmet Türk’ün bir zamanlar acılı seslere karşı kürtlerin vicdanlarını bastırma kaygısı taşıdığını düşündüğüm ”biz profesyoneliz ” sözünü düşündüğüm zaman, örgütün veya örgüt zihniyetine sahip olanların yangınları aynı profesyonellik ile üstlenmesi pek o kadar da şaşırtıcı gelmiyor. Zira PKK zihniyeti bir ormanın yaşamsal değerini idrak etmesi bakımından tüm insanlığa profesyonelce bir mesaj vermiş oldu.

Orman yangınları ile kahramanlık destanı yazacaklarını düşünenler vicdanlarımızda bir kere daha yok olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.

İnsanlar, iktidarın yangın söndürme konusundaki acizliği ya da bilinçli yapıldığını iddia ettiği tutumunu eleştirir iken PKK zihniyeti yangınları üstlendiğini söyleyiverdi.Burada yangınları çıkaranlar ile söndürmek için gerekli olanı yapmakta kifayetsiz kalanları -işbirliği içerisinde olmak- ile itham edebilir miyiz ?

Cumhurbaşkanı ”bunlar sanatçı müsveddesi ” diyor ise pekala bu popüler tipler, ”işbirliği içerisinde olduğunuza kanaat getirdiğimiz tutumunuza karşı objektif olmak yolunu seçerek sessiz kalmayı yeğliyoruz ” diyebilir…

Ne kadar acı bir durum..Aydınların kirlenmesi..Aydınların yanması… Aydınların tüm dünyanın değişmez değeri olan ormanlar hakkında fikir birliğine varamaması..Ormanlarımızın siyasetçilerin ve aydın ve sanatçı geçinenlerin siyasi egolarının ellerinde kirlenmesi…

Gezi olayları esnasında Van civarında ”buradakiler ağaç değil mi ” diyerek yapılan bölücülüğe karşılık ”elbette ki ağaç ” diyerek kesilmemesi için imza gönderenlerden birisi olarak bu katliamı ve o gün imza yollamayanlar kadar bugün katliamın ve sonrasında siyasi kaygılarına alet edenlerin tutumlarını da kınıyorum..

Vatandaş olarak artık bu twitter kahramanlarının,konser kaygısı olanların körlerin ve sağırların – kendilerini gözümden düşürmekten başka pek de işe yaramayan tutumlarını – ağır bir şekilde kınıyorum… Ancak sadece kınamak ile olmadığının farkındayım.. Biz kınar isek neler olacağını kendileri de bilir… Ekonomik değerimiz var.. Ancak sanıyorum ki sanatçıdan ziyade konu hangi siyasi görüşün sanatçısı olduğudur.Hesabına hiç yazmıyorum ki ”git o zaman ” diyesin…

Bir orman katlinin hükümete yüklenecek malzeme çıkarması şartı ile işlerine yarıyor olması da aydın ya da sanatçı geçinenleri de pek sağlıklı bir tablo içerisine almıyor… Doğa konusunda yazdıklarında siyasetten ve muhalefetten uzak aydın bir tutum takınmaları gerektiğini düşünmek ile birlikte ,kazançlarının bir miktarının da doğanın yeniden hayat bulması uğruna kullanılması gerektiğini düşünüyorum… Aksi halde kimseye içselleştirmedikları ahlakın,doğanın terminolojisini kullanarak ,siyasetin magazin ve popüler havasını solutmamaları gerekli..Aynı şekilde orman yangınları muhalefete saldırmak için kullanılacak oy potansiyeli değildir…

”Benim gelinciklere borcum var ” diyordu ressam Hikmet Çetinkaya ki bunu söylemekte son derece haklı.Çalışmaları incelenecek olduğunda niçin gelinciklere borcu olduğu rahatlık ile görülebilir..

Sanatçı geçinenlerin ve aydın olduğunu iddia edenlerin kim olduklarının listesi ile bu yazıda ilgilenmiyor onları kendi kaygıları ile baş başa bırakıyorum…Benim için eleştirilmeyecek kutsal varlıklar değillerdir. Şimdiye kadar izlediğim kadarı ile kendilerini bu kimlikler ile bizlerin çobanı olarak ilan etmiş ,tanrı kompleksli oldukları izlenimi veren onlar , bizleri kendi isimleri için kendi kaygıları için kullanmak eğiliminde olan ,özünde kendisinden başkasını pek de düşünmeyen kararmış kimlikler… Bu şekilde etiketlediğim aydın ve sanatçı görüntülerinin altında ”hiç bir zaman sanatçı olamazsınız ” sözüne tam uyduğunu düşündüğüm çıkarcı tipler …

Diğer yandan ise ,

”Her şey olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız ” isimli kapsamlı bir çalışmanın artık literatürde yerini alması gerektiğini çoktan düşünmeye başladım bile..Böyle bir çalışmada kişinin bir sanatı icra etmesi için gerekli olan kabiliyetinin yanında gücün yanında savrulup duran ve sıkıştığı yerde ”kimin ne olduğunu nereden bilelim ” sözleri ile sıyrılmaya çalışan ”asla sanatçı olamayacak uyanık tip ” olması ve onu olduğu yere mıhlayanların derinlemesine analizi yapılmalı.Adnan Oktar olayında olduğu gibi ,yaptığı bir hata yüzünden kurban olmuş insanların tepesinde bitmiş bir zalimin bünyesinde para için bütün bunları görmezden gelerek hoca dedikleri şarlatanın önünde yalaklanıp duran , hükümetin ,muhalefetin ,darbenin ,derneğin,partinin ,cemaatin,vakfın ,organize suç örgütü liderlerinin dibinde el pençe divan durup bu güçleri arkasına alarak ona buna posta koyan ,kendisini kandıran kendisi ile birlikte halkı aptal yerine koymak cüretini göstererek, her dönem sağ kalan bu ”sanatçı olamayacak tipler ” artık siyasetten,kişisel zaaflardan ve kişisel kabiliyetlerinden bağımsız bilimsel olarak deşifre edilmelidir… Kendi adıma artık sadece sesini çok sevdiğim için olaylara sessiz kalamayacağım.Zira kendileri davetlere katılır ,kendilerini ulular paraları alırlar iken örgütte bulunanların biçare hali ile üzülen ben, Adnan Oktar’ın derhal layık olduğu deliğe tıkılması için sürekli olarak kendi alanımda konuyu gündeme getiriyordum.İnsanlar yaşananlardan ders aldığı ölçüde insandır ancak görülüyor ki her şey yaşandığı yerde kalmaktadır.İnsanların uyandığı yoktur sadece birilerinin ”şimdi Adnan Oktar’a küfür edebilirsin ” demesini beklemektedir. Birileri buna izin vermedikçe inadına işine bakmakta uyarılara ise ” git o zaman ” diyerek cevap vermek aymazlığını kendisinde görebilmektedir.

Bir ağaç için bölünen insanların ”katliam ,canavarca bir his ” ile masum ağaçları yok etmesine ses çıkarmamasının ve bunu haklı gösterecek bahaneler ile oyalanmasının onaylanacak bir yanı yoktur..

Kimisi pkk yaptı diyor kimisi sanatçılara laf edenler kadar gerekli olanı yapmayanları da gördüklerini iddia ediyor..

Sonuç olarak bir katliam yapıldı ve ne ülke ne doğa sizin oturduğunuz yerde yaptıklarınıza ya da yapmadıklarınıza bahane uyduracağınız yer değildir..Konu ne Fatih Sultan Mehmet’in ağaç sözleri ile ne İslam Peygamberinin doğa hakkındaki hadislerini araştırarak çözüme kavuşur ne yandaş görünmemek uğruna vicdanların susması ile ses çıkarır…

Yine bağımsız bir tutum göstererek …

Doğa hepinizden büyüktür…

Diyor ve nehire ”canlı ” statüsü verenleri kutluyorum…

Sanatı sanatçılar yapmalı…

Aydın ışık saçmalı …Halkı kandıran şarlatanlıklara alet olmamalı…

Ormanlar katledildi… ..

Hepiniz yandınız….

….

Yeni Zelanda’da yerli halk Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri ‘canlı varlık’ olarak tanınarak hukuki statü verildi.

AA’nın BBC’ye dayandırdığı habere göre Yeni Zelanda parlamentosu, aynı zamanda ülkenin üçüncü büyük nehri Whanganui’yi ‘canlı varlık’ olarak tanırken nehrin hakları Maori kabilesinden ve kraliyetten birer kişi tarafından mahkemelerde temsil edilecek.

Nehir için 80 milyon dolar tazminat ve nehrin temizlenmesi için de 30 milyon dolar fon verilecek.

‘İnsanların iyiliği için’

Maori kabilesini parlamentoda temsil eden milletvekili Adrian Rurawhe, Whanganui’nin ‘iyiliğinin’ insanların iyiliğiyle doğrudan alakalı olduğunu, bu nedenle nehrin kimliğinin tanınmasının hayli önemli olduğunu belirtti.

Yeni Zelandalı bakan Chris Finlayson da Maorilerin 160 yıldan uzun süredir nehre bu statüyü kazandırmak için mücadele ettiğini belirtti: “Biliyorum ki insanların hissettiği ilk şey doğal bir kaynağa hukuki şahsiyet kazandırmanın oldukça garip olacağıdır ancak bu, şirketlerden ya da anonim topluluklardan daha garip değildir.”

….

Fotoğraf : Bir yürüyüşüm esnasında çektiğim bir fotoğraf…