TİMUÇİN TANARSLAN

İ

Timuçin Tanarslan, geleneksel ebru sanatımızın UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras listesine dâhil edilmesinde önemli rol sahibi olan ebru ustalarımızdan biriydi.

Ebru sanatının duayenlerinden Timuçin Tanarslan geçtiğimiz günlerde vefat etti. 12 Nisan Pazar Ankara’da Karşıyaka kabristanlığına sevenleri, sanatkar dostları ve vefakâr talebelerinin dualarıyla ebediyet yurduna sırlanan Timuçin Hoca ebru sanatında önemli bir misyon üstlenmişti.

Ebruya bir ömür vakfeden Tanarslan çiniye ilk defa ebru alan sanatkâr olarak tarihe geçti. Mustafa Düzgünman’dan ebru sanatının inceliklerini öğrenen Tanarslan pek çok talebe yetiştirdi. Hocası Mustafa Düzgünman’dan bin bir meşakkatle öğrendiği ebru sanatının tüm inceliklerini talebelerine hüvesi hüvesine milimi milimine aktardı.

Timuçin Bey, vakfeden bir insandı, veren eldi, müstesna bir sanatkârdı. Vakıf insandı. Şairin “Dost yoluna bütün varımız sebil/Verdikçe dolar bizim boş testilerimiz” dediği gibi elinde, avucunda, dağarcığında ne varsa dağıttı. Ankara’nın en önemli kitap koleksiyonerlerinden, sahaflarından biriydi. Kendini ebruya adayınca binlerce ciltlik kitabını İSAM Kütüphanesi’ne bağışladı.

Tananslan Merhum’un en büyük ideali Karahisari Mushaf’ını ebru olarak ülkemize kazandırmaktı. Bunun için birbirinden âlâ yüzlerce zemin ebrusu hazırladı. Talebelerinden Mehmet Düzgün ve Ömer Sabuncu ile birlikte girişimlerde Mushaf-ı Şerif’in görsellerinin kendilerine verilmesi için Klasik Türk sanatları Vakfı’na müracaatta bulundu. Lakin vakıf yetkilileri “Başbakan’dan izin alın” diyerek Üstad Timuçin Tanarslan’ı ve talebelerine kapı-duvar oldu. Oysa Timuçin Hoca, Mushaf’ı akkase ebru ile hazırlayıp, numune bir deri cilt yaptırıp Ümmet-i Muhammed’in istifade etmesi için İSAM’a bağışlayacaktı. Olmadı! Ülkemizde sanatkâr da, sanatkârın zikirden yufka gibi incelmiş gönlü de fazlaca makes bulamıyor maalesef. Ama bundan sonra neden olmasın! Talebeleri, hocalarının vasiyeti bağlamında bu projeyi bihakkın yerine getirebilir. Bu satırların yazarı da Timuçin Hoca Merhum hakkında yaptığı araştırma ve okumalardan sonra kendini bu hususta vazifeli addediyor.

Ebru sanatımızın duayeni Timuçin Tanarslan’ın sanatı, ebru sanatına katkıları ve insani hususiyetlerine dair talebeleri ve arkadaşlarıyla hasbıhal ettik.

Hüseyin Yalçınkaya (Ebrucu)

Timuçin Tanarslan bir ömür boyu ebruyahizmet etti. Ebruyu herhangi bir maddi beklenti olmadan icra etti. Sanatını, tüm bildiklerini herkese öğretti. Devlet ricali de onun bu gayretli çalışmalarına bigane kalmadı.

Hocamız ebrunun kimyasını, fiziğini iyi bilirdi. Kocatepe Camii için büyük ebad çini karolarına ebru almıştı.

Topkapı Sarayı’nda 186 eserden müteşekkil bir ebru sergisi açtı. Mezkûr sergi ebruculuk tarihimizde ilklerden birini teşkil eder. Serginin tüm masraflarını kendi cebinden karşılamıştı. Meşhur bir işadamının kızı sergiyi gezdi, eserleri çok beğendi. Hepsini satın almak isteğinde Timuçin Bey “Bizim satılık eserlerimiz yok” dedi.

Hcası Mustafa Düzgünman, Timuçin Bey’in ebruda geldiği noktayı takdir ederek icazet vermişti. O da icazetinin gereğini yerine getirdi, pek çok talebe yetiştirdi. Rabbim rahmet eylesin.

TİMUÇİN TANARSLAN EBRUNUN DERVİŞİYDİ

Bekir Soysal (Grafik sanatkârı, ebrucu, yazar)

Timuçin Bey’le berat hazırladığım yıllarda, sanırım 1990 yılının başlarında tanıştım. Beratların etrafını ebruyla tezyin etmek istiyordum. Kendisinden bir miktar ebru satın aldım. Kendisiyle teşrik-i mesaimiz, dostluğumuz böylece başlamış oldu. Vefatına kadar da devam etti.

Timuçin Hoca’dan belirli aralıklarla ebru alıyordum. Sanırım bir tek bana ebru satıyordu. Bundan rahatsız olduk. “Sana ebru yapmaya yetiştiremiyorum. Çok sıkıştırıyorsun. Gel sana ebru öğreteyim. Zaten elin de yatkın, resim yapıyorsun, grafikle meşgul oluyorsun, ebruyu yapamaman mümkün değil” dedi. Ben her ne kadar “Herkes en iyi bildiği şeyi yapsın” dediysem de kâr etmedi. Bu şekilde ebru öğretti.

Zaman zaman evinde onun teknesinde çalışıyordum. Uzun yıllar sürdü. Daha sonra onu İstanbul’daki dostlarımla, Hüseyin Yalçınkaya ile ve diğer arkadaşlarımla tanıştırdım.

Ebru sanatına yaptığı katkılar hakkında neler söylemek istersiniz?

Bana göre Türkiye’nin en iyi ebrucularından biriydi o. Mustafa Düzgünman Hoca’dan eğitim almıştı. Çılgın bir ebru sevdalısıydı; ebrunun dervişiydi. Ebruya çok şey kattı.Ebrunun boya ve kimyasıyla ilgilendi. Geleneksel ebru boyalarının kullanılması yönünde önemli çalışmalara imza attı. Toprak menşeli boyaları geliştirdi. Pigmentleri alıp toprakla karıştırıp içine kimyasal unsurlar ilave edip boya yapıyordu. Uygun kil bulabilmek için Anadolu coğrafyasını karış karış dolaştı. Ege’den, Çukurova’dan, Karadeniz’den kil örnekleri aldı. Her kil toprak boyada iyi netice vermiyordu çünkü. Böylelikle ebruda geleneksel boyanın, toprak boyanın yeniden ihya edilmesinde öncü oldu.

EBRUNUN DERVİŞİYDİ

Dervşti, ebrunun dervişiydi. Ebrularını umumiyetle hediye ederdi. Kendisinden bir tek ben ücreti mukabilinde ebru alırdım. Buna müsaade etmedi. Ebru öğretti bana.

Ülkemizi yurtdışında örnek bir şekilde temsil etti. Kültür Bakanlığı yurtdışında sergiler, tanıtım günleri düzenlerdi. Oralarda ülkemizi yarı aç-yarı tok temsil etti.

Mükrim bir adamdı. Hediye kabul etmez, herkese hediye verirdi. Ankara’da mukimdi. Ankara’ya şehir dışından gelen talebelerini evinde misafir eder, onlara yedirir, içirirdi. Farklı bir insandı. Kibir nedir bilmezdi. Kendini, ismini, nefsini hiçbir zaman ön plana çıkarmadı. Vefat edinceye kadar bu hususiyetlerini korudu. Çok talebe yetiştirdi. Talebeleri vefatında hocalarını yalnız bırakmadı. Cenaze namazında Ankara Karşıyaka Camii’ni öğrencileri ve ebru dostları doldurdu.

Yurt dışında açtığı sergilerde, Kültür Bakanlığı’nın organizasyonuyla yapılan organizasyonlarda teknesinin içinden çıkan ebruları satmayı hiç düşünmezdi. Frankfurt Kitap Fuarı’na İslam Seçen ve Muhittin Serin ile birlikte katılmıştı. Orada tekne açtı. Kendisini ilgiyle seyreden yabancı yüzleri gözüne kestirip çıkardığı ebruyu hemen hediye ederdi. Oysa aynı organizasyonda ebru teknesi açan başka ebrucular teknelerinden yalap şalap çıkan ebruları ciddi ücretlerle pazarlıyordu. O ise hediye ederek mutlu oluyordu.

Ankara’da babasından kalma bir sahaf dükkânı vardı. Ankara’nın en meşhur sahafıydı. Ehl-i insaf bir sahaftı. Sahaflıkta insaflıdavranmak zor bir iştir. Çünkü meraklısı, koleksiyoner, kitap kurdu nadir bir yazmaya/esere hangi baha biçilirse biçilsin almak ister. Çok makul karlarla kitap satardı. Gözüne kestirdiğine kitaplarını hediye ederdi. Ebru sevdasına düştükten sonra da zaten gözü kitap falan görmedi. Bilahare tüm kitaplarını İSAM’a hibe etti.

KENDİNİ EBRU İLE İFADE ETTİ

Kendini ebru ile ifade etti. Hayatını ebruya adadı. Belki böyle yapınca ailesinden mahrum kaldı. Özellikle evin içinde ebru yapmak zordur. Evde ebru yapmak her kadının razı olacağı bir şey değildir, malum ebru çevreyi kirletir. Titiz hanımların hoş göreceği bir şey değildir.

Ebru sanatına dair ne biliyorsa, üstadı Mustafa Düzgünman Hoca’dan ne öğrendiyse talebelerine öğretti, bildiklerini yanında götürmedi.Bu itibarla da hakkını vereceğine inandığı öğrencilerine ebru sanatının sırlarını aktardı. Her öğrencisine bir hünerini aktardı, boya yapımını birine öğretti, bir diğerine özel ebru tarzlarını öğretti. Kumlu ve neftli ebrularda özel geliştirdiği teknikleri vardı. İnşallah öğrencileri de onun gösterdiği yoldan giderek hayırhâh olurlar.

Kendini hiçbir zaman ön plana çıkarmadı, sürekli mahviyetkâr davrandı, şöhret peşinde koşmadı. Bu itibarla kendini aşmış bir insandı.

Sert mizaçlıydı. Ama dostlarına karşı oldukça müşfikti. Haksızlığa ve aymazlığa karşı çok sertti, dostlarına karşı anlayışlı ve munisti.

Müdanaasız bir adamdı, hep verdi kimseden bir şey kabul etmedi

Ebruyu Türkiye’de, bir adım öte dünyada kâğıt dışında başka zeminlere taşıyan ilk ebrucuydu. Çiniye ebru aldı. Kütahya’dan çini büskivilerini alır, bunların üzerine ebru alır, daha sonra fırınlatırdı. Çininin insanoğlunun yaşadığı her alanda yer alması için gayret gösterdi, ama olmadı. Netice itibarıyla çini makinayla yapılabilecek bir şey değil. Tekneyle sınırlı. Ebruyu tekneden kaldırmanız gerekir.

Ebruyu bin bir zahmetle Mustafa Düzgünman’dan öğrenmiştir. Mustafa Hoca İstanbul’da; o Ankara’da. Hafta sonlarında otobüse binip İstanbul’a geliyor. Sabah erken saatlerinde hocasının evinin önünde beklemeye başlıyor. Hocası ilk başlarda bu durumdan muzdarıp oluyor “evladım, Ankara’dan gelip-gitmek zor, hem sonra ebruyu öğrensen de ne yapacaksın. Ebrudan para kazanamazsın. Buraya gelip gittikçe oradaki işinden de olursun” cümleleriyle Timuçin Tanarslan’a ebru öğretmek istemiyor.

Mustafa Düzgünman Hoca’nın hanımı da bu durumdan çok rahatsız oluyor ve eşine azimli talebesine ebru öğretmesi hususunda ricacı oluyor. DüzgünmanHoca da talebesinde böylesi bir aşk-şevk müşahede edince ona ders vermeye başlıyor. Ebrunun sırlarına vakıf olduğunu gördüğünde de bir ez ebrusu yaptırarak, bu ebrunun kulağını kırarak icazet mahiyetinde bir cümle yazıyor ve imzasını atıyor. Kanaatimce Düzgünman Hoca’nın verdiği ilk ebru icazeti odur.

Timuçin Hoca ebru öğrenince bunu Ankara’daki dostlarına, öğrencilerine ve devlet erkânına da öğretmek için elinden ne geliyorsa onu yapıyor.

İNSANA HİZMET ETTİ

Timuçin Tanarslan hizmet ehli bir zattı. İnsana hizmet etti. Gönlü geniş bir insandı, ihtiyacı olan hemen herkese yardımcı olurdu,gönlü geniş paraya değer vermezdi.

Hocası Mustafa Düzgünman’ın mezarını ebrulu çinilerle tezyin etti.

İki duası vardı. Biri “YaRabbı beni insanlara hizmetten geri bırakma”şeklindeydi. Bir de “Ya Rabbi beni elden ayaktan düşürme, yatağımda öleyim, kimseye muhtaç olmayayım” diye dua ederdi. Duaları kabul oldu, insanlara hizmet etti ve kimseye zahmeti olmadan teslim-i ruh eyledi.

SANATKÂRIN KIYMETİ VEFAT EDİNCE ANLAŞILIYOR

Mehmet Düzgün (Ebrucu)

Timuçin Tanarslan’ın ebru sanatımızda emekleri çok büyüktür. Bugün ebrucuların teknelerine attıkları boyaların her damlasında onun el emeği göz nuru vardır.

Ebru sanatında devamlılığı sağlayan zattır o. Timuçin Hoca, ebruculuğumuzu merhum Mustafa Düzgünman’ın bıraktığı yerden devam ettirdi. Ebrunun kopma noktasında olduğu yerde ailesinden ve sahaflık mesleğinden fedakârlık yaparak büyük çaba ve özveri ile bu yola baş koydu. “Geleneksel ebruculuğumuzu yaşatacağım, bildiklerimi de herkese öğreteceğim” diyerek yola çıktı.

Hocamız başladığı bütün çalışmalarını titizlikle devam ettirir, başarılı bir sonuca ulaşmadan bırakmazdı. Düzgünman Hoca’dan ebruculuğu öğrenince; kendi kendine ebru sanatını yaşatacağına ve gelecek kuşaklara aktaracağına dair yemin etti. O, bu sanat hakkındaki deneyim ve birikimlerini yeni nesle aktaran ve hiçbir ticari kaygı taşımadan icra eden ender hocalardan biridir.

Bu sanatı icra etmesinin yanı sıra; kendine özgü boya ve teknikler geliştirerek ebru sanatı uygulamalarında karşılaşılan problemleri çözme çabası içinde olmuştur.

Kendisini 2008 yılında tanıdım. Kendisiyle Şanlıurfa’da Ebru sanatına başladığım Ömer Sabuncu Hocam vasıtasıyla tanıştım. Bu süreden itibaren kendisiyle çalışmalarıma devam ettim.

Timuçin Tanarslan hocam ebru sanatı konusunda bir derya idi. Kendisini tanıdıkça hayat felsefesine, mütemadiyen ve karşılıksız vermek olan hayat görüşüne hayran kaldım.

Ebru sanatı konusundaki üretme heyecanı ve şevki son nefesine kadar devam etti. Kendisi bu sanatın öğrenilmesinde bir ömrün yetmediğini ifade ederdi. Dolayısıyla bu azmi ve heyecanı hiç sönmedi. Atölyesinde her daim kitre ve boyalar hazır dururdu. Bu sanatı icra eden kişinin de evinde tekne açıp düzenli bir şekilde çalışmasını isterdi…

Ebru sanatının bilimsel olarak incelenmesini ve kesinlikle üniversitelerde kürsü olarak okutulmasını arzu eder ve her fırsatta bunu yetkililere ifade ederdi. Kendisi bu sanatı icra ederken benlik ruhundan uzak kalıp, göz önünde olmayı hiçbir zaman istememiştir. Bu konuyla ilgili en iyi örnek; 2014 Kasım ayı UNESCO toplantı açılışında geçmişteki ve gelecekteki ebrucular adına konuşma yapmıştır.

Hocamız ebru konusunda çok ciddi eğitim aldı. Ebruculuğu kaynağından; Mustafa Düzgünman’dan öğrendi. Ve o bu geleneği sürdürmek için büyük bir çaba ve özveri sarf etti. Ebruyu farklı alanların üzerinde, çinide de denedi. “Bu türden denemeler nasıl bir hüsn-ü kabul görecek bilemiyorum. Zamana bırakmak lazım” derdi.

MÜNZEVİ BİR HAYAT YAŞADI

Hocamız münzevi bir hayat yaşadı, kendi kabuğuna çekilmişti.

TRT’den belgesel teklifleri gelirdi, bunların hiçbirini kabul etmez, genç ebru sanatçılarına fırsat yaratmak için “Gençlerle yapın” derdi.

Ülkesi ve değerleri için çalışan bir insandı. En büyük arzusu ise; bu milletin kültürel mirası olan olan Karahisari Mushaf-ı Şerif’ini akkase olarak yapmaktı. Bu uğurda hocamla birlikte epeyce çalışmalarımız oldu. Birlikte Klasik Türk Sanatları Vakfı’na gittik. Projesinden bahsetti. “Kalıplarını bana verin. Siz tıpkıbasımını yapıyorsunuz, biz de kalıpları akkaseye aktaralım, Mushaf’ı ebru tekniğiyle hazırlayarak, gelecek nesillere emanet bırakalım” dedi. 4-5 yıl sürecek olan bu çalışmanın tüm masraflarını da kendisi üstlenecekti.

Timuçin Bey’in bu projesinden büyük bir şirket haberdar oldu. Hocama gelip “Sponsor olmak istiyoruz” dediler. Hocam hemen reddetti. Kendi boğazından kısarak projeyi tamamlamak istiyordu. Onlara “Ben Mushaf-ı Şerif’i ebru tekniği ile yapmaya muvaffak olursam bunu ne Cumhurbaşkanlığı’na vereceğim ne de başka bir yere! Ben bunu İSAM Kütüphanesi’ne bağışlayacağım” dedi.

Klasik Türk Sanatları Vakfı kalıpları, negatifleri Hocama vermedi “Başbakan’dan (Recep Tayyip Erdoğan Bey’den) izin alın” dedi. Başbakanlığa birçok kez gittik ama kendisine ulaşamadık; koruma müdürünü ulaşamadık. Maalesef ülkemizde sanatçının kıymeti öldükten sonra anlaşılıyor.

EN BÜYÜK HAYALİ KARAHİSARİ MUSHAFI’INI AKKASE TEKNİĞİYLE ÜLKEMİZE KAZANDIRMAKTI

Haliyle bu durumdan müteessir oldu. Böylelikle suyun üzerine yazılacak olan ilk Mushaf-ı Şerif’ten bu toprakların insanları mahrum kalmış oldu. Hocam girişimlere de başlamıştı. Bin civarında zemin ebrusu yapmıştı. Her bir sayfanın zemin ve kenar ebruları birbirinden farklı olacaktı. Mushaf’ın her bir sayfası ayrı bir ebru rengine bürünecekti. Karahisari Mushaf’ında her bir sayfasın tezhibi diğerlerinden nasıl farklıysa ebru tekniğiyle yapıldığında da farklı farklı ebrularla hiçbir sayfa bir diğerine benzemeyecekti. Hocam bu hususta çok emek harcadı. Dediğim gibi 1000’den fazla zemin ebrusu yaptı. Bunlar şu anda hocamın evinde. Allah ömür verirse biz devam etmek, tamamlamak isteriz.

Hocamızın aslında bu türden; Esma’ül-Hüsna, Fatiha Suresi, İhlâs Suresi, Asr Suresi gibi pek çok çalışmaları vardı. Bazı duaları ve hikmetli sözleri akkase tekniğiyle kâğıda aktarmıştı. Özellikle rahmetli olmuş hattatların yazılarını akkase yapardı. Kendisi bu konu hakkında şunları ifade ederdi. “Her eve bir ayet girsin, rahmetli olmuş hattatlarda yad edilmiş olur.” Evine gelen hiçbir kimseyi boş döndermez mutlaka bir ayet hediye ederdi. Yaptığı akkase ebrulara imza atmazdı, “O hattata saygısızlık olur” derdi.

Allah kendisine rahmet eylesin. Ömrümüz olursa çalışmalarını kaldığı yerden devam ettirmek isteriz.

TEVAZU ÖRNEĞİ BİR SANATKÂR: HOCAM TİMUÇİN TANARSLAN

Ömer SABUNCU (Ebrucu)

Kültür ve Turizm Bakanlığı 2003 yılında Hocam Timuçin Tanarslan’ı ebru sanatı hakkında seminer vermek, sergi açmak ve sanatı tanıtmak yapmak üzere Mardin, Diyarbakır ve Şanlıurfa’ya göndermişti. O zamanlar Hattat Mehmet Memiş Hocamızdan icazetli Hattat Mustafa Kaçar Hocamızla hüsn-i hat meşk ediyor, hat levhalarımızı murakkalarken kenarına koymak üzere ebru ihtiyacımız oluyordu, kendi imkânlarımızla ebru çalışıyorduk. Diğer illerde bu sanatla ilgili kimseyi bulamayan Timuçin Hocam Şanlıurfa’ya gelince Ebru Sanatı ile ilgilenen olup olmadığını sormuş, beni söylemişler “çağırın gelsin” demiş. İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nden beni aradılar, hemen koştum. Çok heyecanlıydım, Türkiye’nin ilk icazetli ebrucusu karşımda duruyordu. Elini öpmek istedim vermedi, elini öptürmezdi.

Yaptığım ebruları görmek istedi. Sonra bana hayatımda dönüm noktası olacak bir teklifte bulundu: “Ömer, Ankara’ya gel, seni evimde misafir eder sanatı da öğretirim, hiç bir ücret de istemem, burada sen de bu sanatı başkalarına öğretirsin.” dedi. Amacı, sanatın Doğu’da tanınması, bilinmesi, gençlerin sanatla uğraşmaları, sanatın doğru bilgiyle yayılması, gelecek nesle aktarılmasıydı. Böyle bir teklifi hayal bile edemezdim. Çok sevinçliydim.

Hocam Urfa’da seminerler verip bize “ilk eğitim” diyebileceğimiz bilgiler aktardı. Bunların hiçbir yerde yayınlamadığım videolarını hatıra olarak hâlâ saklar, bazen izlerim. Hocamı Ankara’ya yolcu ettikten kısa bir süre sonra dayanamadım Mustafa Kaçar Hocamın cesaret vermesiyle kendilerini aradım. Hemen Ankara’ya gelmemi istedi. İlk gidişte Mustafa Çalkayış’la beraber gittik. Daha sonra yalnız gittim. Bize temel bir eğitimin yanı sıra sonradan daha iyi anlayacağım sanat ahlâkını da vermeye başladı.

EVİNDEKİ ATÖLYESİ MANEVİ BİR EBRU MEKTEBİYDİ

Çalışmalarımız iki yıl kadar böyle devam etti. Ebrularımı bazen postayla gönderdim, baksın diye; 2-3 ayda bir de bizzat Ankara’ya giderek hem ebrularımı gösterdim hem de yeni bir eğitim almaya devam ederdim. Biz, Hocamızdan sadece ebru sanatını değil; hayatı tanımanın, tevazuunun, alçak gönüllülüğün, cömertliğin, başkalarını kendi nefsine tercih etmenin de eğitimini aldığımızı fark ettik daha sonra… Onun evi, atölyesi bir mektepti âdeta…

Bir süre sonra bana ebrularımdan birkaç tane ile özgeçmişimi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na göndermemi istedi. Toplanan bir komisyon bizim ebru hocalığı yapabileceğimize karar verdi ve sanatı gelecek nesle aktarmaya başladık. Hocamın ilk arzusu gerçekleşmişti, çok mutluydu fakat “Bu sanat üniversitelere girmeli, yaygınlaşmalı” diyordu. Yıllar sonra Ebru Sanatının Harran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne Anabilim Dalı olarak konulduğunu ve İlahiyat Fakültesi’nde ders olarak okutulacağını, söylediğimde sevinci görülmeye değerdi. Doktora yaptığım fakültede aynı zamanda 4-5 yıldır ebru dersleri vermekteyim. Hocam “Bu da yetmez, Mustafa Düzgünman Kürsüsü oluşturulmalı, Hocanın adı üniversitede sanatla ilgili bir yere verilmeli” diyordu. Bu isteğinin gerçekleştiğini göremedi ama inşallah üniversitede Hocası adına bir kürsü oluşturmak bize nasip olur.

Hocamızın sayesinde il birinciliklerinin yanı sıra 2009 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı 15. Türk Süsleme Sanatları Yarışmaları “Ebrû Dalı”nda Başarı Ödülü aldım. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk Süsleme Sanatları Sanatkârı, Ebru Dalı “Sanatçı Tanıtma Kartı” sahibiyim.23-29 Kasım 2014 tarihleri arasında Hocam Timuçin Tanarslan ile UNESCO Genel Merkezi’nde Ebru Sanatı’nda “Usta-Çırak” olarak Türkiye’yi temsil etmekten şeref duydum. Bunlar Hocamla yaşadığım güzelliklerden bazıları…

EN BÜYÜKHAYALİ KARAHİSARİ MUSHAF’INI EBRU OLARAK ÜLKEMİZE KAZANDIRMAKTI

Şanlıurfa’da öğrencim Mehmet Düzgün’ün tayini Ankara’ya çıkınca onu Hocamla tanıştırdım. Mehmet, hem Hocamdan ders almaya başladı hem de Hocama sadık bir öğrenci olarak manen destek oldu. Hocam, benden sonra Mehmet’e de icazet vererek bizleri onurlandırdı. Bir öğrencimin de benim aracılığımla Hocama öğrenci olması ve icazet alması beni çok mutlu etmişti. En büyük hayali Karahisari Mushafı’nı yazılı ebru olarak ülkemize kazandırmaktı. Allah ömür verirse biz devam etmeyi, tamamlamayı arzu ediyoruz.

Yılda birkaç defa Hocamı ziyarete giderdim. Her gideceğimde beni arar “Nerdesin, niye geciktin, yemek soğudu” der ve bendeniz evlerine ulaşıncaya kadar da heyecanla beklerdi. Her zaman kendi elleriyle yemek yapar, gelen hediyeleri başkalarına, komşularına dağıtırdı. Çok cömertti. İkrama mutlaka karşılık verirdi. Gittiğim ilk gece saatlerce sohbet ederdik. Sanatla ilgili yaptıklarımı sorar, getirdiğim ebrulara bakar, sık sık bize fırça atardı. Şimdi fırça atmasını da özledik. Mekânı cennet olsun.

Paris’e UNESCO Genel Merkezi’ne “Usta-Çırak” Olarak Beraber Gidişimiz

2014 yılı Ekim ayında Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aradılar. Usta-Çırak olarak Hocam Timuçin Tanarslan’la birlikte 23-29 Kasım arası UNESCO Genel Merkezi’nde Ebru Sanatında Türkiye’yi “Usta-Çırak” olarak temsil etmemizi teklif ettiler. Hocamla 12 yıldır usta-çırak olarak bu sanatı, gençlere, gelecek nesle aktarmaya çalıştık. Hocam, Türkiye’nin ilk icazetli ebrucusu, 41 yıldır bu sanatı icra etti ve günümüz için söylemek gerekirse en eski ebru üstadıdır merhum hocamız. Bizim seçilmemiz ömrünü bu sanata adamış Hocam ve benim için çok mutluluk ve gurur verici oldu.

Üç ayrı yerde sanatımızı tanıtmak için seminer verip ebru performansı gerçekleştirdik. Bunlar Büyükelçiliğimiz, Paris Dışişleri ve UNESCO Genel Merkezi’ydi. Somut Olmayan Kültürel Miras Hükümetlerarası Komite toplantısında ebru sanatı dünyanın ortak mirası olarak kabul edildikten sonra Hocam Timuçin Tanarslan duygulu bir teşekkür konuşması yaptı; ayakta alkışlandı. Unesco’da diğer ülke temsilcilerine ve izleyicilere ebrunun nasıl yapıldığını gösteriyor ve yaptığımız ebruyu onlara hediye ediyorduk. Çok heyecanlı ve duygulu anlar yaşandı. Orayı tanımaya gelen çocuklar ise sanatımızı hayranlıkla izlediler.

Hocamla Paris’te yaşadığımız hatıramı paylaşmak isterim.

Paris’te otel resepsiyonundaki görevlinin Arap olabileceğini tahmin edip selam verip Arapça konuştum, Hocamı tanıttım. Görevli Türkiye’yi çok sevdiğini, sanatkârlara saygı duyduğunu söyleyip heyecanla bize kahve ikram edince Hocam bana “Ömer koş bir yazılı ebru getir” dedi ve gence hediye etti. Niye böyle yaptığını sorunca “Bu bizden menfaat beklemeden saygı gösterdi, ikramda bulundu. Asıl böylelerine hediye vermek gerekir” diyerek bize önemli bir ders vermişti.

Bir de UNESCO Genel Merkezi’nde ebru yaparken siyahî biri sanatla çok ilgilenince Hocam yıllar önce bana Urfa’da söylediğini tercüman aracılığıyla ona da söyledi ve Ankara’ya davet etti: “Gel, evimde kal, ye iç, sana sanatı da öğreteyim, git ülkende yap, bu sanatı tanıt ve para kazan” dedi. Bana “Ömer bırak ebru yapmayı, adresimi ve telefonumu yaz bu arkadaşa ver.” dedi ve ona bir şeyler anlattı. Bu oradaki herkesi duygulandırmıştı. Hocam Paris’te bile bu sanatın tüm dünyaya yayılması için gönülden çabalıyordu.

Dua Ettiği Gibi Göçtü Bu Dünyadan

Ankara’ya Hocamı her ziyarete gidişimde birkaç gün kalıp Hocamla sohbet etme fırsatı bulurdum. Bana çoğu defa ölümden korkulmaması gerektiğini, önemli olanın doğru yaşamak olduğunu anlatırdı. Kimseye muhtaç olmadan ruhunu teslim etmek isteğinin en büyük duası olduğunu söylerdi. Sadece yakınlarının değil ücretli bir bakıcının bile başında, hizmetinde olmasını istemiyordu son anlarında, duasıydı bu ve öyle de oldu…

Hocam vefatından birkaç gün önce ani bir kararla memleketine gitmiş, eş-dost ve akrabalarıyla görüşmüştü. Kendisini arayıp geleceğini söyleyen oğlu Timuçin’e memlekete gideceğini ve filan gün döneceğini o zaman gelmelerini söylemiş. Ankara’ya dönen Hocam bir gün sonra âdeti olduğu üzere öğlen sonrası biraz uyumak için yatağına yatmış ve bu onun son uykusu olmuş, oğlu Timuçin onu yatağında vefat etmiş halde bulmuştu. Bunu duyunca Hocam helalleşmeye gitti ve dua ettiği gibi başında kimse olmadan, kimseye sıkıntı vermeden ruhunu teslim etti diye düşündüm.

Şanlıurfa’da Hocamın vefat haberini duyduğum gibi Ankara’ya hareket ettim. Bize öğrencisi olarak Hocamın yıkamasına dâhil olma ve cenaze namazını kıldırma müsaadesi veren ailesi ve yakınlarına Hocama son vazifemi yapabilme imkânı verdikleri için teşekkür ediyorum. Kendisi nasıl Hocası Mustafa Düzgünman’ın kabrini yapmışsa müsaade edilirse kabrini de oğlu Timuçin ve Mehmet’le yapmayı arzu ediyorum.

Hocamı sevenlere, cenazesine katılanlara, emeği geçenlere ve sanatkâra vefa duyan İbrahim Ethem Gören Bey’e teşekkür ediyor, yakınlarına sabır, Hocama da Allah’tan rahmet diliyorum. Mekânın cennet olsun Hocam.

Timuçin Tanarslan (1943-2015)

1943 yılında doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Adana ve Mersin’de tamamladıktan sonra 1970 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun oldu.

Baba mesleği olan sahaflığı yaparken ebru sanatı ile tanıştı. 20 yıl kadar Ankara’da “Ebru Kitabevi”ni işletti.

O dönem kaybolmaya yüz tutmuş sanatlarımızdan olan ebruyu, destansı bir alâka ve ihtirasla Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyarak hocası Mustafa Düzgünman’dan öğrendi ve icazet aldı.

Ebru tarihinde ilk kez çiniye ebru aldı ve birbirinden farklı karolar oluşturdu.

Türk kültürünü ve sanatını su yüzünde aksettirdi ve levhalar halinde ölümsüzleştirdi.

İbrahim Ethem Gören

22 Nisan 2015 /Dünya Bülteni

Varolmaması Gereken Bir Gezegen Keşfedildi

Bilim insanları, uzayda ‘varolmaması gereken’ yeni bir gezegen keşfetti. Yeni keşfi enteresan kılan şey, yörüngesinde bulunduğu yıldızdan çok daha büyük olması. Bu zamana kadar kabul gören teorilere göre, bir gezegenin yörüngesinde döndüğü yıldızdan bu kadar büyük olması imkansız görülüyordu.

Bilim insanlarının keşfettiği yeni gezegen, gezegenlerin oluşumuyla ilgili genel kabul gören teoriye ters düşüyor. Çünkü Jüpiter’e benzetilen yeni gezegen, etrafında döndüğü yıldızdan çok daha büyük.

BBC’nin haberine göre, gök bilimciler, yeni keşiflerini Science dergisinde anlattı. Warwick Üniversitesi’nden Prof. Peter Wheatley, bu zamana kadar küçük yıldızlar etrafında dev gezegen olamayacağı yönünde bir kanı olduğunu, bunu merak ettiklerini ve bu yüzden bu keşfin heyecan verici olduğunu söyledi. Wheatley, “Emin olamıyorduk çünkü küçük yıldızlar bizim güneşimiz gibilerinden sayıca çok daha fazla olmakla birlikte, ışıkları da az olduğundan onları incelemek çok zor oluyor” dedi. Araştırmacılar, yıldızın çevresinde dönen gezegenlerin yol açma ihtimali olan yerçekimi ivmesini ölçebilmek için İspanya ve ABD’deki teleskopları kullandılar.

UZAKLIĞI 284 TRİLYON KİLOMETRE

Yeni dev gezegen, galakside en sık rastlanan yıldızlardan olan M tipi kırmızı bir cüce yıldızın etrafında dönüyor. Ama yine de kırmızı cücenin kütlesi, yörüngesindeki GJ 3512b adlı dev gezegenin kütlesinden 270 kat daha büyük. Fakat yine de aralarındaki kütle farkı, Güneş ile Jüpiter’in arasındakinden çok daha az. Çünkü, Güneş Jüpiter’den bin 50 kat daha büyük. Cüce yıldızın Dünya’ya uzaklığı ise 284 trilyon kilometre.

YILDIZDAN BÜYÜK OLMASI TEORİLERE TERS

Gök bilimciler, genç yıldızların yörüngesindeki gaz ve toz bulutlarının nasıl gezegenlere dönüştüğüne dair teorilerini test etmek için bilgisayar simülasyonları kullanıyor. Bu simülasyonlar küçük M tipi cüce yıldızların çevresinde çok sayıda küçük gezegen oluşacağını öngörüyor. Dev gezegenle ilgili makalenin yazarlarından Bern Üniversitesi’nden Prof. Christoph Mordasini, “Bu tür yıldızların çevresinde sadece Dünya’nın büyüklüğünde ya da biraz daha büyük süper Dünya’lar bulunması gerekiyor” diyor. Mordasini buna örnek olarak Trappist-1 adlı yıldız ve çevresinde dönen gezegenleri gösteriyor.

Trappist-1, Güneş’e 369 trilyon kilometre (39 ışık yılı) uzaklıkta. Bu yıldızın 7 gezegenden oluşan bir sistemi var. Tümünün büyüklükleri neredeyse Dünya kadar ya da biraz daha küçük. Oysa yeni keşfedilen dev GJ 3512b’nin kütlesi neredeyse Jüpiter’inkinin yarısı kadar. Dolayısıyla bu dev gezegen M tipi bir cüce yıldızın etrafında dönmek için çok büyük. Keşif, gök bilimcilerin gezegenlerin oluşumu hakkındaki genel kabul gören çekirdek akresyonu ya da oluşumu teorisine meydan okuyor.

Prof. Wheatley, “Genellikle dev gezegenlerin genç bir yıldızın yörüngesinde dönen gaz bulutunun içinde buzlanmayla oluşan bir çekirdekle başlayıp hızla kendine çektiği gazlarla büyüdüğünü düşünüyoruz. Fakat bu son keşifle ilgili makaleyi yazan gökbilimciler, küçük yıldızların yörüngesinde bu tür bir oluşumu mümkün kılacak gaz ve toz maddesi bulunmadığını, dolayısıyla bu gezegenin daha ziyade yörüngedeki gaz halkasının kısmen ve aniden, kendi çekimiyle içe çökmesiyle oluşmuş olabileceğini söylüyorlar” ifadelerini kullanıyor. 

Sputnik Haber

…Karmaşa…

… Beynin paradoks değildir…Düşünen beyin eski bilginin yerine yeni bilgiyi rahatlıkla yerleştirebilir. Sorun uygulamada yaşadığı savunma becerisidir.Bu da onu akıllı olarak algılamamıza neden olan şeylerden birisidir …Düşünen bir beyin yeni bir fikir üretirse bunu uygulaması zaman alabilir. Bu sosyal hayatta akıl ile hayatta kalma isteği ve becerisinin bir sonucu olmalıdır.Bunun yanında eylem sonunda fikir de edinebilir…Beyin karmaşık değildir. Karmaşayı eğitimliler çıkarır…Çok ezber yapmışlardır.Hafızaları sayı,isim doludur…Bunun ile bu kadar övünüyorlar ise övündükleri kadar zeki değillerdir.Sistem içlerinden en yatkın olanları seçti ise işlerini yapmaktadırlar ve zekaları sıradandır.Sıradan bir zeka ile bu kadar övünmeleri kendilerinin sandığımdan daha sıradan olduğunu gösterir…/Amozonik

”Davranış sistemleri olarak ele alındığında insanlar aslında oldukça basitler.Zaman içinde davranışlarımızın karmaşık görünümü ,büyük ölçüde içinde bulunduğumuz çevrenin karmaşıklığını yansıtıyor ”

Herbert Simon

Tüm dünyanın

Doğada her şey birbirine bağlıdır.Bir orman ,bir dağ ,bir göl ,deniz ,hava sadece sınırlarımıza ait ekonomik değeri olan meta değil tüm doğada dengenin parçası olan ve doğaya ait unsurlardır.

Sadece ülke sınırları içerisinde çıkanlar değil tüm ülkelerdeki doğal felaket ismi verdiğimiz olaylar can ve mal kaybına indirgenerek küçümsenmemelidir. Zira doğa olayları tüm beraberindekileri doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler…

Ülkemizde son zamanlarda gerçekleşen ( burada nerede ne kadar alanın yandığını akademik bir çalışma havası solumak adına listeler halinde sunmayacağım ) orman yangınlarını PKK nın üstlenmesi de örgütün çalışma prensiplerine ve ruhuna çok da aykırı bir durum değil.Ahmet Türk’ün bir zamanlar acılı seslere karşı kürtlerin vicdanlarını bastırma kaygısı taşıdığını düşündüğüm ”biz profesyoneliz ” sözünü düşündüğüm zaman, örgütün veya örgüt zihniyetine sahip olanların yangınları aynı profesyonellik ile üstlenmesi pek o kadar da şaşırtıcı gelmiyor. Zira PKK zihniyeti bir ormanın yaşamsal değerini idrak etmesi bakımından tüm insanlığa profesyonelce bir mesaj vermiş oldu.

Orman yangınları ile kahramanlık destanı yazacaklarını düşünenler vicdanlarımızda bir kere daha yok olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.

İnsanlar, iktidarın yangın söndürme konusundaki acizliği ya da bilinçli yapıldığını iddia ettiği tutumunu eleştirir iken PKK zihniyeti yangınları üstlendiğini söyleyiverdi.Burada yangınları çıkaranlar ile söndürmek için gerekli olanı yapmakta kifayetsiz kalanları -işbirliği içerisinde olmak- ile itham edebilir miyiz ?

Cumhurbaşkanı ”bunlar sanatçı müsveddesi ” diyor ise pekala bu popüler tipler, ”işbirliği içerisinde olduğunuza kanaat getirdiğimiz tutumunuza karşı objektif olmak yolunu seçerek sessiz kalmayı yeğliyoruz ” diyebilir…

Ne kadar acı bir durum..Aydınların kirlenmesi..Aydınların yanması… Aydınların tüm dünyanın değişmez değeri olan ormanlar hakkında fikir birliğine varamaması..Ormanlarımızın siyasetçilerin ve aydın ve sanatçı geçinenlerin siyasi egolarının ellerinde kirlenmesi…

Gezi olayları esnasında Van civarında ”buradakiler ağaç değil mi ” diyerek yapılan bölücülüğe karşılık ”elbette ki ağaç ” diyerek kesilmemesi için imza gönderenlerden birisi olarak bu katliamı ve o gün imza yollamayanlar kadar bugün katliamın ve sonrasında siyasi kaygılarına alet edenlerin tutumlarını da kınıyorum..

Vatandaş olarak artık bu twitter kahramanlarının,konser kaygısı olanların körlerin ve sağırların – kendilerini gözümden düşürmekten başka pek de işe yaramayan tutumlarını – ağır bir şekilde kınıyorum… Ancak sadece kınamak ile olmadığının farkındayım.. Biz kınar isek neler olacağını kendileri de bilir… Ekonomik değerimiz var.. Ancak sanıyorum ki sanatçıdan ziyade konu hangi siyasi görüşün sanatçısı olduğudur.Hesabına hiç yazmıyorum ki ”git o zaman ” diyesin…

Bir orman katlinin hükümete yüklenecek malzeme çıkarması şartı ile işlerine yarıyor olması da aydın ya da sanatçı geçinenleri de pek sağlıklı bir tablo içerisine almıyor… Doğa konusunda yazdıklarında siyasetten ve muhalefetten uzak aydın bir tutum takınmaları gerektiğini düşünmek ile birlikte ,kazançlarının bir miktarının da doğanın yeniden hayat bulması uğruna kullanılması gerektiğini düşünüyorum… Aksi halde kimseye içselleştirmedikları ahlakın,doğanın terminolojisini kullanarak ,siyasetin magazin ve popüler havasını solutmamaları gerekli..Aynı şekilde orman yangınları muhalefete saldırmak için kullanılacak oy potansiyeli değildir…

”Benim gelinciklere borcum var ” diyordu ressam Hikmet Çetinkaya ki bunu söylemekte son derece haklı.Çalışmaları incelenecek olduğunda niçin gelinciklere borcu olduğu rahatlık ile görülebilir..

Sanatçı geçinenlerin ve aydın olduğunu iddia edenlerin kim olduklarının listesi ile bu yazıda ilgilenmiyor onları kendi kaygıları ile baş başa bırakıyorum…Benim için eleştirilmeyecek kutsal varlıklar değillerdir. Şimdiye kadar izlediğim kadarı ile kendilerini bu kimlikler ile bizlerin çobanı olarak ilan etmiş ,tanrı kompleksli oldukları izlenimi veren onlar , bizleri kendi isimleri için kendi kaygıları için kullanmak eğiliminde olan ,özünde kendisinden başkasını pek de düşünmeyen kararmış kimlikler… Bu şekilde etiketlediğim aydın ve sanatçı görüntülerinin altında ”hiç bir zaman sanatçı olamazsınız ” sözüne tam uyduğunu düşündüğüm çıkarcı tipler …

Diğer yandan ise ,

”Her şey olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız ” isimli kapsamlı bir çalışmanın artık literatürde yerini alması gerektiğini çoktan düşünmeye başladım bile..Böyle bir çalışmada kişinin bir sanatı icra etmesi için gerekli olan kabiliyetinin yanında gücün yanında savrulup duran ve sıkıştığı yerde ”kimin ne olduğunu nereden bilelim ” sözleri ile sıyrılmaya çalışan ”asla sanatçı olamayacak uyanık tip ” olması ve onu olduğu yere mıhlayanların derinlemesine analizi yapılmalı.Adnan Oktar olayında olduğu gibi ,yaptığı bir hata yüzünden kurban olmuş insanların tepesinde bitmiş bir zalimin bünyesinde para için bütün bunları görmezden gelerek hoca dedikleri şarlatanın önünde yalaklanıp duran , hükümetin ,muhalefetin ,darbenin ,derneğin,partinin ,cemaatin,vakfın ,organize suç örgütü liderlerinin dibinde el pençe divan durup bu güçleri arkasına alarak ona buna posta koyan ,kendisini kandıran kendisi ile birlikte halkı aptal yerine koymak cüretini göstererek, her dönem sağ kalan bu ”sanatçı olamayacak tipler ” artık siyasetten,kişisel zaaflardan ve kişisel kabiliyetlerinden bağımsız bilimsel olarak deşifre edilmelidir… Kendi adıma artık sadece sesini çok sevdiğim için olaylara sessiz kalamayacağım.Zira kendileri davetlere katılır ,kendilerini ulular paraları alırlar iken örgütte bulunanların biçare hali ile üzülen ben, Adnan Oktar’ın derhal layık olduğu deliğe tıkılması için sürekli olarak kendi alanımda konuyu gündeme getiriyordum.İnsanlar yaşananlardan ders aldığı ölçüde insandır ancak görülüyor ki her şey yaşandığı yerde kalmaktadır.İnsanların uyandığı yoktur sadece birilerinin ”şimdi Adnan Oktar’a küfür edebilirsin ” demesini beklemektedir. Birileri buna izin vermedikçe inadına işine bakmakta uyarılara ise ” git o zaman ” diyerek cevap vermek aymazlığını kendisinde görebilmektedir.

Bir ağaç için bölünen insanların ”katliam ,canavarca bir his ” ile masum ağaçları yok etmesine ses çıkarmamasının ve bunu haklı gösterecek bahaneler ile oyalanmasının onaylanacak bir yanı yoktur..

Kimisi pkk yaptı diyor kimisi sanatçılara laf edenler kadar gerekli olanı yapmayanları da gördüklerini iddia ediyor..

Sonuç olarak bir katliam yapıldı ve ne ülke ne doğa sizin oturduğunuz yerde yaptıklarınıza ya da yapmadıklarınıza bahane uyduracağınız yer değildir..Konu ne Fatih Sultan Mehmet’in ağaç sözleri ile ne İslam Peygamberinin doğa hakkındaki hadislerini araştırarak çözüme kavuşur ne yandaş görünmemek uğruna vicdanların susması ile ses çıkarır…

Yine bağımsız bir tutum göstererek …

Doğa hepinizden büyüktür…

Diyor ve nehire ”canlı ” statüsü verenleri kutluyorum…

Sanatı sanatçılar yapmalı…

Aydın ışık saçmalı …Halkı kandıran şarlatanlıklara alet olmamalı…

Ormanlar katledildi… ..

Hepiniz yandınız….

….

Yeni Zelanda’da yerli halk Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri ‘canlı varlık’ olarak tanınarak hukuki statü verildi.

AA’nın BBC’ye dayandırdığı habere göre Yeni Zelanda parlamentosu, aynı zamanda ülkenin üçüncü büyük nehri Whanganui’yi ‘canlı varlık’ olarak tanırken nehrin hakları Maori kabilesinden ve kraliyetten birer kişi tarafından mahkemelerde temsil edilecek.

Nehir için 80 milyon dolar tazminat ve nehrin temizlenmesi için de 30 milyon dolar fon verilecek.

‘İnsanların iyiliği için’

Maori kabilesini parlamentoda temsil eden milletvekili Adrian Rurawhe, Whanganui’nin ‘iyiliğinin’ insanların iyiliğiyle doğrudan alakalı olduğunu, bu nedenle nehrin kimliğinin tanınmasının hayli önemli olduğunu belirtti.

Yeni Zelandalı bakan Chris Finlayson da Maorilerin 160 yıldan uzun süredir nehre bu statüyü kazandırmak için mücadele ettiğini belirtti: “Biliyorum ki insanların hissettiği ilk şey doğal bir kaynağa hukuki şahsiyet kazandırmanın oldukça garip olacağıdır ancak bu, şirketlerden ya da anonim topluluklardan daha garip değildir.”

….

Fotoğraf : Bir yürüyüşüm esnasında çektiğim bir fotoğraf…

SEVGİ ve AŞK

Afrodit, bilincin evrim sürecini en olağanüstü biçimde tamamlamıştır.Budalalık ve yanlışlarla dolu gözüken harika bir gelişim öyküsü ortaya çıkmıştır ! Çapraşık ruhu şad olsun Afrodit ,kıskançlıkla Pskhye’yi ölüm düğününe ,dağın tepesindeki korkunç canavara göndermiştir.Aşk tanrısı oğlunu evlilik hazırlıklarıyla görevlendirmiş,ancak Eros kendi aşk oklarıyla vurularak Pskhye’ye aşık olmuştur.Ardından korkunç bir gerçek anında Pskhye de Eros’un aşk okları ile yaralanıp aşk tanrısına aşık olmuştur.

Yazgının gerçeklerini bir yana itip mucizeler yaratan bu güce sahip gözüken ”aşık olmak ” nasıl bir şeydir ? Bu gizi çözmeden önce ”sevgi ” ve”aşık olmak” terimlerini birbirinden ayırt etmemiz gerekir.

Birini sevmek ,bir insanı bir başka canlıya insani bir biçimde bağlayan insana özgü bir deneyimdir.O ,insanı olduğu gibi görmek ve onu karakterinin sıradanlıkları ,başarısızlıkları ve üstün yanları ile kabul edebilmektir.Eğer,yaşantımızdaki izdüşümlerin sisini aşıp bir başka insana doğrulukla bakabilirsek ,sıradan bir canlıyı mükemmel olarak algılayabiliriz.Sorun,kendi izdüşümlerimizle körleşmiş olmamızdır; bir başkasını açıklıkla,tüm derinliği ve soyluluğu ile pek seyrek olarak görebiliriz.Böyle bir sevgi kalıcıdır ve günlük yaşamın sıradanlığından etkilenmez.Bir arkadaşım bu sevgiyi ”yulaf ezmesi gibi ” diye tanımlıyor.Bu sevgi günlük yaşamda karşımıza çıkar ve insanüstü boyutlara gerek duymaz.İnsan yaşamının akışındaki sıradanlıkta yaşar ,ona hizmet eder,ilişki kurar,yanlışlar yapar ve korunur.

İnsan,aşık olduğunda yaşamın insan ötesi boyutuna geçer ve o sırada insani değerlerin ikinci planda kaldığı tanrısal bir ülkeye sürüklenir.Gökyüzünden gelen bir hortuma yakalanmış ve sıradan insan değerlerinin yok edildiği bir ülkeye sürüklenmiş gibidir.Eğer sevgi 110 voltluk kullanılabilir elektrik akımı ise,aşık olmak hiç bir evde bulunmayan 100 bin voltluk insanüstü bir enerji demektir.Aşık olmak tanrılara ve tanrıçalara özgü bir şeydir,zamanın ve mekanın ötesindedir.

Bir deney yapalım ; siz ve bir başka kişi dışında yeryüzündeki bütün insanların kaybolduğunu hayal edin.Gün boyunca o kişiyi düşünüyor ve diğer insanların size nasıl da önemsiz göründüğünü fark ediyorsunuz.Kısa bir süre için o kişi canlı bir mucizedir.Bu,aşık olma deneyimi ile gelen cennetin tek bir düşüncede yaşanmasıdır.Bu mucize herhangi bir kişide gerçekleşebilir ama biz bunu belirli bir zaman içinde çok nadir yakalayabiliriz.Bu,durağan ve renksiz bir ev yaşamını simgeleyen yulaf ezmesi sevgisinden çok farklı bir düzendir.

Günümüzde sıradan insanların tanrılarla ilişkiye geçtiği tek yer romantik bir aşktır.Aşık olmak,o kişinin içine bakıp ardındaki tanrıyı ya da tanrıçayı görme deneyimidir.

Aşık olduğumuzda hemen körleşiriz.Gerçek bir kişinin hemen yanında yürüyüp sıradan bir insanoğlundan daha olağanüstü bir varlık üzerinde yoğunlaşırız.Ruhsal açıdan olağanüstü bir kahramanla ilişki kurmanız yok edilmeniz anlamına gelir.Mit,bize bu noktadan başlayarak belirli koşullarda ölümlülerin mitolojik bir kahramanla farklı bir ilişki yaşadıklarında bundan sağ çıkabileceklerini ancak ,akılcı bir değişime uğrayacaklarını söyler.Sanırım bu da öykümüzün önemli bir noktasını vurgular.Bir ölümlü ,ölümsüz boyutlarda bir ilişki kurar ve bu gerçekle birlikte yaşar.Bu bağlamda aşk tanrısının okları ile vurulmanın ne demek olduğu anlaşılabilir.Yaşanan evrelerin yer değiştirmesi olan derinlikli deneyimi görebilir insan.Bu ,aşkın inanılmaz bir biçimde patlak veren deneyimidir.

Öykümüz sıradan insanların yaşadıklarından çok daha farklı bir şeyle ilişki kuran bir kadınla ilgili .Mitin gerisi ,kadının bu tanrısal dokunuştan nasıl sağ çıktığını anlatıyor bize…


YÜRÜMENİN FELSEFESİ

Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan,şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. Ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir.Daha evvel de söylediğim gibi , Kutsal Tin’e karşı işlenen esas günah yerinden kıpırdamamaktır.

Fridrich NIETZSCHE

”Kopmak zordur ” der Nietzsche ,”bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir.Fakat çok geçmeden yeni bir kanat çıkar.”Nietzsche ‘nin hayatı böyle ayrılmalardan kopmalardan ve tecritlerden oluşacaktı : dünyadan ,toplumdan,yoldaşlardan,meslekdaşlardan,kadınlardan,arkadaşlardan ve ana babadan .Fakat yalnızlığının içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleştiğinin işaretiydi. Hesap vermek yok,engel oluşturacak uzlaşmalar yok ,görüşü açık ve tarafsız.

Nietzsche yorulmak nedir bilmeyen hatırı sayılır bir yürüyüşçüydü.Sık sık yürüyüşten bahsederdi.Açık havada yürüyüş yapmak ,Nietzsche külliyatının doğal bileşeni,yazarlığının da değişmez refakatçisiydi.

Yürüyüş burada Kanttaki gibi işe ara vermek ya da oturmaktan kamburu çıkmış ,iki büklüm olmuş vücuda yapılan asgari bir temizlik değildir. Nietzsche çalışmak için yürümek zorundadır.Dinlenmenin ,hatta refakatçisi olmanın bile ötesinde , Nietzsche’nin tam olarak parçasıdır yürüyüş.

”Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden,aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada ,tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek,tırmanarak,dans ederek düşünmektir. ”

Onca insan kitaplarını sadece başka kitapları okuyarak yazmıştır ; o kitapların pek çoğu havasız kütüphanelerin kokusunu taşır.Bir kitabı neye dayanarak değerlendiririz ? Kokusuna göre, zira bir dolu kitabın üstüne okuma salonlarının veya masalarının o küf kokusu sinmiştir.Havasız,ışıksız odalar…

..

”Yazarın fikirlerinin aklında nasıl belirdiğini;fikirlerin mürekkep hokkasının başında , karnı sıkışmış, kafası sayfalara gömülmüş haldeyken mi gelip gelmediğini çabucak anlarız ; ki bu durumda kitabıyla alakamızı da çabucak keseriz ! Kasılmış bağırsaklar kendini hızla ele verme konusunda – bundan hiç şüpheniz olmasın – ağır havadan ,alçak tavanlardan ve dar odalardan geri kalmaz .”

..

Duvarların arasında hapsolmuş ,sandalyelerine çakılıp kalmış yazarların kitapları hazmedilemeyecek kadar ağırdır.Masada duran diğer kitapların derlemelerinden doğarlar.Bu kitaplar semiz kazlara benzer; alıntılarla beslenmiş, referanslarla doldurulmuş,dipnotlarla oldukları yere çökmüşlerdir.Gülle gibidirler, obezdirler, sıkıcıdırlar ve güçlükle yavaş yavaş okunurlar. Satırların başka satırlarla karşılaştırılması ve başkalarının zaten etraflıca anlattıkları hakkında yazanların söylediği şeylerin tekrar edilmesi ile ortaya çıkan başka kitaplardan oluşan kitaplardır bunlar. Doğrular,açıklığa kavuşturur ve düzeltirler; bir cümle paragrafta ,koca bir bölüme dönüşür . Bir kitap ,bir başka kitaptaki tek bir cümle üzerine yazılmış yüz kitabın yorumu olmuştur.

..

Oysa eserini yürürken yaratan yazarın böyle prangaları yoktur, düşüncesi başka ciltlerin kölesi değildir,doğrulamalarla hantallaşmamış, başkalarının düşünceleri ile ağırlaşmamıştır. Başkalarının açıklamalarını ihtiva etmez, sadece düşünce muhakeme ve karardan ibarettir.Hareketten dürtüden doğan bir düşüncedir.

Düşünce ne kadar hafif ise o kadar çok yükselir ve kanaatin,takdirin,yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir. Kütüphanelerde doğan kitaplar ise ağır ve sığdır,birer kopya seviyesinde kalırlar ancak.

Yürümek spor değildir.


Spor teknik,kurallar,puanlama ve rekabet meselesidir,durmadan öğrenmeyi ve çalışmayı gerektirir,duruşları tanımak,doğru hareketleri bir araya getirmektir.Doğaçlama ve yetenek çok sonra gelir.

Spor skor tutmaktır.Hangi sıralamadasın ? Zamanlaman ne ?Sonuç ne ? Tıpkı savaşta olduğu gibi , kazanan ve kaybeden ayırımı burada mevcuttur. Sporla savaş arasında savaşta onur ,sporda utanca dönüşen bir benzerlik bulunur.Rakibe duyulan saygı ,düşmana duyulan nefret.

Spor aynı zamanda dayanıklılık kazanmanın,yılmadan denemenin ve disiplinden haz almanın öğrenilmesidir. Ahlaki bir sistem, bir iştir spor.

Elbette maddi yönü de vardır,yorumlamalara,gösterilere dayalı bir pazardır.Performanslardan oluşur. Spor,marka ve imaj tüketicilerinin üşüştüğü şaşaalı büyük törenlere zemin hazırlar.Para ruhları boşaltmak,tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu.

Yürümek spor değildir.Bir ayağı diğerinin önüne atmak çocuk işidir.Yürüyenler karşılaştığında ne bir sıralama vardır ne de puanlama.Yürüyen hangi yoldan geldiğini ,en güzel manzaranın hangi patikadan görüldüğünü anlatır,görüşün hangi noktada daha iyi olduğundan bahseder.

Buna rağmen bir aksesuar piyasası yaratılmaktan geri kalınmamıştır, devrim niteliğinde ayakkabılar,inanılmaz çoraplar, müthiş sağlam pantolonlar…Alttan alta sporcu ruhu da işe dahil edilir. Yürümüyoruz artık,”trekking yapıyoruz”. Yürüyenleri kayakçı özentisi gibi gösteren ince değnekler bile satılmaktadır. Ama bu iş çok yürümez. Yürümemelidir de.

Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi bir şey bulunamamamıştır. Yürümek için iki bacağınızın olması yeterlidir.Gerisi fasa fisodur. Hızlanmak mı istiyorsunuz ? O halde yürümeyin ,başka bir şey yapın,tekerleklileri kullanın ,kayın,uçun ! Yürümeyin.Ve unutmayın yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı ,manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir.

Bir kez ayakları üstünde dikildi mi olduğu yerde kalamaz insan…

İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar

Kendimizin Efendisi Olmamız Tanrısal İradenin ,Amaç Edinmemizi İstediği Şeydir

”Tanrısal Bilgelik ; zeka ,düzen ve akıldır.Her işimizi Tanrısal bilgeliğin ustalığına bağlanarak yapmalıyız.”Epiktetos

Kötülük dünya içinde ,olayların ya da insanların içinde doğal olarak bulunan bir şey değildir.Kötülük,unutkanlık,tembellik ya da dikkatsizlikle oluşur.Yaşamdaki gerçek amacımızı görme gücünü yitirdiğimizde ortaya çıkan bir şeydir.

Amacımızın ruhsal gelişim olduğunu anımsadığımızda ,kendimize dair en iyi gerçekleri ele geçirme çabasına geri döneriz.Mutluluğun kazanılma yolu budur.

Zihninize Hazineniz Gibi Davranın
Aklınızı Hep Anımsayın
Amacınıza Odaklanın

Tutkular nefsin hastalıklarıdır.Bedeniniz gibi nefsiniz de hastalanabilir.Nefsin hastalıkları zayıflıklardır.

Zihninizi kimseye teslim etmeyin.Eğer birisi sizin bedeninizi alıp yoldan geçen yaşlı birisine köle olarak verirse doğallıkla öfkeye kapılırsınız. O kişi sizi yerden yere vurduğunda üzülürsünüz.

O zaman herhangi bir kişi sizi etkilemek istediğinde ,çok değerli olan zihninizi verir iken neden herhangi bir utanç duygusu hissetmiyorsunuz? Sizinle iğrenç şeyler paylaştıktan sonra ,sizi kafası karışmış ve dağılmış halde bırakacak birisine zihninizi teslim etmeden önce ikinci bir kez daha düşünün.

Filozof cahile şöyle der :”Azgın arzularının sonu yok .Endişeleriniz bayağı.Düşünceleriniz sahte ve yanlış.Cahil öfkelenerek gider,aşağılandığını söyler.”

Kendinizi bilge bir kişi olarak tanıtmayın ve ruhsal amaçlarınızı onlara saygı duymayanlarla tartışmayın,kendinize saklayın.Karakterinizi gösterin.Kendi kişisel asaletinize ,soyluluğunuza olan adanmışlığınızı davranışlarınızla gösterin.

Zulüm Üzerinden Çıkar Sağlıyorlar

Fırat Yıldız bir hayvansever ve hayvan hakları aktivisti. Koruması altında onlarca köpek var, özellikle sakat, tacize uğramış, bakıma muhtaç hayvanlarla ilgileniyor. Köpek dövüştürenlerin elinden köpekleri kurtarıp rehabilite ediyor ve onları sahiplendiriyor. Sadece köpekler de değil baktığı hayvanlar arasında yaşlı olduğu için ölüme terk edilmiş iki at ve yolda başıboş bulunmuş bir koç da var. Tek başına bir ihbar hattı gibi çalışıyor, hayvanseverler tacize uğrayan hayvanları ona ihbar ediyorlar, Fırat da geceyarısı bile olsa hayvanı kurtarmak için harekete geçiyor.Hayvan hakları savunucuları arasında “Maddog” lakabıyla tanınan Fırat Yıldız ile Türkiye’de hayvan haklarının durumu, barınaklar ve hayvanlar üzerinden rant elde eden sözde hayvanseverler üzerine söyleştik

AYŞE DENİZ: Fırat sen bir hayvan hakları aktivistisin, hayvansever olmak ile hayvan hakları aktivisti olmak arasındaki fark nedir?

FIRAT YILDIZ: Ben Kolejliyim ve Mülkiyeliyim her iki okul da insana omurgalı bir duruş veriyor. İnandığın şeyler uğruna savaşmayı öğretiyor. Çocukluğumdan beri hayvanlar benim için çok önemliydi, daha küçükken bu işle ilgim hayvan bakmak ve beslemekle sınırlıydı, yaşım ilerledikçe tabii ki bu konuda yapabileceklerim konusunda potansiyelim arttı ve elimi taşın altına koydum.Hayvansever olmak ile hayvan hakları koruyucusu olmak farklı şeyler. Sokaktaki ya da barınaklardaki hayvanları beslemek hayvan haklarını korumak değildir aynen bahçenizdeki ağacı sulamanın doğayı korumak olmadığı gibi.

-Neden insan hakları değil de hayvan hakları? Bu soruyu sık sık duyduğunu tahmin ediyorum.

Haklısın, bize bu kadar insan acı çekerken neden hayvan hakları ile uğraşıyorsunuz diyorlar. Bir kere yaşam hakkı bir bütündür ve yaşam hakkına toptan saygı gösterilmesi gerekir. Bir hayvana bilerek ve isteyerek zarar veren bir kişi potansiyel olarak kötü ve tehlikeli bir insandır. Gücü o anda bir hayvana yettiği için ona zarar vermiştir. Yarın öbür gün bir çocuğa ya da bir kadına zarar vermiyeceğinin hiç bir garantisi yoktur. Kötü kötüdür.

Ayrıca insan ve hayvan sevgisi birbirinin alternatifi değildir.Bir kişi hayvanlar için duyarlıysa insanlar için değildir gibi bir çıkarım yapmak çok komik bence, hatta bunun tam tersi bir durum geçerli.

Hayvanlar, takdir edersin ki kendi haklarını koruyabilme imkanına sahip değiller. Bugün mecliste bütün hayvanları öldürebilecek bir yasa tasarısı bekliyor. Bunu biz engellemezsek kim engelliyecek?

-Türkiye’da hayvan hakları savunucuları arasında sürekli bir sıkıntı, bir problem yaşanıyor. Bu da kamuoyunda olumsuz bir imaj yaratıyor.Bu anlaşmazlıklar neden kaynaklanıyor?

Aslında hayvan hakları savunucuları birbirleri ile kavga etmiyor. Kavga edenler hayvan hakları savunucuları ile hayvanlar üzerinden rant elde eden hayvansever kisvesi altına gizlenmiş kişiler.

Ben mesela hiç bir canlının esir olmasını istemiyorum o yüzden barınaklara karşıyım ama bunu söylediğim zaman büyük bir tepki oluşuyor çünkü barınakların çoğunda bir”sözde” hayvan hakları derneği konuşlanmış durumda ve o dernek bu barınak üzerinden hayatını idame ettiriyor. Örneğin Ankara’daki hayvan hakları derneklerinin başkanlarının büyük çoğunluğu işsiz ya emekli ya da çalışmıyor. Mesela bir kişi “Ben hayvanlara daha faydalı olabilmek için işimi bıraktım” diyorsa bil ki o yalan söylüyordur.

ZULÜM ÜZERİNDEN ÇIKAR SAĞLIYORLAR

-Peki bu işte nasıl bir rant söz konusu ki insanlar işlerini bile bırakıyorlar?

Burada bir “vicdan ticareti“ söz konusu. Ben ve benim gibi kişiler hayvanlar zulüm görmesin diye uğraşırken bu tarz kişiler zulüm üzerinden çıkar sağlıyorlar. Bu kişilerin beslendiği iki ana rant kapısı var. Birincisi devlet çünkü devlat barınaktaki hayvanlara bakmakla yükümlü ve çok büyük bütçeler söz konusu. İkincisi de duyarlı insanların bağışları.

Hayvanlara karşı hassas ve duyarlı olan insanlar eziyet gören ya da zor durumda olan bir hayvan görünce doğal olarak tepki veriyor ve o tepkinin sonucunda da bağış geliyor. Mesela internet üzerinden yasadışı bağış toplanıyor.

-Evet ben de Facebook’ta sık sık bu tarz duyurularla karşılaşıyorum. Bu illegal bir durum yani …

Tabii. Zaten bu bir şekilde engellenebilse inan bana etrafta ben hayvanseverim diye gezenlerin büyük çoğunluğu ortadan yok olur.

Mesela hasta bir hayvanı X bir veterinere götürüyorlar ve tedavi masrafı, atıyorum 50 lira olacak bir işlem için 2000 lira tedavi parası topluyorlar Veteriner kliniği, bu paradan o hayvansever gibi görünen insana %30 komisyon veriyor. Aynı fotoğrafla bir sene sonra tekrar para toplandığını bile gördüm.

Bir süre çok uğraştım bu tarz düzenbazlarla ama artık uğraşamıyorum çünkü öncelik sıramda çok daha büyük sorunlar var. Aslında bu tip yasa dışı girişimlerin cezalarından biride dilencilikten veriliyor. Ben de bu insanlara “sosyal medya dilencisi“ diyorum zaten.

-Bir de barınaklardan bahsetmiştin.

5199 no’lu hayvanları koruma yasası sağlıklı hayvanların barınaklarda tutulmaması gerektiğini söylüyor, oysa bütün barınaklar sağlıklı hayvanlarla dolu.

Yasa her ay en az bir kere ya da her hayvan değiştiğinde de tekrar dezenfekte edilmesi gerektiğini söylüyor hayvan kafeslerinin. Oysa ben bunun neredeyse hiç bir zaman uygulanmadığını biliyorum.

Bir çok insan da barınakları iyi bir şey olarak düşünüyor. Sokaktaki yavruları ihbar ediyor belediye alsın da hayatları kurtulsun diye. Oysa barınaklar mikrop yuvası ve orda o yavruların hayatta kalabilme olasılığı neredeyse yok gibi.

-Peki yeterli kaynak olmadığı için mi barınaklar bu durumda?

Hayır olur mu öyle şey? Şimdi yine en başa dönmüş olduk. Yasa diyor ki barınakları STK’lar denetler. Bu denetimler ne yazık ki doğru şekilde yapılmıyor. Trilyonlarca lira bütçesi olan onlarca veteriner hekim ve işçinin çalıştırıldığı bir barınağın bu durumda olmasını kabul edemiyorum.

-Sosyal medyada barınaklar üzerinden de bağış toplanıyor…

Evet içler acısı barınak görüntüleri yayınlıyorlar. İnsanlar üzülüyor, genellikle gidip kendileri bifiil bir şeyler yapmak yerine de çoğu kişi maddi yardım yapmayı tercih ediyor. Ben görevimi yaptım diye rahat uyuyor.

Bir başka vahim durum da kısırlaştırma ihaleleri, barınaklarda kısırlaştırmalar ihele usülü ile yapılır.Yani toplanan hayvan ne kadar çok olursa , ne kadar çok hayvan kısırlaştırılırsa ihaleyi alan o kadar çok para kazanır. Ormanlara, dağlara toplu halde atılan köpekler çoğunlukla barınaklardan atılmıştır çünkü kısırlaştırmak için yeni köpeklere yer açmak gerekir.

Barınaklarda trilyonlar dönüyor. Gerçek hayvanseverlerin bu yolsuzluklar konusunda bilinçlendirilmeleri lazım. Bilinçlenme daha iyi, daha sağlıklı bir denetim getirecektir. Bilinçlendirme de sokakta eylemle ya da sosyal medya aracılığı ile yapılabilir. Kusura bakmasınlar ama hem hayvan hakları için mücadele ettiğini söyleyip “Hasdal barınağı ölüm kampıdır“ diye eylem düzenleyeceksin aradan bir kaç ay geçtikten sonra da barınağın bağlı olduğu belediye başkanı Kadir Topbaş’a teşekkür plaketi ve “Hayvan Oscar’ı” vereceksin… Ben bunu kabul edemem.Bu işler omurgalı bir duruş gerektirir.

-Senin PETA karşıtı olduğunu ve PETA Türkiye’ye girmesin diye büyük bir mücadele verdiğini de biliyorum. Bunun sebebi ne?

PETA dünya üzerinde organize olmuş, en büyük kedi köpek katili kuruluştur.Topladıkları köpeklerdeki ölüm oranı %98’dir. Bu hayvanları kendileri öldürürler. PETA’nın amacı evcil hayvan kategorisine giren hayvanları insanların kontrol edebileceği bir sayıya indirmektir ve bu yüzden katliam yapmaktan çekinmezler. Bu gizli saklı bir şey değildir.

PETA kürke karşı, ağır şartlarda çalıştırılan sirklerde çalıştırılan hayvanlara karşı yaptığı eylemlerle göz boyayıp sempati topluyor ve dolayısıyla da bağış akışı oluyor. Oysa arka bahçede ciddi bir hayvan katliamı var. “Ben PETA’nın şu işlerini beğeniyorum bu işlerini beğenmiyorum” gibi bir anlayışı asla kabul etmiyorum. Katil hayır işi de yapsa katildir. PETA’ya bağış yapmış olan herkes bir hayvanın öldürülmesine katkı sağlamıştır. Haytap mesela bir yandan hayvan uyutulmasına hayır diyor, bir yandan ben PETA ile işbirliği içindeyim diyor. Bu nasıl bir mentalitedir? Sadece Virginia’da otuz binden fazla hayvanı uyutarak öldürmüş eli kanlı bir oluşumdan söz ediyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nde kedi-köpek öldürmek suçtur. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre PETA bir suç örgütüdür.

-Çok karamsar bir tablo çizdin, peki hiç iyi bir şey olmuyor mu bu konularda?

Oluyor tabii, son iki yılda iki tane çok önemli gelişme oldu. Türkiye genelinde barolar hayvan hakları ile ilgili kurullar kurarak bu konuyla ilgili etkin rol almaya başladılar. En önemli pozitif olay ise sadece son bir iki yılın değil Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en önemli hayvan hakları duruşu hatta daha ileri gidiyorum en önemli sivil duruşlarından biri olan “Ölüm yasasına Hayır” eylemleridir.

Ölüm yasası hiç bir şekilde kabul edilemiyecek bir yasadır. Eğer geçseydi, Türkiye sınırları içerisindeki sahipsiz tüm kedi köpeklerin toplanarak “doğal ölüm parklarına” kapatılacak dolayısıyla da acılı bir soykırım yaşanacaktı.

Başbakanın bizzat kendi imzası ve altında da eksiksiz tüm bakanların imzasıyla meclise sunduğu hayvanları koruma kanunundaki değişiklik teklifi büyük bir halk desteği ile organize ettiğimiz “ Ölüm yasassına Hayır” eylemleri sonucunda geri çekildi. Sen daha iyi bilirsin ama bildiğim kadarıyla bu iktidarın başbakan imzasıyla verdiği kanunlaşmamış tek teklif budur sanıyorum. Bu da benim ya da herhangi birinin kişisel başarısı değil Türkiyede’ki tüm hayvanseverlerin ortak başarısıdır.

-Hayvan hakları dedik ama daha çok köpeklerden bahsettik.

Yunus Parkları, hayvanat bahçeleri, sirkler, deney hayvanları, ağır koşullarda çalıştırılan hayvanlar bunların hepsi ayrı ayrı elzem bir durum, hiç biri bir diğerinden daha az önemli değildir.Fakat köpekler konusu başlı başına bir felaket. Türkiye’deki yunus parkları kapatılsın diye uğraşıyoruz, eğer bu parklar kapatılsa kurtarılacak hayvan sayısı 200-300 hayvan olur oysa sadece Ankara’daki barınaklarda bir ayda bu sayıdan çok daha fazla hayvan ölüyor.

Bu sorunların hepsiyle birden uğraşmam mümkün değil mecburen bir yoğunlaşıyorsun.

-Sana son olarak şunu sormak istiyorum, eğer elinde bir sihirli değnek olsaydı neyi değiştirirdin ?

Herkes “Dünya üzerindeki barınaklardaki bütün hayvanların kurtulmasını sağlardım” tarzı bir cevap bekler benden zannediyorum ama ben hayvan koruma derneklerine üye olmayan büyük çoğunluğun hayvan hakları konusunda benim kadar bilgili ve bilinçli olmasını sağlardım.

Ayşe Deniz

Antalya’da, iki hayvan koruma derneğinin temsilcileri birbirine girdi. Hortum, sopa ve biber gazlarıyla birbirine saldıran gruptan 3 kişi hafif yaralandı. Olayın görüntüleri, Antalya CanDostları Koruma Ve Sahiplendirme Dernek Başkanı Arife Yanık tarafından sosyal medyada paylaşıldı. Temsilciler, karakola giderek birbirlerinden şikayetçi oldu.

20 Ağustos 2017

Antalya’da hayvanseverler hortumla birbirine girdi

Olay, Cuma günü Antalya Büyükşehir Belediyesinin Kızıllı’daki katı atık depolama tesisinde yaşandı. İddiaya göre, çöplükte yaşayan yaklaşık 300 hayvanla ilgilenmek için bölgeye giden Antalya Sokak Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği (ASKODER) Başkanı Mehmet Orhan ile Antalya Candostları Koruma ve Sahiplendirme Derneği Başkanı Arife Yanık arasında sözlü tartışma çıktı.

Kısa süre sonra tartışma kavgaya dönüşünce, yanlarında bulunan dernek temsilcileri de olaya dahil oldu. Hayvanseverler birbirlerine sopa, hortum ve biber gazıyla saldırırken, 3 kişi hafif şekilde yaralandı. Kavganın ardından iki derneğin gönüllüleri Varsak Jandarma Karakoluna giderek birbirlerinden şikayetçi oldu.

hayvan2

Kavgayla ilgili konuşan Candostları Derneği Başkanı Arife Yanık, kavga ettiği Mehmet Orhan’ı daha önce ‘Hayvanlara kötü muamele ediyor’ diye şikayet ettiği için kendisine saldırdığını öne sürdü. Orhan’a daha önce şikayet yüzünden 54 bin lira ceza kesildiğini belirten Yanık, “Bu kişinin kedi evi vardı. Kedi evindeki hayvanlar açlıktan ve susuzluktan ölmüştü. Şikayet ettik ve 54 bin lira ceza kesildi. Bundan sonra bizi sürekli tehdit etmeye başladı. Bunun üzerine uzaklaştırma kararı verildi. Çöplükte karşılaştığımızda yanımda bulunan arkadaşımıza yumrukla, yanındaki kadın da hortumla bana saldırdı. Bende kavgayı önlemek için biber gazı sıktım” dedi.Askoder Başkanı Mehmet Orhan ise basına servis edilen fotoğraflarla olayın aynı olmadığını öne sürdü. Arife Yanık’ın 4 arkadaşıyla birlikte kendisini darp etmek için biber gazı, cop ve beyzbol sopasıyla saldırdığını iddia eden Orhan, “Haftanın 3-4 günü çöplüğe gidip oradaki canlara su ve mama götürüyorum. Temiz su kullanabilsinler diye 18 noktaya küvet yerleştirdik. Bunların böyle bir derdi yok. Oraya mamayla geleceklerine sopayla, biber gazıyla gelmişler. 4 kişi birden bana saldırdılar. Biri tuttu, biri vurdu” ifadelerini kullandı.

Hayvanlara kötü muamele ettiği için ceza yediği iddiasını da yalanlayan Orhan, “Kentsel dönüşüm için boşaltılan mahalleden toplayıp beslediğimiz kedilerin ‘Aşıları, karneleri yok, kapıları büyük üşür hasta olurlar’ diye ceza yazdırdılar. Dernek başkanı olduğum için ceza iki katına çıktı. Ama cezaya itiraz ettik. Hastalıktan ve yaşlılıktan dolayı ölen 4 kediyi mezarlarından çıkarıp, ‘İşte ölen kediler’ diye algı yaptılar” şeklinde konuştu

Sözcü

KENDİME ÖĞÜTLER

  • Bir çok şeyi sorguluyor ve eleştiriyorsun. İnsan denilen sosyal hayvanın düzenine çomak sokmak için dünyaya gelmiş gibisin.Sen eleştirdikçe çok sürüler bulacaklar.Kendisine güvenli bir konum edindiğini düşünen ve insanların cehaleti sayesinde bir yerlere gelmiş olduğunu gördüğün birçok insan seni ”derhal uzaklaştırılman gerektiğini ” düşünecek kadar sözde umursamayacak. Biraz güçlenir isen üzerine sürülerini salacak… Ben seni tanıyorum… ”Ne kadar da doğru düşündüğümü göstermekten başka bir işe yaramayan insan sürüleri ” olarak görecek ve hallerine güleceksin… Senin dostların dünyanın en güzel insanları olacak..Onlar sanacak,sen bileceksin…Sakın yolundan dönme…

Seni seviyorum…

…Kujuuu …

Bir Kedi aşktivisti olabilirim.

Kendi evimde baktığım iki tane kedim var.İsimleri Niki ve Marsi.İkisi de biribirinden güzel , biribirinden şirin.Oğlum ”Patinin yavrularını barınağa getirdim.” dediğinde derhal bana getirmesini söylediğim yavrulardı.Pati annelerinin ismi…Daha doğrusu ise oğlumun bir zarf atması benim de bunu pullamam sonucunda dört yavrudan ikisi benim ile kaldı.

Bugünlerde evcilleştirdiğimiz hayvanları ne zaman evcilleştirdiğimiz ve insan eli ile evcilleştirilmiş varlıklara karşı sorumluluklarımız üzerinde hem düşünüyor hem de araştırıyorum. Deney yapmak için ve üzerimize giymek için ürettiğimiz varlıkların, kendilerinin yanında olduğumu bilmeleri için kitap hazırlıklarına başladım.

Kediler hakkında yazılanlara baktığım zaman, en azından benim kedilerimin bambaşka olduğu sonucuna ulaşabiliyorum.Oysa sıradan sokak kedileri gibi görünüyorlar.Bu ifadelerimi kediler hakkında yazılan çizilen genel ifadelere göre belirtiyorum ancak eminim bir çok kedi sahibi kendi kedilerini benim ifadelerime benzer ifadeler ile anlatacaklardır..Kedilerim yanımdan hiç ayrılmıyor desem yeridir.Hele Marsi gibi bir kediniz var ise kendinizi dünyanın tek sevilecek varlığı olarak hissetmeniz kaçınılmaz.Marsi , kendimi bana böyle hissettiriyor.Aramızdaki bağ ikimize de iyi geliyor..Bunu niçin ifade ediyorum.Çünkü Marsi bugüne kadar sadece iki kişiye yaklaşmış olan bir kedi. Birisi annesinin sahibi olan Orina,diğeri ise ben.Bunun dışında başka hiç kimsenin yüzüne bile bakmayan, kendi bakış açımızdan bakılacak olunduğunda kimseyi sevmeyen diyebileceğimiz, kendisini de sevdirmeyen ve kolay kolay dokundurmayan bir kedim var. ”Ben giderim o gider yanımda tin tin eder ” diye bir bilmecemiz var.Ona baktığım zaman aklıma bu bilmece geliyor. ”Kujuuuum ” dediğim zaman ikisinin de bir koşturması var ki görülmeye değer.Henüz bebekler iken bana gelen ve tabiri caiz ise koynumda büyüttüğüm kedilerim ile öyle bir bağ kurdum ki görenler şaşırıyor… Ailem ise evde kedi beslemenin ölümcül sonuçları olabileceği yönündeki ön yargılarına karşı direnişimi görünce sonunda ”ama sen onları çok seviyorsun da onun için böyleler ” demeye başladı.

Şimdilerde kedilerim ile birlikte bir yolculuk yapıyorum.Kedilerim ile birlikte yeni keşiflere çıkıyorum.Bu keşiflerde kediler ile birlikte iken yaşadığım haz duygusunun ve bana hissettirdiklerinin nedenleri üzerinde beyin pratikleri yapıyorum. Bu iki küçük varlık ile sevgimi ve ilgimi hiç bir şikayetim olmaksızın paylaşıyorum ve onlar hayatımın önemli bir parçası haline gelmiş halde.Her zaman bebek kalacak ve kedi oldukları halde , her şeye rağmen sahibinden ayrılmayan bir köpekten bana daha yakın kızlarımla huzur buluyorum… Elbette ki köpekler ile kediler arasında gerçekten de keskin farklar olduğu gerçek ..Bir de erkek kardeşleri var. Benny …Anneleri var. Hepsinin de karakterleri ayrı ayrı…

Artık ”fark etmek isteyen ve fark etmeye hazır ” insanlar için samimi açıklamalarda bulunduğunu düşündüğüm herhangi bir aktivist – ki sözünü ettiğim aktivistlerden birisinin hayvanseverler hakkında yapmış olduğu sıra dışı ve cesur açıklamaları da hayatımda kayda değer bulduğum ve çok çok önemsediğim için kayıt edeceğim ki esasen konunun çok konuşulacağı söylenmesine rağmen çok fazla da konuşulmadığını gözlemledim- sıradan açıklamaların aksine kendi şahsına münhasır açıklamalarını yapan herhangi bir bilim insanı, bazı konuları araştırır ilen rastladığım ve fark ettiklerini paylaşan herhangi bir blog yazarı dışında kimseyi takip etmiyor ve okumuyor olduğumu söyleyebilirim. ”Sadece popüler ve ünlü ” olduğu için falcılar misali bize sürekli bildiğimiz veya kolaylık ile ulaşabileceğimiz sıradanlıkları satan , anlatan son derece vasat ( Atatürkçü şak şakçı arayan dinci şakşakçılarına oynayan vb. ) ,eleştirildiği zaman ise klişeleşmiş ”özgürlüklerin kısıtlanması ” başlığı altında açılacak taglar peşinde koşarak kitlelerin iki elinin şak şak sesine oynayan yazarları, köşe yazarlarını, okumuyor,şarkıcıları ise dinlemiyorum.

Ünlü Ayşe kişisi Ünlü Fatma kişisini tweetledi.. Ünlü Profesör diger ünlü Profesörü eleştirdi.Ünlü Doçent ise Ünlü Profesörün tarafında yer alarak hakkında olumlu tweet attı ” gibi zamanımı çalan boş işler ile uğraşmamak kararı aldım.

Genel alıcılar belli genel vericiler de.

Bu sözlerimi de ” ünlü filozofun dediği gibi ” ile başlayan sözler ile süslemeyeceğim… Görüldüğü gibi ünlü filozofun ,ünlü profesörün bir şey söylemesine gerek kalmadan düşüncelerimi rahatlık ile ifade edebiliyorum…

Elbette ki sevgili düşünürüm burada beni yanlış anlamayacağından eminim. Senin adın üzerinde sen bir düşünürsün,sen dostumsun,arkadaşımsın ,düşünmemizi isteyen bize yol göstermeye gayret edensin.Çok zaman yolu, bu kalınkafalı sadece kendisini düşünen bencil eşkıyalar tarafından kesilensin.Her zaman yanımdasın benim ilesin..

Çok eğlenceli bir konudur.Çok iğneleyicidir.Biraz acıtır.Kendilerinin hakkında çok düşündüm ,söyleyecek çok sözüm var.

Ancak benim kendi ansiklopedim var ve artık orada kedilerimin de ismi yazıyor…