Zulüm Üzerinden Çıkar Sağlıyorlar

Fırat Yıldız bir hayvansever ve hayvan hakları aktivisti. Koruması altında onlarca köpek var, özellikle sakat, tacize uğramış, bakıma muhtaç hayvanlarla ilgileniyor. Köpek dövüştürenlerin elinden köpekleri kurtarıp rehabilite ediyor ve onları sahiplendiriyor. Sadece köpekler de değil baktığı hayvanlar arasında yaşlı olduğu için ölüme terk edilmiş iki at ve yolda başıboş bulunmuş bir koç da var. Tek başına bir ihbar hattı gibi çalışıyor, hayvanseverler tacize uğrayan hayvanları ona ihbar ediyorlar, Fırat da geceyarısı bile olsa hayvanı kurtarmak için harekete geçiyor.Hayvan hakları savunucuları arasında “Maddog” lakabıyla tanınan Fırat Yıldız ile Türkiye’de hayvan haklarının durumu, barınaklar ve hayvanlar üzerinden rant elde eden sözde hayvanseverler üzerine söyleştik

AYŞE DENİZ: Fırat sen bir hayvan hakları aktivistisin, hayvansever olmak ile hayvan hakları aktivisti olmak arasındaki fark nedir?

FIRAT YILDIZ: Ben Kolejliyim ve Mülkiyeliyim her iki okul da insana omurgalı bir duruş veriyor. İnandığın şeyler uğruna savaşmayı öğretiyor. Çocukluğumdan beri hayvanlar benim için çok önemliydi, daha küçükken bu işle ilgim hayvan bakmak ve beslemekle sınırlıydı, yaşım ilerledikçe tabii ki bu konuda yapabileceklerim konusunda potansiyelim arttı ve elimi taşın altına koydum.Hayvansever olmak ile hayvan hakları koruyucusu olmak farklı şeyler. Sokaktaki ya da barınaklardaki hayvanları beslemek hayvan haklarını korumak değildir aynen bahçenizdeki ağacı sulamanın doğayı korumak olmadığı gibi.

-Neden insan hakları değil de hayvan hakları? Bu soruyu sık sık duyduğunu tahmin ediyorum.

Haklısın, bize bu kadar insan acı çekerken neden hayvan hakları ile uğraşıyorsunuz diyorlar. Bir kere yaşam hakkı bir bütündür ve yaşam hakkına toptan saygı gösterilmesi gerekir. Bir hayvana bilerek ve isteyerek zarar veren bir kişi potansiyel olarak kötü ve tehlikeli bir insandır. Gücü o anda bir hayvana yettiği için ona zarar vermiştir. Yarın öbür gün bir çocuğa ya da bir kadına zarar vermiyeceğinin hiç bir garantisi yoktur. Kötü kötüdür.

Ayrıca insan ve hayvan sevgisi birbirinin alternatifi değildir.Bir kişi hayvanlar için duyarlıysa insanlar için değildir gibi bir çıkarım yapmak çok komik bence, hatta bunun tam tersi bir durum geçerli.

Hayvanlar, takdir edersin ki kendi haklarını koruyabilme imkanına sahip değiller. Bugün mecliste bütün hayvanları öldürebilecek bir yasa tasarısı bekliyor. Bunu biz engellemezsek kim engelliyecek?

-Türkiye’da hayvan hakları savunucuları arasında sürekli bir sıkıntı, bir problem yaşanıyor. Bu da kamuoyunda olumsuz bir imaj yaratıyor.Bu anlaşmazlıklar neden kaynaklanıyor?

Aslında hayvan hakları savunucuları birbirleri ile kavga etmiyor. Kavga edenler hayvan hakları savunucuları ile hayvanlar üzerinden rant elde eden hayvansever kisvesi altına gizlenmiş kişiler.

Ben mesela hiç bir canlının esir olmasını istemiyorum o yüzden barınaklara karşıyım ama bunu söylediğim zaman büyük bir tepki oluşuyor çünkü barınakların çoğunda bir”sözde” hayvan hakları derneği konuşlanmış durumda ve o dernek bu barınak üzerinden hayatını idame ettiriyor. Örneğin Ankara’daki hayvan hakları derneklerinin başkanlarının büyük çoğunluğu işsiz ya emekli ya da çalışmıyor. Mesela bir kişi “Ben hayvanlara daha faydalı olabilmek için işimi bıraktım” diyorsa bil ki o yalan söylüyordur.

ZULÜM ÜZERİNDEN ÇIKAR SAĞLIYORLAR

-Peki bu işte nasıl bir rant söz konusu ki insanlar işlerini bile bırakıyorlar?

Burada bir “vicdan ticareti“ söz konusu. Ben ve benim gibi kişiler hayvanlar zulüm görmesin diye uğraşırken bu tarz kişiler zulüm üzerinden çıkar sağlıyorlar. Bu kişilerin beslendiği iki ana rant kapısı var. Birincisi devlet çünkü devlat barınaktaki hayvanlara bakmakla yükümlü ve çok büyük bütçeler söz konusu. İkincisi de duyarlı insanların bağışları.

Hayvanlara karşı hassas ve duyarlı olan insanlar eziyet gören ya da zor durumda olan bir hayvan görünce doğal olarak tepki veriyor ve o tepkinin sonucunda da bağış geliyor. Mesela internet üzerinden yasadışı bağış toplanıyor.

-Evet ben de Facebook’ta sık sık bu tarz duyurularla karşılaşıyorum. Bu illegal bir durum yani …

Tabii. Zaten bu bir şekilde engellenebilse inan bana etrafta ben hayvanseverim diye gezenlerin büyük çoğunluğu ortadan yok olur.

Mesela hasta bir hayvanı X bir veterinere götürüyorlar ve tedavi masrafı, atıyorum 50 lira olacak bir işlem için 2000 lira tedavi parası topluyorlar Veteriner kliniği, bu paradan o hayvansever gibi görünen insana %30 komisyon veriyor. Aynı fotoğrafla bir sene sonra tekrar para toplandığını bile gördüm.

Bir süre çok uğraştım bu tarz düzenbazlarla ama artık uğraşamıyorum çünkü öncelik sıramda çok daha büyük sorunlar var. Aslında bu tip yasa dışı girişimlerin cezalarından biride dilencilikten veriliyor. Ben de bu insanlara “sosyal medya dilencisi“ diyorum zaten.

-Bir de barınaklardan bahsetmiştin.

5199 no’lu hayvanları koruma yasası sağlıklı hayvanların barınaklarda tutulmaması gerektiğini söylüyor, oysa bütün barınaklar sağlıklı hayvanlarla dolu.

Yasa her ay en az bir kere ya da her hayvan değiştiğinde de tekrar dezenfekte edilmesi gerektiğini söylüyor hayvan kafeslerinin. Oysa ben bunun neredeyse hiç bir zaman uygulanmadığını biliyorum.

Bir çok insan da barınakları iyi bir şey olarak düşünüyor. Sokaktaki yavruları ihbar ediyor belediye alsın da hayatları kurtulsun diye. Oysa barınaklar mikrop yuvası ve orda o yavruların hayatta kalabilme olasılığı neredeyse yok gibi.

-Peki yeterli kaynak olmadığı için mi barınaklar bu durumda?

Hayır olur mu öyle şey? Şimdi yine en başa dönmüş olduk. Yasa diyor ki barınakları STK’lar denetler. Bu denetimler ne yazık ki doğru şekilde yapılmıyor. Trilyonlarca lira bütçesi olan onlarca veteriner hekim ve işçinin çalıştırıldığı bir barınağın bu durumda olmasını kabul edemiyorum.

-Sosyal medyada barınaklar üzerinden de bağış toplanıyor…

Evet içler acısı barınak görüntüleri yayınlıyorlar. İnsanlar üzülüyor, genellikle gidip kendileri bifiil bir şeyler yapmak yerine de çoğu kişi maddi yardım yapmayı tercih ediyor. Ben görevimi yaptım diye rahat uyuyor.

Bir başka vahim durum da kısırlaştırma ihaleleri, barınaklarda kısırlaştırmalar ihele usülü ile yapılır.Yani toplanan hayvan ne kadar çok olursa , ne kadar çok hayvan kısırlaştırılırsa ihaleyi alan o kadar çok para kazanır. Ormanlara, dağlara toplu halde atılan köpekler çoğunlukla barınaklardan atılmıştır çünkü kısırlaştırmak için yeni köpeklere yer açmak gerekir.

Barınaklarda trilyonlar dönüyor. Gerçek hayvanseverlerin bu yolsuzluklar konusunda bilinçlendirilmeleri lazım. Bilinçlenme daha iyi, daha sağlıklı bir denetim getirecektir. Bilinçlendirme de sokakta eylemle ya da sosyal medya aracılığı ile yapılabilir. Kusura bakmasınlar ama hem hayvan hakları için mücadele ettiğini söyleyip “Hasdal barınağı ölüm kampıdır“ diye eylem düzenleyeceksin aradan bir kaç ay geçtikten sonra da barınağın bağlı olduğu belediye başkanı Kadir Topbaş’a teşekkür plaketi ve “Hayvan Oscar’ı” vereceksin… Ben bunu kabul edemem.Bu işler omurgalı bir duruş gerektirir.

-Senin PETA karşıtı olduğunu ve PETA Türkiye’ye girmesin diye büyük bir mücadele verdiğini de biliyorum. Bunun sebebi ne?

PETA dünya üzerinde organize olmuş, en büyük kedi köpek katili kuruluştur.Topladıkları köpeklerdeki ölüm oranı %98’dir. Bu hayvanları kendileri öldürürler. PETA’nın amacı evcil hayvan kategorisine giren hayvanları insanların kontrol edebileceği bir sayıya indirmektir ve bu yüzden katliam yapmaktan çekinmezler. Bu gizli saklı bir şey değildir.

PETA kürke karşı, ağır şartlarda çalıştırılan sirklerde çalıştırılan hayvanlara karşı yaptığı eylemlerle göz boyayıp sempati topluyor ve dolayısıyla da bağış akışı oluyor. Oysa arka bahçede ciddi bir hayvan katliamı var. “Ben PETA’nın şu işlerini beğeniyorum bu işlerini beğenmiyorum” gibi bir anlayışı asla kabul etmiyorum. Katil hayır işi de yapsa katildir. PETA’ya bağış yapmış olan herkes bir hayvanın öldürülmesine katkı sağlamıştır. Haytap mesela bir yandan hayvan uyutulmasına hayır diyor, bir yandan ben PETA ile işbirliği içindeyim diyor. Bu nasıl bir mentalitedir? Sadece Virginia’da otuz binden fazla hayvanı uyutarak öldürmüş eli kanlı bir oluşumdan söz ediyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nde kedi-köpek öldürmek suçtur. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre PETA bir suç örgütüdür.

-Çok karamsar bir tablo çizdin, peki hiç iyi bir şey olmuyor mu bu konularda?

Oluyor tabii, son iki yılda iki tane çok önemli gelişme oldu. Türkiye genelinde barolar hayvan hakları ile ilgili kurullar kurarak bu konuyla ilgili etkin rol almaya başladılar. En önemli pozitif olay ise sadece son bir iki yılın değil Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en önemli hayvan hakları duruşu hatta daha ileri gidiyorum en önemli sivil duruşlarından biri olan “Ölüm yasasına Hayır” eylemleridir.

Ölüm yasası hiç bir şekilde kabul edilemiyecek bir yasadır. Eğer geçseydi, Türkiye sınırları içerisindeki sahipsiz tüm kedi köpeklerin toplanarak “doğal ölüm parklarına” kapatılacak dolayısıyla da acılı bir soykırım yaşanacaktı.

Başbakanın bizzat kendi imzası ve altında da eksiksiz tüm bakanların imzasıyla meclise sunduğu hayvanları koruma kanunundaki değişiklik teklifi büyük bir halk desteği ile organize ettiğimiz “ Ölüm yasassına Hayır” eylemleri sonucunda geri çekildi. Sen daha iyi bilirsin ama bildiğim kadarıyla bu iktidarın başbakan imzasıyla verdiği kanunlaşmamış tek teklif budur sanıyorum. Bu da benim ya da herhangi birinin kişisel başarısı değil Türkiyede’ki tüm hayvanseverlerin ortak başarısıdır.

-Hayvan hakları dedik ama daha çok köpeklerden bahsettik.

Yunus Parkları, hayvanat bahçeleri, sirkler, deney hayvanları, ağır koşullarda çalıştırılan hayvanlar bunların hepsi ayrı ayrı elzem bir durum, hiç biri bir diğerinden daha az önemli değildir.Fakat köpekler konusu başlı başına bir felaket. Türkiye’deki yunus parkları kapatılsın diye uğraşıyoruz, eğer bu parklar kapatılsa kurtarılacak hayvan sayısı 200-300 hayvan olur oysa sadece Ankara’daki barınaklarda bir ayda bu sayıdan çok daha fazla hayvan ölüyor.

Bu sorunların hepsiyle birden uğraşmam mümkün değil mecburen bir yoğunlaşıyorsun.

-Sana son olarak şunu sormak istiyorum, eğer elinde bir sihirli değnek olsaydı neyi değiştirirdin ?

Herkes “Dünya üzerindeki barınaklardaki bütün hayvanların kurtulmasını sağlardım” tarzı bir cevap bekler benden zannediyorum ama ben hayvan koruma derneklerine üye olmayan büyük çoğunluğun hayvan hakları konusunda benim kadar bilgili ve bilinçli olmasını sağlardım.

Ayşe Deniz

Antalya’da, iki hayvan koruma derneğinin temsilcileri birbirine girdi. Hortum, sopa ve biber gazlarıyla birbirine saldıran gruptan 3 kişi hafif yaralandı. Olayın görüntüleri, Antalya CanDostları Koruma Ve Sahiplendirme Dernek Başkanı Arife Yanık tarafından sosyal medyada paylaşıldı. Temsilciler, karakola giderek birbirlerinden şikayetçi oldu.

20 Ağustos 2017

Antalya’da hayvanseverler hortumla birbirine girdi

Olay, Cuma günü Antalya Büyükşehir Belediyesinin Kızıllı’daki katı atık depolama tesisinde yaşandı. İddiaya göre, çöplükte yaşayan yaklaşık 300 hayvanla ilgilenmek için bölgeye giden Antalya Sokak Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği (ASKODER) Başkanı Mehmet Orhan ile Antalya Candostları Koruma ve Sahiplendirme Derneği Başkanı Arife Yanık arasında sözlü tartışma çıktı.

Kısa süre sonra tartışma kavgaya dönüşünce, yanlarında bulunan dernek temsilcileri de olaya dahil oldu. Hayvanseverler birbirlerine sopa, hortum ve biber gazıyla saldırırken, 3 kişi hafif şekilde yaralandı. Kavganın ardından iki derneğin gönüllüleri Varsak Jandarma Karakoluna giderek birbirlerinden şikayetçi oldu.

hayvan2

Kavgayla ilgili konuşan Candostları Derneği Başkanı Arife Yanık, kavga ettiği Mehmet Orhan’ı daha önce ‘Hayvanlara kötü muamele ediyor’ diye şikayet ettiği için kendisine saldırdığını öne sürdü. Orhan’a daha önce şikayet yüzünden 54 bin lira ceza kesildiğini belirten Yanık, “Bu kişinin kedi evi vardı. Kedi evindeki hayvanlar açlıktan ve susuzluktan ölmüştü. Şikayet ettik ve 54 bin lira ceza kesildi. Bundan sonra bizi sürekli tehdit etmeye başladı. Bunun üzerine uzaklaştırma kararı verildi. Çöplükte karşılaştığımızda yanımda bulunan arkadaşımıza yumrukla, yanındaki kadın da hortumla bana saldırdı. Bende kavgayı önlemek için biber gazı sıktım” dedi.Askoder Başkanı Mehmet Orhan ise basına servis edilen fotoğraflarla olayın aynı olmadığını öne sürdü. Arife Yanık’ın 4 arkadaşıyla birlikte kendisini darp etmek için biber gazı, cop ve beyzbol sopasıyla saldırdığını iddia eden Orhan, “Haftanın 3-4 günü çöplüğe gidip oradaki canlara su ve mama götürüyorum. Temiz su kullanabilsinler diye 18 noktaya küvet yerleştirdik. Bunların böyle bir derdi yok. Oraya mamayla geleceklerine sopayla, biber gazıyla gelmişler. 4 kişi birden bana saldırdılar. Biri tuttu, biri vurdu” ifadelerini kullandı.

Hayvanlara kötü muamele ettiği için ceza yediği iddiasını da yalanlayan Orhan, “Kentsel dönüşüm için boşaltılan mahalleden toplayıp beslediğimiz kedilerin ‘Aşıları, karneleri yok, kapıları büyük üşür hasta olurlar’ diye ceza yazdırdılar. Dernek başkanı olduğum için ceza iki katına çıktı. Ama cezaya itiraz ettik. Hastalıktan ve yaşlılıktan dolayı ölen 4 kediyi mezarlarından çıkarıp, ‘İşte ölen kediler’ diye algı yaptılar” şeklinde konuştu

Sözcü

KENDİME ÖĞÜTLER

  • Bir çok şeyi sorguluyor ve eleştiriyorsun. İnsan denilen sosyal hayvanın düzenine çomak sokmak için dünyaya gelmiş gibisin.Sen eleştirdikçe çok sürüler bulacaklar.Kendisine güvenli bir konum edindiğini düşünen ve insanların cehaleti sayesinde bir yerlere gelmiş olduğunu gördüğün birçok insan seni ”derhal uzaklaştırılman gerektiğini ” düşünecek kadar sözde umursamayacak. Biraz güçlenir isen üzerine sürülerini salacak… Ben seni tanıyorum… ”Ne kadar da doğru düşündüğümü göstermekten başka bir işe yaramayan insan sürüleri ” olarak görecek ve hallerine güleceksin… Senin dostların dünyanın en güzel insanları olacak..Onlar sanacak,sen bileceksin…Sakın yolundan dönme…

Seni seviyorum…

…Kujuuu …

Bir Kedi aşktivisti olabilirim.

Kendi evimde baktığım iki tane kedim var.İsimleri Niki ve Marsi.İkisi de biribirinden güzel , biribirinden şirin.Oğlum ”Patinin yavrularını barınağa getirdim.” dediğinde derhal bana getirmesini söylediğim yavrulardı.Pati annelerinin ismi…Daha doğrusu ise oğlumun bir zarf atması benim de bunu pullamam sonucunda dört yavrudan ikisi benim ile kaldı.

Bugünlerde evcilleştirdiğimiz hayvanları ne zaman evcilleştirdiğimiz ve insan eli ile evcilleştirilmiş varlıklara karşı sorumluluklarımız üzerinde hem düşünüyor hem de araştırıyorum. Deney yapmak için ve üzerimize giymek için ürettiğimiz varlıkların, kendilerinin yanında olduğumu bilmeleri için kitap hazırlıklarına başladım.

Kediler hakkında yazılanlara baktığım zaman, en azından benim kedilerimin bambaşka olduğu sonucuna ulaşabiliyorum.Oysa sıradan sokak kedileri gibi görünüyorlar.Bu ifadelerimi kediler hakkında yazılan çizilen genel ifadelere göre belirtiyorum ancak eminim bir çok kedi sahibi kendi kedilerini benim ifadelerime benzer ifadeler ile anlatacaklardır..Kedilerim yanımdan hiç ayrılmıyor desem yeridir.Hele Marsi gibi bir kediniz var ise kendinizi dünyanın tek sevilecek varlığı olarak hissetmeniz kaçınılmaz.Marsi , kendimi bana böyle hissettiriyor.Aramızdaki bağ ikimize de iyi geliyor..Bunu niçin ifade ediyorum.Çünkü Marsi bugüne kadar sadece iki kişiye yaklaşmış olan bir kedi. Birisi annesinin sahibi olan Orina,diğeri ise ben.Bunun dışında başka hiç kimsenin yüzüne bile bakmayan, kendi bakış açımızdan bakılacak olunduğunda kimseyi sevmeyen diyebileceğimiz, kendisini de sevdirmeyen ve kolay kolay dokundurmayan bir kedim var. ”Ben giderim o gider yanımda tin tin eder ” diye bir bilmecemiz var.Ona baktığım zaman aklıma bu bilmece geliyor. ”Kujuuuum ” dediğim zaman ikisinin de bir koşturması var ki görülmeye değer.Henüz bebekler iken bana gelen ve tabiri caiz ise koynumda büyüttüğüm kedilerim ile öyle bir bağ kurdum ki görenler şaşırıyor… Ailem ise evde kedi beslemenin ölümcül sonuçları olabileceği yönündeki ön yargılarına karşı direnişimi görünce sonunda ”ama sen onları çok seviyorsun da onun için böyleler ” demeye başladı.

Şimdilerde kedilerim ile birlikte bir yolculuk yapıyorum.Kedilerim ile birlikte yeni keşiflere çıkıyorum.Bu keşiflerde kediler ile birlikte iken yaşadığım haz duygusunun ve bana hissettirdiklerinin nedenleri üzerinde beyin pratikleri yapıyorum. Bu iki küçük varlık ile sevgimi ve ilgimi hiç bir şikayetim olmaksızın paylaşıyorum ve onlar hayatımın önemli bir parçası haline gelmiş halde.Her zaman bebek kalacak ve kedi oldukları halde , her şeye rağmen sahibinden ayrılmayan bir köpekten bana daha yakın kızlarımla huzur buluyorum… Elbette ki köpekler ile kediler arasında gerçekten de keskin farklar olduğu gerçek ..Bir de erkek kardeşleri var. Benny …Anneleri var. Hepsinin de karakterleri ayrı ayrı…

Artık ”fark etmek isteyen ve fark etmeye hazır ” insanlar için samimi açıklamalarda bulunduğunu düşündüğüm herhangi bir aktivist – ki sözünü ettiğim aktivistlerden birisinin hayvanseverler hakkında yapmış olduğu sıra dışı ve cesur açıklamaları da hayatımda kayda değer bulduğum ve çok çok önemsediğim için kayıt edeceğim ki esasen konunun çok konuşulacağı söylenmesine rağmen çok fazla da konuşulmadığını gözlemledim- sıradan açıklamaların aksine kendi şahsına münhasır açıklamalarını yapan herhangi bir bilim insanı, bazı konuları araştırır ilen rastladığım ve fark ettiklerini paylaşan herhangi bir blog yazarı dışında kimseyi takip etmiyor ve okumuyor olduğumu söyleyebilirim. ”Sadece popüler ve ünlü ” olduğu için falcılar misali bize sürekli bildiğimiz veya kolaylık ile ulaşabileceğimiz sıradanlıkları satan , anlatan son derece vasat ( Atatürkçü şak şakçı arayan dinci şakşakçılarına oynayan vb. ) ,eleştirildiği zaman ise klişeleşmiş ”özgürlüklerin kısıtlanması ” başlığı altında açılacak taglar peşinde koşarak kitlelerin iki elinin şak şak sesine oynayan yazarları, köşe yazarlarını, okumuyor,şarkıcıları ise dinlemiyorum.

Ünlü Ayşe kişisi Ünlü Fatma kişisini tweetledi.. Ünlü Profesör diger ünlü Profesörü eleştirdi.Ünlü Doçent ise Ünlü Profesörün tarafında yer alarak hakkında olumlu tweet attı ” gibi zamanımı çalan boş işler ile uğraşmamak kararı aldım.

Genel alıcılar belli genel vericiler de.

Bu sözlerimi de ” ünlü filozofun dediği gibi ” ile başlayan sözler ile süslemeyeceğim… Görüldüğü gibi ünlü filozofun ,ünlü profesörün bir şey söylemesine gerek kalmadan düşüncelerimi rahatlık ile ifade edebiliyorum…

Elbette ki sevgili düşünürüm burada beni yanlış anlamayacağından eminim. Senin adın üzerinde sen bir düşünürsün,sen dostumsun,arkadaşımsın ,düşünmemizi isteyen bize yol göstermeye gayret edensin.Çok zaman yolu, bu kalınkafalı sadece kendisini düşünen bencil eşkıyalar tarafından kesilensin.Her zaman yanımdasın benim ilesin..

Çok eğlenceli bir konudur.Çok iğneleyicidir.Biraz acıtır.Kendilerinin hakkında çok düşündüm ,söyleyecek çok sözüm var.

Ancak benim kendi ansiklopedim var ve artık orada kedilerimin de ismi yazıyor…

AŞK PSİKOLOJİSİ

Zorlayıcı Deneyimlerin Aşka Etkisi

  • Eşinizin davranışlarına bağlı olarak açığa çıkan kaygı ve korkular
  • Duygu ve düşüncelerinizi ifade etmek ve ortaya koymaktan kaçınma
  • Yalnız kalma ve tek başına yaşamak ile ilgili endişeler
  • Eşinizin,sevgilinizin yetersiz,değersiz veya önemsiz hissettirici iletişim biçimleri
  • Bir taraf yeteri kadar sorumluluk almadığından ilişkiyi olumlu etkileyecek yaklaşımın sürekli aynı kişiden gelmesi
  • İlişkide kendinizi güvende hissetmeme
  • Yeteri kadar duygusal destek alamamak
  • Hayır demekte zorlanmak veya ”hayır” ınızın kabul edilmemesi
  • Üzüntü,mutsuzluk,acı ve benzeri duygularınızı görmezden gelme veya küçümseme
  • Eşinizin gerçekten ihtiyaç duyduğunuzda yanınızda olmaması
  • Eleştirilerin,suçlamaların olumlu geribildirimlerden daha fazla olması
  • Pasif agresif tepkiler
  • Zayıf duygusal paylaşımlar veya duygusal yakınlığın azalması

Bu belirtiler zorlayıcı bir ilişkinin göstergesidir.Bu ilişkilere maruz kalmak travma,depresyon,kaygı problemleri açısından zemin oluşturur.

Zorlayıcı İlişkilerin Yaşamınıza Etkisi

  • Yoğun ve zorlayıcı bir ilişki içinde iseniz zamanınızın,enerjinizin sınırlı olduğunun farkına varamayabilirsiniz.İlişki bittikten sonra geçirdiğiniz zamanı,fırsatları kayıp olarak görmek oldukça yaralayıcıdır.
  • Geçirdiğiniz kısa süreli mutluluklar için yaptığınız fedakarlıklar oldukça yorucudur.Hem fiziksel hem de psikolojik olarak tükenmeye neden olur.Depresyon ve kaygı problemleri açısından tetikleyicidir.
  • Zaman uzadıkça ilişkiyi bitirmek zorlaşır.Bu şekilde davranışlara farkında olmadan alışırsınız.Gelecekte benzer davranışlarla karşılaştığınızda da kabul etmek kolaylaşır.
  • Öz saygı ve Özgüveniniz önemli ölçüde zedelenir.
  • Gelecek olası ilişkilere yönelik endişe ve kaygılar yeni bir ilişkiye başlamada zorluklar yaşanır.
  • İnsanlara olan güvenin azalması

DİKKAT ÖLÜM TEHLİKESİ

Herhangi bir zamanda kendisinin yanlış anlaşıldığını açıklamaya çalışan insanlar görmek mümkün.Bu insanların bazılarını gördüğüm zaman genellik ile açıklamaları ile ikna etmeye çalıştıkları insanlara bakıyorum.

Popüler medyada ise şu cümle ile sık sık karşılarşırız.

”Söylediklerimi cımbızlamışlar.”

Mahallede sıkça duyarız :

”Ben öyle bir şey demedim.”

Veya ;

”Öyle söylemek istemedim.”

Gittikçe gelişmiş ve vicdanlı insanın altının çizildiği bir döneme geldiğimizi değerlendiriyorum.

Bu olaylara bir örnek vermek gerekir ise Sevgili Bilim insanımız Celal Şengör’ün son zamanlarda  organ bağışı ile ilgili sözlerini açıklamak zorunda kalışını gösterebiliriz.Bildiğiniz gibi linç kültürünün hakim olduğu toplumumuzda  Sayın Şengör organlarının bağışı için ” Diyorlar ki bana efendim organlarını bağışlayacan mı ?Valla diyorum taraftar değilim .Elin dangalağına verip onu yaşatmanın anlamı yok.Ama araştırma yapılacaksa istedikleri gibi kullansınlar.” dedi.Ayrıca araştırma için iskeletini bile bağışlayacağını ifade etti.

Elbette ki medyanın da gücü ile linç girişimi gerçekleşti.Kendisi ile birlikte programa katılan bilim insanı Prof .Ali Demirsoy  ve bir kaç cesur insan konu hakkında farklı görüşlerini dile getirdi .Prof .Ali Demirsoy konunun Celal Şengör’ün organları olduğunu ve bir bilim insanının önceliğinin bilim olmasının normal olduğunu ayrıca bilim insanımızın görüşünün  gelecek için önemli olduğunun altını çizdi.Prof Celal Şengör sözlerine açıklık getirdi ve : 

”Sözlerinin tamamının dinlendiğinde organ bağışı karşıtlığını içermediğini belirtti. “Ben organ bağışına taraftarım, çok hoş bir şey, buna mukabil cesetlerin gömülmesi aptalca bir şey” diyen Şengör, “Benim vüducum, parazit halinde yaşayan bir insana verilmesindense araştırma için kullanılması daha doğru olur. Biz her insanı kutsal addediyoruz, ben öyle addetmiyorum kardeşim “

“Türkiye, benim gördüğüm en ilkel, üst düzey cehalet düzeyinde, en gayrı medeni ülkelerden biri”

“Türkiye’de bikini giyilmesi, Mercedes’e binilmesi burayı ileri bir ülke yapmıyor. Türkiye Afganistan’dır, Türkiye benim gördüğüm en ilkel ülkelerden biridir, 1000 senedir adam gibi eğitim yok.”

”Türkiye’de bikini giyilmesi, Mercedes’e binilmesi burayı ileri bir ülke yapmıyor. Türkiye Afganistan’dır, Türkiye benim gördüğüm en ilkel ülkelerden biridir, 1000 senedir adam gibi eğitim yok.” 

dedi..

Sevgili Celal Şengör’ün organları ile tüm organ ihtiyacı içerisinde olanların hayatının kurtulmayacağını biliyor ve kendi bedeni hakkındaki görüşlerini kendi adıma saygı ile karşılıyorum.Kendi  temel aldığı dinamiklere göre insanları nasıl sınıflandırdığı ile ilgili görüşlerini de ”parazit olmak pahasına ” çok merak ediyorum.

Birçok durumda çevresi tarafından mağdur edilen insanları gördüğüm için :

”Tam da öyle söyledim ve ben söyledim.”

Veya ;

”O zaman öyle söylemek istememiştim sözlerim bütünden koparılmış ancak bu düşüncesizliklerinizden dolayı şimdi tam da bu  anlamda söylüyorum.” dediğim durumlar olmuştur.

Daha önce bir kaç yazımda daha ifade ettiğim ve değerini yıllar önce idrak ettiğim ve farklı değerlendirmeler ilave  ettiğim bir oyun oynardık.”Kulaktan Kulağa Oyunu.”

Kulaktan kulağa oyununda arkadaşımızın kulağına sadece bir kelime söylerdik.Ve bu kelime son arkadaşımızın ağzından bambaşka bir kelime olarak çıkardı.Bu oyunun başa çok işler açanı ise sürekli olarak dedikodunun fenalığından bahsedilen toplumumuzda bir sözün,çok kısa sürede niyetten ve anlamdan saptırıldığı durumlardır.Burada söz sahibinin mağdur edildiği durumlardan bahsediyorum.Bunun yanında mağdurumuz sadece o an mağdur olmuş olabilir yarın aynı veya farklı bir konuda an itibarı ile ” mağdur eden” konumunda bulunanları ”mağdur” duruma düşürebilir.Burada tek bir mağduriyetin kişiyi iyi bir kişilik haline dönüştürmüş olmayacağını  söylemek istiyorum.Daha açıklayıcı biçimi ile suçluların da mağdur edildiği durumlar olabilir.

Bu konular ayrı başlıklar altında sınıflandırılarak ayrı ayrı tartışılabilir.

Tam da bu sebep ile ” sosyal yaşamdan kaçınma ” yolunu seçmiş olan oldukça derin insanlara rastlamamız mümkün olabiliyor.Bu insanlar günlük yaşamları için gerekli olan ihtiyaçlarını görebilmek için sosyal yaşam içerisine karışabiliyor ancak insanların kendisine artık gereksiz gelen sohbetleri ile fazla ilgilenmiyor. Kimisi için üzerinde düşünülmüş bir tercihtir yalnızlık.

Bu konuyu şahsi görüş çerçevesinden çıkarmış olmak adına şu şekilde pekiştirebileceğimizi  düşünüyorum :

İnternette gezerken Gazi Üniversitesi’nin ”Ev Hanımlarına Felsefe ” konulu bir eğitim programını okumak imkanım olmuştu.Bu eğitim programında anlatılanlar,kaliteli bir yaşamı seçen veya böylesi bir  yaşama yaklaşma eğilimi içerisinde olan tüm insanlara oldukça değerli bilgiler veriyordu.Böyle bir çaba içerisinde olmayan bir ev hanımının mahallenin öteki ucuna laf yetiştirmek durur iken, ”Ev Hanımlarına Felsefe ” konulu eğitim programına katılması da düşünülemez. Zamanını böylesi eğitim programlarına katılmak sureti ile değerlendirmek yolunu seçen bir ev hanımını ,”kendi ahlakını oluşturmak üzere ” yükselen merdivenin basamaklarından birisine adım atmış olması ve toplumumuzda keskin bir ayırıma maruz kalan bir hanımın kendisine dayatılan kalıpları kırması  bakımından oldukça nitelikli buluyorum.

Böylesi bir kaosun içerisinde iyi bir konumda var olma çabasının verdiği olumlu sonuçları ”başarı” olarak değerlendirecek kadar sığ bir birey olmaktan ise bu türden  bir sosyal yaşam oluşturmuş insanların grup psikolojisi ile ”dışladığını düşündüğü ” bir birey olmak  bizleri bir birey olarak gerçek başarı ile tanıştıracaktır.Bu arada elbette ki bir çok problem ile karşılaşabiliriz.Hatta bu problemler insanların hiçbirisine bir zarar vermeyecek konumda olduğunuz halde kendilerine tüm kötülükleri yapanlardan daha fazla zarar görmenize dahi neden olabilir.Çünkü artık onların sıradan dedikoduları ile vakit geçirmiyor,olanı biteni sorguluyor ve kendi ahlakınızı huzurunuzu arıyor ve belki de mücadele ederek ,fikirleriniz ve eyleminiz  başka insanlara da örnek oluyor ve yaşamlarını sorgulamalarına neden oluyorsunuz.

Burada konu neyin doğruya da yanlış olduğunu,iyiliğin ya da kötülüğün ne olduğunu tartışmamızı gerektiren derin felsefi bir konu değil.Konumuz insanların  ”şu önünde yayılan sürüye bak ” diyebileceğimiz biçimde yaşayıp gitmesi.

Hemen her toplumda niçin bir seçkinler sınıfı olur hiç düşünüyor muyuz ?Ansiklopedilerde belli insanlar olur.Niçin ansiklopedilerde bizim ismimiz geçmez.Niçin bazı kürsüler sokaktaki insan için üzerinde düşünmeye bile değmeyecek ulaşılamaz bir hayal gibi düşünülür.Niçin o yetenek hiç bir zaman biz olamayacağızdır ve  niçin birileri bize hep tüketici gözü ile bakmaktadır?Diger kulvara geçmeye CÜRET ettiğimizde ise niçin önce en yakınlarımız ve sonrasında  bizleri tüketici olarak görenler karşımıza büyük birer engel olarak dikilirler?Yapılması gereken iş basittir.Hatta bu iş sizin için son derece basit bir iş olabilir.Sizin için son derece basit olan bu işi son derece başarılı bir biçimde icra ediyor olmanız sizin bu konuda büyük bir yeteneğiniz olduğunun da bir göstergesidir.Başarmışsınız.Başarmışsınız çünkü bu sizin için oldukça basit bir iş.Fakat size çocuk oyuncağı gibi gelen işlerde başka insanlar kitleleri yönlendiriyorlar.Ve yalnızlığınıza itildiniz.İşte felsefe size  tüm bunları sorgulama yetkisini verir.Felsefe size bu yetkiyi verir.Farklı farklı felsefecilerin  bize vermek ya da vermemek hakkını gördüğü bir yetkiden bahsetmiyorum.Felsefenin kendisi size bu yetkiyi verir.

Bunun yanında tüm insanlar toplumun değerler bütününü ya tümü ile uygulamak yolunu seçerek,ya kimisi işine gelerek ya da mış gibi yaparak bilirler. Yani yalan söylemenin  kötülüğü hemen herkese öğretilir.Dürüstlüğün erdeminden bahsedilir.Dedikodunun fenalığını biliriz.Sosyal yaşamda karşınıza geçip ”hırsızlık iyidir,dürüstlük kötüdür,dedikodu harikadır” diyerek nutuk atan insanlara,çok da derin düşünceler içerisinde değil ise –  örneğin bir masumun bir zalimden zarar görmesini engellemek adına veya kendi dünya görüşümüz doğrultusunda veya durumu değerlendirdiğimiz zaman  veya derin bir anlayış içerisinde suçlu gibi görünen kişinin haklı olduğuna karar verdiğimiz zamanlar olabilir- pek rastlayamazsınız..

”Başka türlü bu zulümle nasıl baş edebilirdik ki ”

”Hürrem bir vicdansız mı yok ise harem yaşamının gereğini mi yerine getirdi ?”

Kısacası insanlar doğumlarından itibaren içerisinde yaşadıkları toplumun değerlerine aşinadırlar yani konu hakkında hemen hepsinin bilgisi vardır.Bazı güçlü görüşe sahip olan insanlar bu görüşleri ifade etmelerine rağmen bunun ile ilgisi olmayan toplumu ve toplumun sorunlarını net görürler ve ya ifade ederler ya sorgularlar ya pasif davranarak hem tepki verirler,hem iç huzurlarına yer açarlar ya da aktif mücadeleye girişirler.İşte çatışma bu insanların arasında olur.

Günümüzde mücadelenin de ”mış gibi ” olanlar ile ”yapılıyormuş gibi” yapıldığını gözlemleyebiliyoruz.Bu sonuca ulaşmamıza sebep olanlar  bizzat ”mış gibi yapanlar” dır.

Hayvan Hakları Savunucularının hayvan katili olduklarını görmek bizi artık o kadar da şaşırtmıyor.

İnsan Hakları savunucularının tek derdinin insanların duygularını sömürmek olduğunu fark etmemiz de o kadar şaşırtıcı değil.

Kadın Hakları Savunucularının satacakları biletler ile daha fazla ilgilendiğini görüyor olmamız da bize ilginç gelmiyor.

Yani -mış gibiler- normalleşmiş.

Dolayısı ile görüşlerimizi istila ederek,sömürülerine alet etmeye cüret eden  sorunlu insanlardan oluşan gruplara karşı da hareket etmek zamanının geldiğini söyleyebiliyoruz.

Değerlerden bahseden bu kadar değersiz insanın değerli insanları yok etme çabası da bize ilginç gelmiyor.

Sorgulayan insanlar  bu gibi ”mış” lar için tehlikeli varlıklardır. Çünkü biz bu insanların üzerine artık bir kurukafa resmi çizmekte ve insanlara ”dikkat ölüm tehlikesi ” demekteyiz.Her türlü ölüm tehlikesi.Ruhen ölüm tehlikesi,bedenen ölüm tehlikesi,boşa giden bir yaşam tehlikesi,hayal kırıklıkları tehlikesi ve kendinizi bu insanlara ispat etmeye çalışmak tehlikesi.

Bu insanlar doğruyu arayan ,doğru yaşamaya çalışan,hakkını bilen insanlar için ölüm tehlikesidir…

….

devam edecek…

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE

ATATÜRKÇÜLÜĞÜN İLKELERİ İNKILÂPLARIN FİKİR TEMELLERİ (Akılcı-Milliyetçi-Sosyal Görüş) Ord. Prof. Dr. SADİ IRMAK II

 

Asıl mücadele hangi problem uğrunda idi?

 

Mustafa Fazıl Paşa Sultan Aziz’e yazdığı arizada şöyle diyordu: ”Milletlerin hukukunu tayin eden şey, din ve mezhep değildir. Din, hakayıkı ezeliye makamına durup kalmazsa, yani umuru dünyeviyeye dahi müdahele ederse, cümleyi itlaf eder, kendisi dahi telef olur.”Buna karşı hürriyet fikrinin liderlerinden Ziya Paşa, Londra’da yayın­lanan Hürriyet Gazetesi’nin 41 sayılı nüshasında şöyle yazıyordu: “Tanzimata kadar tek kanun, Şeriat-ı İslâmiye idi. Yeni ihtiyacatın kazası için bir deryay-ı bipayan (sonsuz bir deniz) olan şeriattan istifaza (feyiz alma) imkânı elde iken, bu çare cüstücu olunmadan (incelenmeden) ondan ha­riç menabiden (kaynaklardan) vaz’ı kavanin (kanun yazma) fikri fasidine (sapık fikrine) sapmaktan büyük hata olamaz.Mustafa Reşit Paşa’nın müsellem olan (kabul edilen) hüsnü niyetiyle beraber bu tanzimatta sahaya saplanmasının (yani yeni kanunlar koymak) günâhından uzun bir zaman kurtulamaz”.Büyük hürriyet şairi Namık Kemal hürriyet mücadelesindeki kahra­manca davranışlarına rağmen bir bakıma tanzimattan geri olduğunu gösteren şu yazıyı yazmıştır:“Bir devlette iki kanun yürümez, şeriat büsbütün lağvedilmedikçe idarenin islâhı mümkün değildir gibi ta­katgüdaz hezeyanlarla (takat getirilmez saçmalıklar) arzı malûmat, izhar-ı dirayet ettiler. Şunu bilmezler ki, adaletin ahkâm-ı esasiyesi nakil ve akıl­da müttehittir.Kavaid-i tabiiye, evamir-i ilâhiyyeye ve ahadisi nebeviyyede bulundu­ğu için istikraat-ı hikemiyyeye -filozofik sonuçlar çıkarma- mecbur olmak­sızın onlardan -yani Kuran ve hadislerden- kaide ve kanun çıkarmışlardır. Hatta muteber bir fetva kitabı ele alınsa, değil yalnız usulü teşri, kaide-i tedvin- kanun muhtevası ve kanun yapma usulü- bile aynile birbirine mu­tabık bulunur.” Fransızca yazılmış olan bu ariza Sadullah Paya tarafından Türkçeyc tercüme edil­miştir ve Ebüzziya’nın el yazın ile Padışah’a yollanmıştır.| Bu yazı 1869’da yazılmıştır, yani tanzimattan otuz yıl sonra.

Görülüyor ki, Ziya Paşa, Namık Kemal dahil olduğu halde birçok tanzimat ve tanzimat sonrası adamları şunu söylüyorlar: Millete lâzım olan kanunlar şeriattan alınmalıdır. Çünkü şeriatın hükümleri ile modern Avrupa kanun yapma usulleri birdir, sosyal gerçekler ne olursa olsun, şe­riat hükümleri yeterlidir. Ne kadar ilgi çekicidir ki, ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk kanun müzakere edilirken bir milletvekili: “Ne o, kanun mu yapacaksınız, elimizde kanun-u İlâhi var” demişti. Oysa tanzi­mat fermanında bile şeriat muhterem olmakla beraber, bazı yeni kanunlar konması lüzumu tespit edilmiştir (1839). Bundan çok önce de Montesquieu (1689-1755) ve Rousseau (1712-1778), hürriyeti savunurken bu hürriyetin teminatı olacak kanunların yapılmasında halkın ve zamanın icaplarının ön plâna alınmasını ileri sürmüşlerdir. Böyle dogmatik-dinî esasların daima değişmekte olan sosyal zaruretleri karşılayamıyacağı tezini savunurlar ki, 18. asırdan beri Avrupa fikir devriminin temeli bu düşünce­dir. Tanzimat, bu fikrî devrimin Türkiye’deki- gecikmiş de olsa-bir yankı­sından ibarettir. Hal böyle iken Kuran’daki “kuru, yaş bir şey yoktur ki, bu kutsal kitapta bulunmasın” mealindeki âyeti, vahim bir tefsire tâbi tu­tarak elbette itikat ve ahlâka ait olan âyetten bütün dünyevî kanunların, iktisat kurallarının, hatta bütün pozitif ilimlerin de Kuran’da bulunduğu yani ayrıca kanun yapmaya, ilim yaratmaya lüzum olmadığını iddia ede­cek kadar feci bir dalâlete düşmüşlerdir. Ne acıdır ki, bugün de bu fikirde bulunanlar, yani 18. asrın Avrupasından hatta tanzimat zihniyetinden de geri kafa taşıyanlara rastlanır.İşte Türk devriminin ekseni budur: Dogmatik ve skolâstik bir şeriat devletinden lâik bir devlet anlayışına geçmek.Dogmatik-teokratik devlet ve dünya görüşünü geçmiş yüzyıllarda da bugün de savunanlar arasında garazsız gafiller bulunduğu gibi o gafilleri sömüren kasıtlılar da vardır.Din, hele yüce İslâm dini bir iman ve ahlâk rehberidir. Gerçi din amelî hayat için de bazı kurallar koymuşsa da bunların zamanla değişece­ği hükmünü, yani sosyal zarureti kabul etmiştir.
Koca İmam-ı Azam, yazdığı bir tefsir ve içtihat için Mekke’de başka şekilde içtihat edildiğini söyleyenlere: “Hüm ricalün ve nahnü rical” (Onlar adamdır, ama biz de adamız) demiştir.Müspet ilimleri, fiziği, kimyayı Kuran’da bulmaya çalışmak bu dini hiç anlamamaktır. Çünkü müspet ilimler sürekli bir tarzda değişme ve yenilenmededir. Ebediyyen değişmiyecek olan bir din kitabında hep değişe­cek olan şeyler bulunabilir mi? Bundan otuz yıl önce atomu fizik ilmi maddenin artık parçalanamayacak son yapı taşı sayardı. Bu yönden atom parçalanmaz denmiştir. Şimdi ise atom artık atom değildir. Çünkü parça­lanır olmuştur. Kuran böyle insan aklının gelişmesiyle değişecek bilgiler ihtiva edebilir mi? Eğer etseydi “ilmi Çin’de de olsa gidip arayınız” hadi­sine yer kalır mıydı?
Şüphe yok ki, dini, bir vicdan ve ahlâk prensibi olarak kabul edip onu dünya işlerinden ayırıp, amelî hayatın her an değişen gerçeklerini müspet ilimlere bağlamakla, Türk devrimi din müessesesine de en büyük saygıyı göstermiştir.İşte bütün bu sebeplerden lâiklik, Türk devriminin mihveri olmuştur. Türkiye bu sayede akılcı felsefeyi-ki Rönesansın da, reformasyonun da, müspet ilimlerin de tek yaratıcısıdır» benimsemiştir. Kaybettiğimiz asırların süratle telâfisi için başka çare var mıydı? Türk milletinin maddî, fikrî ve ruhî gücünü özgür bir kafa ile geliştirip medenî milletlerin taklitçisi ol­maktan kurtulup, yaratıcı ve eşit hak ve görevlerin sahibi, her bakımdan bağımsız bir uzvu olması için başka yol var mıydı?İşte Atatürk devrimi, bu tek yoldan yürümüştür. Ve yürümeye devam etmektedir. En karışık anlamlan en sade formüllerle ifadede görünen millî deha Büyük Millet Meclisi’nin ilk devrelerinin birinde şu sahnede belir­mişti:Bir hoca efendi sorar: Halifelik kaldırılıyor, şeriat gidiyor, türbeler ka­panıyor, şimdi ben ne olacağım?Atatürk (oturduğu yerden): Adam olacaksın hocam.
Atatürk Devrimlerinin Özellikleri ve İlkeleriMillî, demokratik, akılcı ve lâik, bir kelime ile batılı, bir dünya görüşünü memlekete yerleştirmek, devletin bütün kurumlarını bu görüşle yeniden nizamlamak Türk devriminin temel ilkesidir. Milleti, sadece kur­tarmak için değil, aynı zamanda ona ebedî ve özgür yaşama, fikrî ve ruhî kabiliyetlerini son haddine kadar geliştirme imkânlarını sağlamak uğrunda yapılmış olan bu ilerici hareketin önderi, Kemal Atatürk’tür.Büyük ve disiplinli bir millî dinamizma, üstün bir teşkilâtçılık ve ada­let duygusuyla milletimiz, üç kıtaya yalnız askerlikçe değil moral ve kültür kuvvetiyle de hâkim olmuş, hiçbir kavmin diline, dinine ve kültürüne bir zorlama yapmadan asırlara egemen yaşamıştır.
İç ve dış sebeplerle imparatorluğumuz 16 ve 17. yüzyıllarda durakla­dıktan sonra 18. yüzyıldan itibaren hızla gerilemeye başlamış ve artık ka­derine hâkim olmayan bir “hasta adam”, endüstri devletlerinin bir açık pazarı olmuştur. 1914-18 Cihan Savaşı hasta adama son darbeyi indirmiş­ti. İmparatorluğun yıkıntısı içinden Türk unsurunu selâmete çıkararak ona özgür ve şerefli bir hayat sağlamak gerekiyordu.Mustafa Kemal, bu akıbeti ve bu görevi çok önceden görmüştü. Devrim düşüncesi O’nda, 1919’un korkunç çaresizliğinin içinde doğmuş değildi. I907*de daha genç bir subayken, vatanın gelecekteki sınırlarını çizmişti. 1919’da son Osmanlı meclisine millî andlaşma (misak-ı millî) ha­linde kabul ettirdiği bu sınır, 1922’de kılıcıyla çizdiği vatan sınırının he­men aynıdır.
1922 Zaferinden sonra devrim hamlelerini 1938’e kadar bir bir ger­çekleştirmiştir.Gerçek ki Atatürk, zamanı gelinceye kadar düşüncelerini, kendi deyi­miyle “bir millî sır” olarak vicdanında saklamasını bilmiş ve çıkan fırsat­ları değerlendirerek veya fırsatlar yaratarak eserini meydana getirmiştir.Türk devrimi, tarihimizde örnekleri bulunan Islâhat hareketlerinin ya – rattığı zemin ve özlem üzerinde yapılmış kökten hamleler olmakla beraber dört bakımdan onlardan aynlır:
1 – Atatürk’ten önceki İslâhat hareketleri, daha ziyade askerî zannede­rin ve dış faktörlerin etkisi altında batılılaşmaya zorlanan bir toplumun kökten yön değiştirmeye karar veremeden doğu ile batıyı uzlaştırma gay­retinin bir verimidir.Atatürk tarihimizde ilk defa olarak bu uzlaştırmanın gerçekleşmesinin bir hayal olduğuna inanmış ve milletimizi, bütün kurumlanyla batı uygar­lık ailesinin bir uzvu haline getirme ilkesine dayanmıştır.Uzlaştırıcılar, kısmen normal muhafazakârlıktan fakat daha ziyade ba­tılılaşmanın bizi “kendimiz” olmaktan çıkaracağı korkusundan hareket edi­yorlardı. Oysa “kendimiz” olarak kalmamız, yani millî cevherimizi değil,bütün insanlığın ortak malı olan akıla ve hürriyetçi hayat görüşüne yönel­memiz gerekiyordu. Bizde iyi bilinemeyen nokta şu idi: Batı uygarlığına temel olan hayat felsefesi, batıda doğmuş ve sadece batının olmuş değildi. Akılcı ve hürriyetçi düşünce; Sümer, Mısır, Girit, Yunan ve Roma’dan atlayarak Rönesans ve reformasyon gibi iki hümanist merhaleden geçip Batı Avrupa’ya yerleşmişti. Uygarlığın unsurlan arasında, bizim de pay kattı­ğımız, İslâm uygarlığı da vardı. Böylece batılılaşma, bir yabancılaşma de­ğil, tersine bir “kendimize dönme” idi.Bu kadar sade ve anlaşılması kolay olan batılılaşma hamlelerinin kar­şısında gafletle veya elindeki iktidan kaçırmamak hırsıyla “ilmiye sınıfı” ve onu kışkırtıp sömürenler cephe almıştı.
Skolâstik görüşte ayak diremek, dinin sömürülmesinden başka bir şey değildi ve böyle bir din anlayışı aslında gerçek İslâmlıkla gelişen bir görüştü. Ne çare ki, din adına uydurulan hürafeler arasında “bir kavme benzeyen o kavimden olur” cümlesini katmışlar ve batı medeniyetini yak­laşılması caiz olmayan bir umacı olarak göstermişlerdir. İşin vehametini artıran bir faktör de dış düşmanlarımızın, yerli taassup erbabının gafletle­rini teşvik ederek, sömürerek yurdumuzu geri bırakmak için ellerinden ge­leni yapmış olmalarıdır, öyle ki, medreselerin islâhına bile yabancı devlet­ler zorluk çıkarmışlardır.
Böylece Türklüğün yaşamasını mümkün kılacak bir ortam yaratmak için iki şeye ihtiyaç vardı:A: Lâiklik prensibine dayanarak din işlerini devlet işlerinden kesin şe­kilde ayırmak,B: Dışa karşı kayıtsız, şartsız bağımsız olmak.
Türk devriminin iki ana motifi işte bunlardır.Bunların aynı zamanda başarılması da şarttı. Millî Mücadele bu mo­tifler hizmetinde yürütüldü. Millî zafer bu motifler uğruna değerlendirildi. Dünyada ve bizim tarihimizde zaferler çoktur. Fakat hiçbirisi Dumlupınar Zaferi kadar bir milletin alın yazısını değiştirmemiş ve birisi bu kadar ke­sin sonuç verecek şekilde değerlendirilmemiştir.
2 – Atatürk’ü, Osmanlı islâhatçılanndan ayıran ikinci özellik, O’nun gerçekçiliğidir. Mustafa Kemal hayata atıldığı sıralarda memleket kaderi üzerinde düşünenler üç çeşit tez güdüyorlardı.Teokrat İslamcılar; sadece şeriata dayanan, hükümdan Allah gölgesi tanıyan bir devlet fikrini savunun bir grup bütün Müslümanları İstanbul mihveri etrafından toplayarak geniş hantalı bir din devleti kurmayı hayal ediyorlardı. İstanbul’da ve illerde bu fikri güden birçok dergiler çıkıyor­du. Gerçekte ise din esasına dayanan fakat kültür ve duygu birliğinden mahrum kitlelerin bir devlet halinde birleşmeleri görülmüş şey değildi. Bir araya getirilmek istenen islâm kitleleri birbirlerini sevmek şöyle dursun, tanımıyorlardı bile. Ve Türkiye’den başka bütün İslâm toplulukları em­peryalist devletlerin esareti altında idi. Bütün o devletleri yenmeden böyle bir neticeye varmak mümkün değildi. Hatta bu başanlsa bile bir araya getirilen toplulukları bağdaştırmak imkânsızdı. Nitekim İslâmlığın fedakâr alemdarı Türklerin ordularına emperyalistler, Müslümanlardan topladıkla­rı ordularla saldırıyorlardı.
Pantürkizm akımı; dünyanın çeşitli yerlerinde bilhassa Rusya’da Türkçe konuşan ve ırkça müşterek olduğumuz elli altmış milyon insan ya­şıyordu. Ziya Gökalp hem Türkiye’de milliyet akımını uyandırmak, hem de “Büyük Türkiye” ideali aşılamak suretiyle bir Turan ülkesi kurulmasını düşünüyordu. Türkler arasında kültür ilişkileri kurmak lüzumlu idiyse de Anadolu Türklüğü 900 yıldan beri öteki Türk ülkelerinden ayrılmış, kendisine özgü bir kültür ve bir birlik yaratmıştı. Türkçe konuşan öteki kitlelerden kültür bakımından olduğu kadar coğrafya bakımından da uzak düşmüştük. Türk milletinin takati üstünde ve dünya çapında savaşlara sürüklenmeden pantürkizmi gerçekleştirmek mümkün olmayacak ve mille­timizin son damla kanı da bu uğurda heba olacaktı.
3- İslâhat hareketleri, daha ziyade mahdut müesseselerde düzeltmeler yapmak veya hakameti ve bazı şahıslan değiştirmek amacına yöneldiği halde devrimimiz, bütün müesseselerimizde ve dünya görüşümüzde top­tan değişme meydana getirmiştir. Onun için, aslında millî bir hareket ol­duğu halde kurtulmak isteyen bütün halklar için örnek olmuş bir dünya hareketi, tam anlamıyla beşerî bir davranış olmuştur. Hint, Pakistan, Tu­nus, Cezayir mücahidlerinin göğüslerinde Atatürk’ün resmini taşımaları bunun belgesidir.
4- İslâhat, hükümdarların veya bir küçük aydın grubun eseri olduğu halde devrimimiz büyük kitlelerin dâhi bir lider etrafında toplanmasıyla başarılmıştır. Millet, yalnız dış düşmanlara karşı değil, kendi müesseselerinden köhnemiş olanlarına karşı isyan ettirilerek sonuçlandırılmıştır.
Atatürk panislâmizm, federal fikirlerinin hiçbirisine iltifat etmedi. Hiçbirisini gerçekleşir karakterde bulmadı. Gerçekçi Mustafa Kemal, gidilebi­lecek tek yolu bulmuştu: Kayıtsız, şartsız bağımsız millî bir Türk Devleti kurmak.
O, bu fikri, teorik olarak ortaya atmakla yetinmedi. Millî bir Türk Devleti’nin sınırlarını gösteren haritayı da 1907’de çizdi.O’nun bu fikrine göre Osmanlı İmparatorluğu içinde nasıl olsa bir ameliyat yapılacaktı. Bu ameliyatı düşmanlarımıza bırakmamalı idik, kendimiz yapmalı idik. O zaman “hasta adam” a duyulan husumetler biz­den uzaklaşacak, tarihî hizmetlerimize ve iyiliklerimize rağmen bir işgal kuvveti gibi tanıdığımız ülkelere kendi elimizle bağımsızlıklarını verecek ve gailesiz kalacağımız anavatanımızı istediğimiz seviyeye ulaştırabilecektik. Artık Türk kanının, haritamız içinde kalsın diye, uzak ülkelerden dökülmesine Türk enerjisinin israfına bir son verilmeli idi.
Millî Mücadele bazıları için 1922 Zaferiyle hedefine ulaşmış ve son bulmuştur. Atatürk için ise Dumlupınar Zaferi bir son değil, bir başlan­gıç idi. Çünkü O’nca Türkiyenin bağımsızlığını kurtarmak ve dışa tanıt­mak yetmezdi. O bağımsızlığın devamını sağlayacak şartları da yaratmak lâzımdı. İşte Millî Mücadele’ye gönül ve fikir birliğiyle atılmış olanlar arasında ilk aynlma böyle başlıyordu. Milli zafer bir son muydu, bir başlan­gıç mıydı? Bir gaye miydi, bir vasıta mıydı? Birçokları zaferden sonra Türkiye’nin artık kendi hayatına dönmesini istiyorlardı.
Atatürk muzaffer ordularının başında İzmir’e girdiği gün açıkça: “Asıl işin şimdi başlayacağını” söylemişti.
Zafer sonrası Türkiyesinde üç fikir çarpışıyordu. Bunlardan birisine mutedil muhafazakâr antiotoriter “tekâmülcülük” diyebiliriz. Birinci Mec­lis’te hayli taraftarı vardı. Ve kısmen ikinci grubun ve “Terakkiperver Fır­kacın kurulmasına fikir temeli olmuştu. Bunlara göre İslâhat lüzumlu idi. Fakat bu İslâhat bir diktatörler gerçekleşebilecek revolüsyoner karakterde değil, evolüsyoner olmalı idi. Milletin uzun tarihi içinde yarattığı müesse­seler aslında faydalı idi. Fakat zamanla gerilemişti. Bunlan bir tekâmüle götürmek, fakat ana müesseseleri muhafaza etmek lâzımdı.
İkinci fikir daha koyu hatta gerici bir muhafazakârlığı temsil eder. Onlarca millî müesseseler sıhhatlidir. Sadece dinî emirler gereği gibi uy­gulanmalıdır. Hatta Kuran hükümleri dışında bir hukuka ve kanun yazmaya ihtiyaç yoktur.
Atatürk o zaman için mahdut olan taraftarlar ile bu fikirlerin ikisinin de karşısında yer almış ve revolüsyoner islâhatın lüzumunu kabul etmişti. O’na göre zafer kazanılmışsa da memleketi saran tehlikeler ayakta idi. Millî bir tekâmül için birçok müesseseleri kökünden yıkıp batıya özenmek değil, tamamen batılılaşmak zarurî idi. Bu uğurda tarihî ana müesseseleri dahi feda etmek ve en başta din ve devlet işlerini tamamen ayırarak dini vicdanlara bırakmak, millî iradeyi tamamıyla müspet ilmin emrine vermek lüzumlu idi.
Millî Mücadele sonrası devirlerde hatta mücadele içinde birçok insan­larla Atatürk’ün fikren ayrılması ve bazen de işin şahsî husumetlere kadar varması işte bu düşünce ayrılıklarından ileri geliyordu.Türk devrimi bir zaruretin neticesi idi. Milletin ebedî ve özgür yaşa­ması yeni bir dünya görüşünün getirilmesine, yani zihniyetlerde bir devri­me ihtiyaç gösteriyordu.

 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE

 

 

 

 

ATATÜRKÇÜLÜĞÜN İLKELERİ İNKILÂPLARIN FİKİR TEMELLERİ
(Akılcı-Milliyetçi-Sosyal Görüş)
Ord. Prof. Dr. SADİ IRMAK

I

“Reform “İnkılâp” “Devrim” ve “Revolüsyon”anlamlarına toplu bir bakış.

Türk devrimi, bir “reform” hareketi olduğu kadar bir ‘re- volüsyondur. Revolüsyon, Türkçeye ihtilâl, ayaklanma olarak çevrilmiştir. Aslında, mevcut bir durumun veya bir yaşama tarzının yahut bir toplum düzeninin anî olarak değiştirilmesi demektir ve evolüsyon (tedrici değişik­lik ve evrim) un tersini ifade eder. Birçok çeşitleri vardır; mesela teknik re­volüsyon, bir yeni aracın veya usulün ani olarak ortaya çıkmasıdır. Siyasî revolüsyon, aşağıdan yukarıya bir zorlamadır. Amacı, yeni bir düzen getir­mek ve bunu koruyacak tedbirleri almaktır. Bu maksatla mevcut düzenin redde uğraması, mücadeleci kuvvetlerin kazanılması, iktidardakilerin değiş­tirilmesi lüzumludur. Revolüsyoner değişikliklerin ilk şartı, cazip parolalar­la mevcut direnme güçlerinin kuvvetlendirilmesi, mağdur sınıfların men­faatine hitap edilmesidir. Bu sebeple bazen sosyal ütopyalara götürse bile ideolojiler, ihtilâller balonundan önemli rol oynarlar. Bunlar, revolüsyoner harekete vurucu güç sağlar. Çok defa ilk başarılardan sonra revolüsyonun liderleri arasında ve radikallerle mutediller arasında iktidar çekişmesi olur. Revolüsyonlar kuvvete dayandıklarından çok defa terör usullerine başvu­rurlar.

Tarihî tipler bakımından revolüsyonlar birkaç kısma ayrılır :

1- Sürekli revolüsyonlar: Monarşilere veya imtiyazlı bir sınıfa karşı olan sürekli hareketlerdir.
2- Burjuvazi revolüsyonu: Servet ve eğitim sayesinde yükselen burju­vazinin feodaliteye, klerikalizme, monarşiye karşı hareketleridir.
3- Proleter revolüsyon: İşçi sınıfının diktatöryasını sağlamaya çalışır.
4- Millî bağımsızlık yolunda emperyalizme karşı revolüsyon (yeniçağ revolüsyonları bu tiptendir).
5- Taassuplara, irrasyonel görüşlere karşı rasyonalizm ve lâiklik ihtilâli

Atatürk ihtilâli 4 ve 5. gruplara girer.

Bazen bir revolüsyona karşı eski duruma dönmek için karşı re- volüsyon müşahede edilir. Çağımızda liberal-demokratik devlet şekline karşı millî-faşist veya milli-sosyalist revolüsyonlar olmuştur. Bunlara sağ kanat revolüsyonu denir. Neticede bir parti iktidara tek başına hâkim ola­bilir.

Marksist doktrin, bütün dünya işçilerini kavrayacak bir cihan ihtilâlini amaç edinir. Kapitalist-Buıjuvazi sınıfını ortadan kaldırmak ve proletarya diktasını kurmayı öngörür.

Milletlerin zulme karşı direnme hakları kabul edilmekle beraber bir ihtilâl hakkının bulunup bulunmadığı devlet teorileri bakımından tartışma konusudur.

Hukukî yollardan bertaraf edilemeyen bir haksız nizama karşı yapılan ihtilâller, meşru ihtilâl olarak kabul ediliyor. Yeni anayasalarda demokra­tik hakların çiğnenmesini önleyecek tedbirler öngörülmektedir. Bu maksat­la anayasayı ihlâl edecek partilere izin verilmemektedir.

Tarihin en önemli ihtilâlleri şunlardır:
1642 ve 1688 İngiliz Puritan ihtilâlleri,
1775 ilâ 1782 Amerika Bağımsızlık İhtilâli,
1789 Büyük Fransız İhtilâli,
1830 Belçika İhtilâli,
1911 Çin İhtilâli,
1917 Rus İhtilâli,
1918 Al­man İhtilâli,
1919 Türk İhtilâli,
1922 İtalyan Faşist İhtilâli,
1933 Alman Nasyonel Sosyalist İhtilâli,
1936 İspanya İhtilâli.

Atatürk Deorimleri Niçin Zorunlu idi?
Onaltıncı asrın sonlarına kadar iman gücüyle ateşlenen millî dina­mizm, üstün bir savaş tekniği, gelişmiş refah ve organizasyon dehası saye­sinde Osmanlı İmparatorluğu dünyanın üç kıtasına hâkim olmuş, en kuv­vetli ve ihtişamlı bir devlet olmuştu. Kanuni devri, bu ihtişamın zirvesini teşkil eder. Kanuni’nin Fransız Kralı I. Fransouva’ya mektubu bunun bel­gesidir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Krali Fransouva’ya mektubu

“Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar rehberi, yeryüzü hükümdarlarının tacı iki dünyada Allahın gölgesi, Akde­niz’in, Karadeniz’in, Rumeli’nin Anadolu’nun Karaman’ın, Zulkadriyn’in, Diyarbakır’ın, Azerbaycan’ın Acem’in, Şam’ın, Mısır’ın, Mekke’nin, Medine’nin, bütün Arap diyarının-ki ulu Ataların kılıçlarının kuvvetiyle fethetmişlerdi- ve kendimin fetheylediğim nice diyarın sultan ve padişahı Beyazıt Han oğlu Selim Han oğlu Süleyman Hanım. Sen ki Frençe vilâ­yetinin kralı Françesko’sun huzuruma yarar ademin Franjan ile mektup gönderip, bazı ağız haberi de yollayarak memleketinize düşman girmiş olduğunu ve hapsedildiğinizi bildiriyorsunuz, kurtulmanız hususunda benden inayet ve medet ve istida eyliyorsun. Hor ne ki de­mişsin benim huzuruma arzolundu. Şimdi padişahlar sinmek ve hapis olmak acez değildir. Gönlünüzü hoş tutun, kalbiniz kırılmasın, Bizim Ulu Atalarımız daima düşmanı def ve memleketler feth için seferden uçak kalmamışlardır. Ben de onlann yolunu tutup memle­ketler, yalçın kaleler fethederek gece gündüz atımız eğerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Cenabı Hak hayırlı nasip eylesin. Durumu ve haberleri ademinizden öğrenirsiniz. (Cevdet Tarihi, cilt: 3)”

Ne çare ki, dış görünüşteki bu haşmete rağmen geri kalışımızın to­humları bu devirde atılmıştır. Çünkü dünya yeni bir ekonomi düzenine giriyor. Yeni bir zihniyet doğuyordu. Yani, ilim ve felsefe ile yeni bir dünya doğuyordu. Osmanlı İmparatorluğu işte bu yenileşmeye ayak uy­duramamıştı. Hatta ona inanamamıştı. Geri kalışımızın ve sonra devrimler yapmaya mecbur kalışımızın derindeki sebebi budur. Kanuni’nin askerlik ve teşkilâtçılıktaki dehası ordularımızı zaferden zafere koştururken, memle­ketin içinde işler işi gitmiyordu. Bir kere fethedilen yerlerde bir kültür bir­liği kurulamıyor, devlet yavaş yavaş bir yamalı bohça halini alıyor, yeni topraklarımızda idare ve adalet sağlanamıyor ve herşeyden önce memleket iktisatça ilerleyemiyor, tersine geriliyor ve fakirleşiyordu. Çünkü dünyadaki gelişmelerden habersiz duruyorduk.

İştirak edemediğimiz bu gelişmeler başlıca şunlardı:
Avrupa’da çığır açan üç büyük teknik yenilik hâkim olmaya başlamış­tı:
* Pusulanın geliştirilmesi, okyanuslara açılma imkânını veriyor.
*İnfilâk kuvveti müthiş bir ölçüye varan barutun gülle halinde toplarda kullanıl­ması, derebeylerinin şatolarını yıkarak feodalite devrini kapatıyor. Ve kuv­vetlenen merkezî idareler etrafında millî birlikler doğuyor.
*Nihayet mat­baanın icadı ile bilgi büyük kitlelere yayılıyordu.

Bütün bunlar dünyayı genişletiyordu. Portekizliler doğu yarım küresini, İspanyollar batı yarım küresini fiilen açmış ve paylaşmış durumdaydılar. Belki bu keşiflerde haçlı seferlerinin büyük etkisi olmuştur. Ve Avrupalılar bilmedikleri birçok şey­leri doğululardan öğrenmek fırsatını bulmuşlardır. Fakat Avrupa bu bilgilere yenilerini katmış ve onları geniş ölçüde uygulayarak dünyaya hâkim olma imkânını bulmuştur.

Hümanizm hareketlerinin ilkesi, ortaçağın skolâstik ve dogmatik dünya görüşünü bırakıp, aklın üstünlüğüne inanan bir fikir ve estetik görüşe geçmektir.

Akılcılık (rasyonalizm) ve Rönesans (yeniden doğuş) hareketinin kay­nağı çok eskidir, ilk belirtileri ve eserleri Sümerlerde, eski Çinlilerde görünen bu hareket Mısır, Girit, Yunan merhaleleri üzerinden Roma’ya atlamıştır. Ortaçağda Avrupa Asya’dan daha karanlık bir fikrî ve ruhî sevi­yede idi; Yunan felsefesi ve ilmi Avrupa’da unutulmuştu. Onun yerine in­san zekâsını hapseden skolâstisizm kaim olmuştur. Müslümanlar Yunan medeniyeti eserlerini Arapçaya çevirmek ve genişletmek suretiyle medeni­yete hizmette bulunmuşlardı. İslâmiyetin bu eserleri, İtalya ve ispanya üzerinden on ile onikinci asırlarda tekrar Avrupa’ya getirilmiştir. Fakat bu tarihten itibaren doğu ve İslâm âlemi skolâstisizmin karanlıklarına bürünmüş, Avrupa’da ise Yunan medeniyetinin yeniden keşfi manasına gelen Rönesans ve onun ardından reformasyon gibi iki hümanist dünya hareketi başlamıştır. Bu muazzam fikrî hamleye katılmamış olmamız, kafa geriliğimizin başlıca sebebi olmuş ve yurdumuzda devrimlerin en gücü olan kafa ve zihniyet devriminin vaktinden üç asır sonra yapılmasına kesin zaruret hâsıl olmuştur. Avrupa’nın dolayısıyla bütün insanlığın manen bir yeniden doğuşu olan Rönesans hareketi, skolâstisizm yerine akılcılığı, nakil­cilik yerine müşahede ve deneyi, teokrasi yerine lâikliği ve hoş görürlüğü ikâme eden bir bakıma Greko-Lâtin medeniyetine dönme, bir bakıma da görülmemiş bir hızla yayılmıştır. Buna Rönesans denir.

İtalya’da bu hareket, ondördüncü asırda eski Yunan ve Roma mede­niyetinin fikir ürünlerinin tekrar ortaya konması ve eski sanat eserlerinin yeraltından çıkarılması ile başlamıştır. Dante, Petrarca, Bokaçyo gibi dahi­lerin edebiyatta öncülük ettikleri rönesans hareketi, onbeşinci asırda Leonardo da Vinci ve Rafael, Mikelanj gibi sanat dehalannı yetiştirmiştir. Kalplere ve dimağlara yeni ufuklar açmış olan bu hareket az sonra müspet ilimlerde de görülmemiş bir hareket ve gelişmenin çığınnı açmış­tır. İnsanlık, bu dehaların himmeti ile mistisizme karşı aklın zaferini idrak etmiştir.

Gariptir ki, 13. yüzyılda Yunus ve Mevlâna insanı ulvileştiren bir teorik ve estetik hümanizmi terennüm ettikleri, Şeyh Galip 18. yüzyılda insanı kainatın gözbebeği olarak
gördüğü halde bu hümanizm mistik kalmış, dünyevî olmamış, müesseseleşmemiştir.

Rönesans hareketi XIV ve XV’inci asırlarda hemen tamamı ile İtal­ya’ya özgü iken XVI ıncı asırdan itibaren Fransa’ya Almanya’ya, İngilte­re’ye ve Avrupa’nın diğer memleketlerine yayılmıştır. Bu etki altında hümanist bir edebiyat doğmuş ve Lâtincenin yanında yavaş yavaş Avrupa millî dilleri edebiyat dili olmaya başlamıştır. 1530’da Kollej de Frans ku­rulmuş, Fransa’dan Villon, İngiltere’den Shakespeare, İspanya’dan Servantes yetişmiştir.
Müspet ilimlerde Kepler, Kopernic, Galileo, matematik, astronomi ve fiziğin temellerini atmışlar ve bunların ardından gelen Newton mekanik il­mini yaratmıştır. Bu ilimlerin ışığında insan zekâsı, dünyayı ve kainatı adım adım fethetmeye başlamıştır.

Hümanizmin ikinci bir eseri, reformasyondur. İtalya’da Savanarola, kilisenin meşru olmadığına ilk feryadı koparmış, fakat bu ses darağacında boğulmuştu. Kilise yalnız bozulmakla kalmamış, hemen Avrupa’nın bütün servetlerine el koymuş en zengin müessese olmuştur. Bu servete krallar ki­lise mallarının bir kısmını ele geçirmişlerse de kilise yine en zengin mües­sese idi. Prensler ve krallar arasında açık veya gizli bir rekabet vardı. Bir taraf kiliseyi tutunca, öbür taraf kiliseye düşman kesiliyordu. Bu suretle din reformunun fikri, siyasî ve ahlakî unsurları bir araya gelmiş bulunu­yordu. Nihayet Almanya’da Luther 1483, Fransa ve İsviçre’de Kalven (Calvin) 1509, İsviçre’de Zwingli 1510 reform hareketlerine önderlik etmiş­lerdir. Luther, daha ziyade iman temizliği açısından hareket ediyor, bil­hassa günahların para ile ödenmesine karşı harekete geçiyordu. Ve ilk de­fa olarak papalık makamının hata işlemez olduğuna dair fikre hücum edi­yor. Luther’i Alman prenslerinden bir kısmı kilisenin elinden kurtardılar, öyle ki, katolikten ayrılmış bir Luthercilik meydana geldi. Bir kısım kili­seler Luther ile birleştiler. Geçen uzun mücadelelerden sonra 1555 yılında Alman İmparatoru yeni Luther kilisesini tanımaya mecbur oldu. Bu hare­ket yavaş yavaş Fransa, İngiltere ve İsviçre’ye de yayılarak kuvvet buldu. Nihayet Protestan kilisesi ve protestanlık katolik kilisesi karşısında tutuna­bildi.
Protestanlığı hümanist bir hareket olarak alışımızın sebebi, sadece di­nî alanında bir yenileşme meydana getirmesi değildir. Protestanlık, dinî konular dahil her mevzuda kilisenin dar çemberini yarmış ve tenkit usulünün her alana uygulanabileceğini kabul etmiştir. Bu hareketin ikinci bir sonucu katolik kilisenin de az çok bir değişikliğe gitmesini zorlamış ol­masıdır. öyle ki, Protestan reformu karşısında bu seviyede olmamakla be­raber bir katolik reformu da meydana gelmiştir.

işte Avrupa’da insan kafasına ışık getiren Rönesans ve reformasyon gi­bi iki hümanist hareket vuku bulurken Osmanlı İmparatorluğu bu beşerî hareketlere uzak ve yabancı kalmış vahim bir gericilik hareketinin içine girmişti. XV. asırda Fatih’in himmetiyle İslâm dinini müsamahalı bir anlayış ile ele almak meyli hâsıl olmuşken, XVI. asırdan itibaren dini taas­sup bütün ülkeyi ve idareyi sarmıştı. Bugün kesinlikle biliyoruz ki, Fa­tih’in huzurunda din meseleleri alenen ve serbestçe tartışılabilmiş, hatta bazen İslâm ve Hıristiyan bilginleri bir arada bu tartışmalara katılabilmişlerdir. Fatih’in bu müsamahalı anlayışı sayesinde bir kısım Bizans bilginleri Türk hizmetine geçmiş, bir kısmı da emniyede memleketten çıkıp Av­rupa’ya geçmek fırsatını bulmuşlardır. Fatih, Leonardo da Vinci ile muha­bere etmiş, hatta onu İstanbul’a davet etmiştir. Büyük Venedikli ressam Bellini İstanbul’a gelmiş ve Türklüğü o kadar sevmiştir ki, Venedik’e döndüğünde Türk sanat ve zevkinden birçok şeyler götürmüş ve bu yüzden “Ilturco” lâkabını almıştır. Ne çare ki bu geniş ufuklu hoş görürlük XVI. asrın ortasından itibaren yerini koyu bir taassuba bırakmış­tır. Öyle ki, İslâmiyet ve İslâm âlemi kendi içine kapanarak dünya ceryanlarından uzak kalmıştır. Avrupa’da fizik, kimya, astronomi ve mekanik ilimler müşahede ve deneye dayanarak kurulurken ve gelişirken İslâm âle­mi müspet ilimlerle ilişiğini büsbütün kesmiş skolâstik ve dogmatik bir anlayışa saplanmıştır. Bu, ilimde duraklama, daha doğrusu gerileme idi. Kuran’da bulunan “Kuru yaş ve her şey kutsal kitapta vardır” mealindeki âyet, feci bir tefsire tâbi tutularak müspet ilimler dahi Kuran’da aranmaya başlanmıştır. Oysa Kuran, bir fizik, kimya kitabı değildir. Bu ahlâk ve hu­kuk kitabıdır. İlahî hükümler değişme kabul edemez. Kuran’da fizik ve kimya nasıl yer alabilir ki, bu ilimler mütemadiyen değişme ve gelişme halindedir. Bazen on sene geçmeden bir buluşun yanlışlığı ortaya çıkarıl­maktadır. Böyle mütemadiyen değişen bir konu bir harfi dahi değişeme­yen bir din kitabında nasıl yer tutabilirdi?

Avrupa’da da okullar aslında papaz mektepleri idi. Ve sadece ilahiyat öğretirlerdi. Bizim medresemizde de durum bu idi. O sebeple Avrupa’nın teoloji kolejleri ile bizim medreseler arasında öğretim usulü ve kadrosu bakımından oluduğu kadar mimari yönünden bile benzerlik vardı. Şu farkla ki müspet ilimler doğar doğmaz Avrupa’nın teoloji kolejleri bu yeni ilimlere hemen birer pavyon ayırıp programlarına aldıkları halde medrese bu yeniliği kabul etmemekte ayak diretmişti. Bu, ilim seviyemizi iki asır geciktiren bir âmil olmuştur. İşte medreselerin ıslâhı yerine tamamen ka­panmalarını zarurî kılmiş olan sebep budur. Öğretim birliği devrimi de bundan doğmuştur.

ATATÜRK KÜLTÜR DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ // ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE

…TEPETAKLAK…ÇAKILMAK….

 

 

”Biz zengin olma hastalığını yendik.” demiş Tuncel Kurtiz.

” Evet ben onunla aynı yerde doğdum ama aramızdaki benzerlik buraya kadardır.Çünkü İskender dünyayı fethedeyim der iken kendin vatanını unuttu.Ben vatanımı  asla unutmayacağım.Ben vatanımı savunmak ile meşgulüm.” der  Atatürk ,kendisinin Büyük İskender ile aynı toprakta doğduğu hakkındaki görüşlerini merak edenler..Evet, ”karşılaştırma buraya kadar  olabilir.” demişti.

İnsanların hayalleri vardır.Bazen hayallerii gerçekleştirmek için gerekli olan fırsatları yaratmasını bilirler,bazen bunun için hırslarına yenilip bütün düşüncelerini  bu konu üzerine odaklaştırıp gerçekleşmesi için bütün  enerjilerini bu yöne harcarlar.Hiç bir mutsuzluk o hayalin  gerçekleşememesi düşüncesinin yanında acı vermez ve ideallerinin peşinde koştururlar,bazen şanstır ”her insanın isteyeceği” türünden fırsatlar insanın karşısına çıkar ve bir basamak daha yükselmek için çabalarlar.

İnsanların basit bir marangoz iken ve kendisini geçindirecek kadar kazanabiliyor iken veya bir işyerinde bir ustabaşı iken mesleğinde ilerleyip kendi işinin sahibi olmasına sonrasında da o hususta gittikçe ilerlemesine  toplumbilimde dikey geçiş denilmektedir.

Bu geçişlere mekanik  bir bakış açısı ile yaklaştığınız zaman  bunu bir başarı hikayesi olarak yazabilirsiniz.Sistem de başarının tanımını ele aldığım zaman bunu ben de bir başarı hikayesi olarak yazabilirim.Ne kadar güzeldir,marangozdur oradan çok çalışıp daha büyük bir mobilya atölyesi kurmuştur,daha da devam ederek  ” kendi mobilyalarımı ne için kendim satmayayım ki ” deyip  hem kendisi üretmeye hem de kendi ürettiklerini pazarlamaya başlamıştır.Daha sonra  mobilya mağazaları zinciri kurarak  atölyesinde çok daha fazla çırak yetiştirmeye,mağazalarında ise daha fazla elemana ekmek vermeye başlamıştır..Bu elbette ki bir başarıdır.

 

Bu kısa entelektüel tanımdan sonra  babamın anlattığı hikayelerden birisine  geçeyim..Hikaye şöyle  :

”Evli bir adam her gün bir yumurta satarak hayatını geçindirirmiş.Eşi ile çok mutlularmış.Alacaklarını,borçlarını bilir,ayaklarını o yumurtaya göre uzatır, güzel güzel yaşayıp giderlermiş.Üst katta ise ev sahibi yaşarmış.Evlerinden kavga ve gürültü eksik olmazmış.Ev sahibi çok zenginmiş.Gelin görün ki bu kadar zenginliğe rağmen hiç huzurlu denebilecek bir yaşamları yokmuş.Bir gün kiracısının evindeki sessizlik ve huzur ev sahibinin dikkatini çekmiş.”Hanım” demiş,”izle ona ne edeceğim.”

Kiracısının kapısını çalarak ona on tane yumurt vermiş. ”Al” demiş ” benden sana bir hediyedir.Bunları sat ve  ailen ile daha güzel bir yaşam sür.” Sevinç ile kabul etmiş kiracı.O gün on tane yumurta satmış elbette ki daha fazla kâr etmiş. ”Bu kârın bir kısmını bir kaç yumurta daha almak için kullanabilirim.” demiş ve böylece macera başlamış.Macera başlamış başlamasına da zaman geçtikçe evden gürültüler yükselmeye başlamış.Kiracı hanımı bir sohbet için yaklaşmaya kalktığı zaman ona hesap yapıyorum işim var ” diyormuş..Çocuklar ” baba” diye yaklaştığında h..s..tir görmüyor musunu işim var ,hesap yapıyorum ” demeye başlamış.Artık aklında daha çok yumurta dükkanı ,hayallerinde tavuk çiftlikleri dolaşıyormuş. Evlerinde huzur namına birşey kalmamış…Ev sahibi  bir gün eşine …

”Gördün mü hanım on yumurta ile anasını …” demiş…”

İşte bu ibret verici hikayeyi babamdan çok küçük yaşlarda dinlemişimdir.

Kazanmak, daha çok kazanmak,kazandığın kaybetmemek ve muhakkak ki durursam kaybederim diyerek daha büyük hayallerin peşinde sürüklenmek  bir sistem.

Bunun yanında  bu çark neler kaybettiğinizi düşünmenize fırsat vermeyecek kadar da acımasız bir sistem..

Son yıllarda babamın anlattığı bu hikayenin ne olduğunu, babamın bana bu hikaye ile ne anlatmaya çalıştığını o kadar iyi anlıyor ve anlamdırabiliyorum ki…

Bu dikey geçişin ,elini hiçbirşeye sürmeyen,sadece tanıdıkların başarısı ile övünen birisi olmayarak,sadece izleyen birisi olmayarak,sadece bal tutan parmağını yalar tayfasının içinde olmayarak,bizzat içerisinde olan,bizzat adım adım izleyen,bizzat yıllarca  yaşayan  tek  kişi  olarak söylemeliyim ki  siz bir de bana sorun…Bugünlerde özlemim sadece bu :

 

 

Bu somyalardan bizim evimizde de vardı.Bunun rahatlığını ,sağlamlığını kolay kolay bulamazsınız.Üzerinde istediğiniz gib zıplayabilirsiniz,altına saklanabilirsiniz,kardeşiniz ile saklambaç oynar iken altındaki sepetlerin arkasına saklanabilir ve karanlıkta bulunamayabilirsiniz,yaramaz çocuklardan saklanıp derslerinizi yapabilirsiniz.Kırlentleri ile ev yapabilir,yuva kurabilirsiniz.

Şimdi evime bu somyalardan iki tane yaptırıyor ve kuzine alıyorum…

”Biz zenginlik hastalığını yendik ” diyor Tuncel Kurtiz.

Davulun sesi uzaktan hoş gelir demişler..

Dikey geçerken,ruhların nasıl tepetaklak yuvarlandığını bilmem anlatabildim mi..

Düştüğümde kendimi büyükanneannemin  arka bahçesindeki ayva ağacının tepesinde,odasındaki büyük somyada,kuzenlerle yuvarlandığımız arka odasında,evimizin sobasında,somyasında,haftada bir gün  ailece gittiğimiz çay bahçesinde  buldum..Meğer ne çok zenginmişiz de haberimiz yokmuş..

”Keşke insanlar hayatlarında bir kere çok ünlü,çok zengin olsa da cevabın bu olmadığını anlasa..” diyor Jim Carrey..

” Evet ben onunla aynı yerde doğdum ama aramızdaki benzerlik buraya kadardır.Çünkü İskender dünyayı fethedeyim der iken kendi vatanını unuttu.Ben vatanımı  asla unutmayacağım.Ben vatanımı savunmak ile meşgulüm.” der  Atatürk ,kendisinin Büyük İskender ile aynı toprakta doğduğu hakkındaki görüşlerini merak edenlere..Evet, ”karşılaştırma buraya kadar  olabilir.” demişti.

…Bana sakın paranın bize neler kaybettirdiğini sormayın…

Harcayın…harcayın…harcayın…ohhh….ohhh…..

 

….Ben bunu alayım….

http://www.youtube.com/watch?v=Pu7MjOd0o0Y

 

yalnızlık

 

Yalnızlık hakkında ne çok sözü var bu kalabalığın.Yüzlerce insanın içerisinde yalnızım diye bağıran insanlar…Bütün dostlar,arkadaşlar dönüp bakmıyor bile deseniz olur…Ölüyorum desen inandırmak için ölmen lazım.Ölmeye kalkarsan kan bile bulurlar sana …Bu kadar kişinin bir ağızdan yalnız olması kayıtsız kalınamayacak bir durum.

Yalnızlık güzeldir.Dağlar,ovalar,kırlar,böcekler,hayaller,gerçekler..Yalnızım da demezsin artık..Yalnızlık sevdiğin iş ise ağır gelir kalabalık.Yok kalabalık meraklısı isen ve yalnızım diye inliyorsan beceriksizsin dostum.

Aslında çok zaman yalnızlıktan çok istediğimiz gibi yalnız kalamıyor oluşumuzdur bütün sorun.

Aylarca ve belki de yıllarca inzivaya çekilip yalnız yaşamak istediğin zamanlar olur.Hiç bir sese ve kimseye tahammül edemediğin zamanlar olur.Olmaz.

Derin düşünceler içeren,derin analizlerle yüklü cümleler yazmak istemediğin olur.Sürekli eleştiren insanlar,sürekli dayatan insanlar,sürekli izleyen insanlar,sürekli bahane üreten insanlar ve aslında kendilerinden başka kimseleri umursamayan ancak kolay kitle olabildikleri için çokmuş gibi görünen insanlar.Birçoğu yalnızlıktan şikayetçi ve birbirlerini yalnız bırakıyorlar…

Aslında çok zaman yalnızlıktan çok istediğimiz gibi yalnız kalamıyor oluşumuzdur bütün sorun.

… ve bütün dertleri yeterince  yalnız kalamamaktır hayatta…

Aslında yalnız değilsinizdir de belki de istemediğiniz bir kalabalık vardır  etrafınızda…

Hı ne dersin bakalım…

Yapayalnız olsan şöyle,istediğin zaman kalabalık olabilsen,kimseye bağımlılığın olmadan yalnız kalabilsen ve dilediğin gibi haykırabilsen yalnızlığını..İster bir dağ başına çıktığında,ister bir hamak keyfi yaptığında,ister iş yaşamında özgür ,ister evlilik yaşamında…

diye bodoslama girelim şu konuya…

 

***

***

***

 

BUKOWSKI

 

Cehennem Köpekleri

azdılar yine; sıçrayıp ısırıyorlar,geri çekiliyorlar,etrafımda dolanıp sonra yine saldırıyorlar.

oysa ben kurtulduğumu sanıyordum
onlardan,beni unuttuklarını; ama
şimdi daha da
çoklar.

ve ben daha yaşlıyım
şimdi

ama köpeklerin yaşı
yok

ve herzamanki gibi
etinizi ısırmakla yetinmiyor
beyninizi ve ruhunuzu da
ısırıyorlar

bu odada
etrafımda dönüyorlar
şimdi.

harikulade
değiller; cehenem
köpekleri bunlar

ve sizi de
bulacaklar

şimdi
onlardan biri
olsanız
da.

Charles Bukowski

 

“Devrim isteyenler var, biliyorum, ama isyan sonrasında yeni hükümetinizi kurduğunuzda bir bakarsınız ki yeni hükümetiniz eski baba’nızdır yine, yüzüne yeni bir maske geçirmiştir sadece.”

Charles Bukowski

Bizzat insan ırki üzerine yazarken bile
onlardan uzak kaldığımda kendimi daha iyi hissediyorum;
iki santim uzakta olmak bile iyidir,
iki mil uzakta olmak harika,
iki bin mil uzakta olmaksa mükemmel..

**

”Elimdeki bira ve buz tutmuş hüzünlerim bile, insanlardan daha değerliydi. Toplumu sevmezdim; çünkü sevilecek hiçbir yanları yoktu, menfaat uğruna domalmış kitlelerdi. Kaçık ve saldırganlar arasında yaşıyorduk, derin bir uykudaydık.”

**

“Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde.

Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi

daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim ya da birkaç kişinin. Başka bir deyişle,

yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam. Ben

kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en

yalnız hissederim. Ibsen’den bir alıntı yapacağım: “En güçlü insanlar genellikle

yalnızdır.” Hiçbir zaman içimden, “şuh bir sarışın içeri girip beni düzecek,

taşaklarımı ovacak ve kendimi daha iyi hissedeceğim,” diye geçirmedim. Hayır, onun

hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, “Hey, Cuma akşamı, ne yapacağız? Burda kös kös

oturacak mıyız?” Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey. Aptallık sadece. Aptal

insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde

olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum.

Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız

hissetmedim. Kendimden hoşnutum. Bildiğim en iyi eğlence kendimim.”

Charles Bukowski