Varolmaması Gereken Bir Gezegen Keşfedildi

Bilim insanları, uzayda ‘varolmaması gereken’ yeni bir gezegen keşfetti. Yeni keşfi enteresan kılan şey, yörüngesinde bulunduğu yıldızdan çok daha büyük olması. Bu zamana kadar kabul gören teorilere göre, bir gezegenin yörüngesinde döndüğü yıldızdan bu kadar büyük olması imkansız görülüyordu.

Bilim insanlarının keşfettiği yeni gezegen, gezegenlerin oluşumuyla ilgili genel kabul gören teoriye ters düşüyor. Çünkü Jüpiter’e benzetilen yeni gezegen, etrafında döndüğü yıldızdan çok daha büyük.

BBC’nin haberine göre, gök bilimciler, yeni keşiflerini Science dergisinde anlattı. Warwick Üniversitesi’nden Prof. Peter Wheatley, bu zamana kadar küçük yıldızlar etrafında dev gezegen olamayacağı yönünde bir kanı olduğunu, bunu merak ettiklerini ve bu yüzden bu keşfin heyecan verici olduğunu söyledi. Wheatley, “Emin olamıyorduk çünkü küçük yıldızlar bizim güneşimiz gibilerinden sayıca çok daha fazla olmakla birlikte, ışıkları da az olduğundan onları incelemek çok zor oluyor” dedi. Araştırmacılar, yıldızın çevresinde dönen gezegenlerin yol açma ihtimali olan yerçekimi ivmesini ölçebilmek için İspanya ve ABD’deki teleskopları kullandılar.

UZAKLIĞI 284 TRİLYON KİLOMETRE

Yeni dev gezegen, galakside en sık rastlanan yıldızlardan olan M tipi kırmızı bir cüce yıldızın etrafında dönüyor. Ama yine de kırmızı cücenin kütlesi, yörüngesindeki GJ 3512b adlı dev gezegenin kütlesinden 270 kat daha büyük. Fakat yine de aralarındaki kütle farkı, Güneş ile Jüpiter’in arasındakinden çok daha az. Çünkü, Güneş Jüpiter’den bin 50 kat daha büyük. Cüce yıldızın Dünya’ya uzaklığı ise 284 trilyon kilometre.

YILDIZDAN BÜYÜK OLMASI TEORİLERE TERS

Gök bilimciler, genç yıldızların yörüngesindeki gaz ve toz bulutlarının nasıl gezegenlere dönüştüğüne dair teorilerini test etmek için bilgisayar simülasyonları kullanıyor. Bu simülasyonlar küçük M tipi cüce yıldızların çevresinde çok sayıda küçük gezegen oluşacağını öngörüyor. Dev gezegenle ilgili makalenin yazarlarından Bern Üniversitesi’nden Prof. Christoph Mordasini, “Bu tür yıldızların çevresinde sadece Dünya’nın büyüklüğünde ya da biraz daha büyük süper Dünya’lar bulunması gerekiyor” diyor. Mordasini buna örnek olarak Trappist-1 adlı yıldız ve çevresinde dönen gezegenleri gösteriyor.

Trappist-1, Güneş’e 369 trilyon kilometre (39 ışık yılı) uzaklıkta. Bu yıldızın 7 gezegenden oluşan bir sistemi var. Tümünün büyüklükleri neredeyse Dünya kadar ya da biraz daha küçük. Oysa yeni keşfedilen dev GJ 3512b’nin kütlesi neredeyse Jüpiter’inkinin yarısı kadar. Dolayısıyla bu dev gezegen M tipi bir cüce yıldızın etrafında dönmek için çok büyük. Keşif, gök bilimcilerin gezegenlerin oluşumu hakkındaki genel kabul gören çekirdek akresyonu ya da oluşumu teorisine meydan okuyor.

Prof. Wheatley, “Genellikle dev gezegenlerin genç bir yıldızın yörüngesinde dönen gaz bulutunun içinde buzlanmayla oluşan bir çekirdekle başlayıp hızla kendine çektiği gazlarla büyüdüğünü düşünüyoruz. Fakat bu son keşifle ilgili makaleyi yazan gökbilimciler, küçük yıldızların yörüngesinde bu tür bir oluşumu mümkün kılacak gaz ve toz maddesi bulunmadığını, dolayısıyla bu gezegenin daha ziyade yörüngedeki gaz halkasının kısmen ve aniden, kendi çekimiyle içe çökmesiyle oluşmuş olabileceğini söylüyorlar” ifadelerini kullanıyor. 

Sputnik Haber

…Karmaşa…

… Beynin paradoks değildir…Düşünen beyin eski bilginin yerine yeni bilgiyi rahatlıkla yerleştirebilir. Sorun uygulamada yaşadığı savunma becerisidir.Bu da onu akıllı olarak algılamamıza neden olan şeylerden birisidir …Düşünen bir beyin yeni bir fikir üretirse bunu uygulaması zaman alabilir. Bu sosyal hayatta akıl ile hayatta kalma isteği ve becerisinin bir sonucu olmalıdır.Bunun yanında eylem sonunda fikir de edinebilir…Beyin karmaşık değildir. Karmaşayı eğitimliler çıkarır…Çok ezber yapmışlardır.Hafızaları sayı,isim doludur…Bunun ile bu kadar övünüyorlar ise övündükleri kadar zeki değillerdir.Sistem içlerinden en yatkın olanları seçti ise işlerini yapmaktadırlar ve zekaları sıradandır.Sıradan bir zeka ile bu kadar övünmeleri kendilerinin sandığımdan daha sıradan olduğunu gösterir…/Amozonik

”Davranış sistemleri olarak ele alındığında insanlar aslında oldukça basitler.Zaman içinde davranışlarımızın karmaşık görünümü ,büyük ölçüde içinde bulunduğumuz çevrenin karmaşıklığını yansıtıyor ”

Herbert Simon

Tüm dünyanın

Doğada her şey birbirine bağlıdır.Bir orman ,bir dağ ,bir göl ,deniz ,hava sadece sınırlarımıza ait ekonomik değeri olan meta değil tüm doğada dengenin parçası olan ve doğaya ait unsurlardır.

Sadece ülke sınırları içerisinde çıkanlar değil tüm ülkelerdeki doğal felaket ismi verdiğimiz olaylar can ve mal kaybına indirgenerek küçümsenmemelidir. Zira doğa olayları tüm beraberindekileri doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler…

Ülkemizde son zamanlarda gerçekleşen ( burada nerede ne kadar alanın yandığını akademik bir çalışma havası solumak adına listeler halinde sunmayacağım ) orman yangınlarını PKK nın üstlenmesi de örgütün çalışma prensiplerine ve ruhuna çok da aykırı bir durum değil.Ahmet Türk’ün bir zamanlar acılı seslere karşı kürtlerin vicdanlarını bastırma kaygısı taşıdığını düşündüğüm ”biz profesyoneliz ” sözünü düşündüğüm zaman, örgütün veya örgüt zihniyetine sahip olanların yangınları aynı profesyonellik ile üstlenmesi pek o kadar da şaşırtıcı gelmiyor. Zira PKK zihniyeti bir ormanın yaşamsal değerini idrak etmesi bakımından tüm insanlığa profesyonelce bir mesaj vermiş oldu.

Orman yangınları ile kahramanlık destanı yazacaklarını düşünenler vicdanlarımızda bir kere daha yok olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.

İnsanlar, iktidarın yangın söndürme konusundaki acizliği ya da bilinçli yapıldığını iddia ettiği tutumunu eleştirir iken PKK zihniyeti yangınları üstlendiğini söyleyiverdi.Burada yangınları çıkaranlar ile söndürmek için gerekli olanı yapmakta kifayetsiz kalanları -işbirliği içerisinde olmak- ile itham edebilir miyiz ?

Cumhurbaşkanı ”bunlar sanatçı müsveddesi ” diyor ise pekala bu popüler tipler, ”işbirliği içerisinde olduğunuza kanaat getirdiğimiz tutumunuza karşı objektif olmak yolunu seçerek sessiz kalmayı yeğliyoruz ” diyebilir…

Ne kadar acı bir durum..Aydınların kirlenmesi..Aydınların yanması… Aydınların tüm dünyanın değişmez değeri olan ormanlar hakkında fikir birliğine varamaması..Ormanlarımızın siyasetçilerin ve aydın ve sanatçı geçinenlerin siyasi egolarının ellerinde kirlenmesi…

Gezi olayları esnasında Van civarında ”buradakiler ağaç değil mi ” diyerek yapılan bölücülüğe karşılık ”elbette ki ağaç ” diyerek kesilmemesi için imza gönderenlerden birisi olarak bu katliamı ve o gün imza yollamayanlar kadar bugün katliamın ve sonrasında siyasi kaygılarına alet edenlerin tutumlarını da kınıyorum..

Vatandaş olarak artık bu twitter kahramanlarının,konser kaygısı olanların körlerin ve sağırların – kendilerini gözümden düşürmekten başka pek de işe yaramayan tutumlarını – ağır bir şekilde kınıyorum… Ancak sadece kınamak ile olmadığının farkındayım.. Biz kınar isek neler olacağını kendileri de bilir… Ekonomik değerimiz var.. Ancak sanıyorum ki sanatçıdan ziyade konu hangi siyasi görüşün sanatçısı olduğudur.Hesabına hiç yazmıyorum ki ”git o zaman ” diyesin…

Bir orman katlinin hükümete yüklenecek malzeme çıkarması şartı ile işlerine yarıyor olması da aydın ya da sanatçı geçinenleri de pek sağlıklı bir tablo içerisine almıyor… Doğa konusunda yazdıklarında siyasetten ve muhalefetten uzak aydın bir tutum takınmaları gerektiğini düşünmek ile birlikte ,kazançlarının bir miktarının da doğanın yeniden hayat bulması uğruna kullanılması gerektiğini düşünüyorum… Aksi halde kimseye içselleştirmedikları ahlakın,doğanın terminolojisini kullanarak ,siyasetin magazin ve popüler havasını solutmamaları gerekli..Aynı şekilde orman yangınları muhalefete saldırmak için kullanılacak oy potansiyeli değildir…

”Benim gelinciklere borcum var ” diyordu ressam Hikmet Çetinkaya ki bunu söylemekte son derece haklı.Çalışmaları incelenecek olduğunda niçin gelinciklere borcu olduğu rahatlık ile görülebilir..

Sanatçı geçinenlerin ve aydın olduğunu iddia edenlerin kim olduklarının listesi ile bu yazıda ilgilenmiyor onları kendi kaygıları ile baş başa bırakıyorum…Benim için eleştirilmeyecek kutsal varlıklar değillerdir. Şimdiye kadar izlediğim kadarı ile kendilerini bu kimlikler ile bizlerin çobanı olarak ilan etmiş ,tanrı kompleksli oldukları izlenimi veren onlar , bizleri kendi isimleri için kendi kaygıları için kullanmak eğiliminde olan ,özünde kendisinden başkasını pek de düşünmeyen kararmış kimlikler… Bu şekilde etiketlediğim aydın ve sanatçı görüntülerinin altında ”hiç bir zaman sanatçı olamazsınız ” sözüne tam uyduğunu düşündüğüm çıkarcı tipler …

Diğer yandan ise ,

”Her şey olabilirsiniz ama sanatçı olamazsınız ” isimli kapsamlı bir çalışmanın artık literatürde yerini alması gerektiğini çoktan düşünmeye başladım bile..Böyle bir çalışmada kişinin bir sanatı icra etmesi için gerekli olan kabiliyetinin yanında gücün yanında savrulup duran ve sıkıştığı yerde ”kimin ne olduğunu nereden bilelim ” sözleri ile sıyrılmaya çalışan ”asla sanatçı olamayacak uyanık tip ” olması ve onu olduğu yere mıhlayanların derinlemesine analizi yapılmalı.Adnan Oktar olayında olduğu gibi ,yaptığı bir hata yüzünden kurban olmuş insanların tepesinde bitmiş bir zalimin bünyesinde para için bütün bunları görmezden gelerek hoca dedikleri şarlatanın önünde yalaklanıp duran , hükümetin ,muhalefetin ,darbenin ,derneğin,partinin ,cemaatin,vakfın ,organize suç örgütü liderlerinin dibinde el pençe divan durup bu güçleri arkasına alarak ona buna posta koyan ,kendisini kandıran kendisi ile birlikte halkı aptal yerine koymak cüretini göstererek, her dönem sağ kalan bu ”sanatçı olamayacak tipler ” artık siyasetten,kişisel zaaflardan ve kişisel kabiliyetlerinden bağımsız bilimsel olarak deşifre edilmelidir… Kendi adıma artık sadece sesini çok sevdiğim için olaylara sessiz kalamayacağım.Zira kendileri davetlere katılır ,kendilerini ulular paraları alırlar iken örgütte bulunanların biçare hali ile üzülen ben, Adnan Oktar’ın derhal layık olduğu deliğe tıkılması için sürekli olarak kendi alanımda konuyu gündeme getiriyordum.İnsanlar yaşananlardan ders aldığı ölçüde insandır ancak görülüyor ki her şey yaşandığı yerde kalmaktadır.İnsanların uyandığı yoktur sadece birilerinin ”şimdi Adnan Oktar’a küfür edebilirsin ” demesini beklemektedir. Birileri buna izin vermedikçe inadına işine bakmakta uyarılara ise ” git o zaman ” diyerek cevap vermek aymazlığını kendisinde görebilmektedir.

Bir ağaç için bölünen insanların ”katliam ,canavarca bir his ” ile masum ağaçları yok etmesine ses çıkarmamasının ve bunu haklı gösterecek bahaneler ile oyalanmasının onaylanacak bir yanı yoktur..

Kimisi pkk yaptı diyor kimisi sanatçılara laf edenler kadar gerekli olanı yapmayanları da gördüklerini iddia ediyor..

Sonuç olarak bir katliam yapıldı ve ne ülke ne doğa sizin oturduğunuz yerde yaptıklarınıza ya da yapmadıklarınıza bahane uyduracağınız yer değildir..Konu ne Fatih Sultan Mehmet’in ağaç sözleri ile ne İslam Peygamberinin doğa hakkındaki hadislerini araştırarak çözüme kavuşur ne yandaş görünmemek uğruna vicdanların susması ile ses çıkarır…

Yine bağımsız bir tutum göstererek …

Doğa hepinizden büyüktür…

Diyor ve nehire ”canlı ” statüsü verenleri kutluyorum…

Sanatı sanatçılar yapmalı…

Aydın ışık saçmalı …Halkı kandıran şarlatanlıklara alet olmamalı…

Ormanlar katledildi… ..

Hepiniz yandınız….

….

Yeni Zelanda’da yerli halk Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri ‘canlı varlık’ olarak tanınarak hukuki statü verildi.

AA’nın BBC’ye dayandırdığı habere göre Yeni Zelanda parlamentosu, aynı zamanda ülkenin üçüncü büyük nehri Whanganui’yi ‘canlı varlık’ olarak tanırken nehrin hakları Maori kabilesinden ve kraliyetten birer kişi tarafından mahkemelerde temsil edilecek.

Nehir için 80 milyon dolar tazminat ve nehrin temizlenmesi için de 30 milyon dolar fon verilecek.

‘İnsanların iyiliği için’

Maori kabilesini parlamentoda temsil eden milletvekili Adrian Rurawhe, Whanganui’nin ‘iyiliğinin’ insanların iyiliğiyle doğrudan alakalı olduğunu, bu nedenle nehrin kimliğinin tanınmasının hayli önemli olduğunu belirtti.

Yeni Zelandalı bakan Chris Finlayson da Maorilerin 160 yıldan uzun süredir nehre bu statüyü kazandırmak için mücadele ettiğini belirtti: “Biliyorum ki insanların hissettiği ilk şey doğal bir kaynağa hukuki şahsiyet kazandırmanın oldukça garip olacağıdır ancak bu, şirketlerden ya da anonim topluluklardan daha garip değildir.”

….

Fotoğraf : Bir yürüyüşüm esnasında çektiğim bir fotoğraf…

SEVGİ ve AŞK

Afrodit, bilincin evrim sürecini en olağanüstü biçimde tamamlamıştır.Budalalık ve yanlışlarla dolu gözüken harika bir gelişim öyküsü ortaya çıkmıştır ! Çapraşık ruhu şad olsun Afrodit ,kıskançlıkla Pskhye’yi ölüm düğününe ,dağın tepesindeki korkunç canavara göndermiştir.Aşk tanrısı oğlunu evlilik hazırlıklarıyla görevlendirmiş,ancak Eros kendi aşk oklarıyla vurularak Pskhye’ye aşık olmuştur.Ardından korkunç bir gerçek anında Pskhye de Eros’un aşk okları ile yaralanıp aşk tanrısına aşık olmuştur.

Yazgının gerçeklerini bir yana itip mucizeler yaratan bu güce sahip gözüken ”aşık olmak ” nasıl bir şeydir ? Bu gizi çözmeden önce ”sevgi ” ve”aşık olmak” terimlerini birbirinden ayırt etmemiz gerekir.

Birini sevmek ,bir insanı bir başka canlıya insani bir biçimde bağlayan insana özgü bir deneyimdir.O ,insanı olduğu gibi görmek ve onu karakterinin sıradanlıkları ,başarısızlıkları ve üstün yanları ile kabul edebilmektir.Eğer,yaşantımızdaki izdüşümlerin sisini aşıp bir başka insana doğrulukla bakabilirsek ,sıradan bir canlıyı mükemmel olarak algılayabiliriz.Sorun,kendi izdüşümlerimizle körleşmiş olmamızdır; bir başkasını açıklıkla,tüm derinliği ve soyluluğu ile pek seyrek olarak görebiliriz.Böyle bir sevgi kalıcıdır ve günlük yaşamın sıradanlığından etkilenmez.Bir arkadaşım bu sevgiyi ”yulaf ezmesi gibi ” diye tanımlıyor.Bu sevgi günlük yaşamda karşımıza çıkar ve insanüstü boyutlara gerek duymaz.İnsan yaşamının akışındaki sıradanlıkta yaşar ,ona hizmet eder,ilişki kurar,yanlışlar yapar ve korunur.

İnsan,aşık olduğunda yaşamın insan ötesi boyutuna geçer ve o sırada insani değerlerin ikinci planda kaldığı tanrısal bir ülkeye sürüklenir.Gökyüzünden gelen bir hortuma yakalanmış ve sıradan insan değerlerinin yok edildiği bir ülkeye sürüklenmiş gibidir.Eğer sevgi 110 voltluk kullanılabilir elektrik akımı ise,aşık olmak hiç bir evde bulunmayan 100 bin voltluk insanüstü bir enerji demektir.Aşık olmak tanrılara ve tanrıçalara özgü bir şeydir,zamanın ve mekanın ötesindedir.

Bir deney yapalım ; siz ve bir başka kişi dışında yeryüzündeki bütün insanların kaybolduğunu hayal edin.Gün boyunca o kişiyi düşünüyor ve diğer insanların size nasıl da önemsiz göründüğünü fark ediyorsunuz.Kısa bir süre için o kişi canlı bir mucizedir.Bu,aşık olma deneyimi ile gelen cennetin tek bir düşüncede yaşanmasıdır.Bu mucize herhangi bir kişide gerçekleşebilir ama biz bunu belirli bir zaman içinde çok nadir yakalayabiliriz.Bu,durağan ve renksiz bir ev yaşamını simgeleyen yulaf ezmesi sevgisinden çok farklı bir düzendir.

Günümüzde sıradan insanların tanrılarla ilişkiye geçtiği tek yer romantik bir aşktır.Aşık olmak,o kişinin içine bakıp ardındaki tanrıyı ya da tanrıçayı görme deneyimidir.

Aşık olduğumuzda hemen körleşiriz.Gerçek bir kişinin hemen yanında yürüyüp sıradan bir insanoğlundan daha olağanüstü bir varlık üzerinde yoğunlaşırız.Ruhsal açıdan olağanüstü bir kahramanla ilişki kurmanız yok edilmeniz anlamına gelir.Mit,bize bu noktadan başlayarak belirli koşullarda ölümlülerin mitolojik bir kahramanla farklı bir ilişki yaşadıklarında bundan sağ çıkabileceklerini ancak ,akılcı bir değişime uğrayacaklarını söyler.Sanırım bu da öykümüzün önemli bir noktasını vurgular.Bir ölümlü ,ölümsüz boyutlarda bir ilişki kurar ve bu gerçekle birlikte yaşar.Bu bağlamda aşk tanrısının okları ile vurulmanın ne demek olduğu anlaşılabilir.Yaşanan evrelerin yer değiştirmesi olan derinlikli deneyimi görebilir insan.Bu ,aşkın inanılmaz bir biçimde patlak veren deneyimidir.

Öykümüz sıradan insanların yaşadıklarından çok daha farklı bir şeyle ilişki kuran bir kadınla ilgili .Mitin gerisi ,kadının bu tanrısal dokunuştan nasıl sağ çıktığını anlatıyor bize…


YÜRÜMENİN FELSEFESİ

Mümkün mertebe az oturmalı; açık havada yürürken doğmayan,şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. Ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir.Daha evvel de söylediğim gibi , Kutsal Tin’e karşı işlenen esas günah yerinden kıpırdamamaktır.

Fridrich NIETZSCHE

”Kopmak zordur ” der Nietzsche ,”bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir.Fakat çok geçmeden yeni bir kanat çıkar.”Nietzsche ‘nin hayatı böyle ayrılmalardan kopmalardan ve tecritlerden oluşacaktı : dünyadan ,toplumdan,yoldaşlardan,meslekdaşlardan,kadınlardan,arkadaşlardan ve ana babadan .Fakat yalnızlığının içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleştiğinin işaretiydi. Hesap vermek yok,engel oluşturacak uzlaşmalar yok ,görüşü açık ve tarafsız.

Nietzsche yorulmak nedir bilmeyen hatırı sayılır bir yürüyüşçüydü.Sık sık yürüyüşten bahsederdi.Açık havada yürüyüş yapmak ,Nietzsche külliyatının doğal bileşeni,yazarlığının da değişmez refakatçisiydi.

Yürüyüş burada Kanttaki gibi işe ara vermek ya da oturmaktan kamburu çıkmış ,iki büklüm olmuş vücuda yapılan asgari bir temizlik değildir. Nietzsche çalışmak için yürümek zorundadır.Dinlenmenin ,hatta refakatçisi olmanın bile ötesinde , Nietzsche’nin tam olarak parçasıdır yürüyüş.

”Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden,aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim ethosumuz açık havada ,tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek,tırmanarak,dans ederek düşünmektir. ”

Onca insan kitaplarını sadece başka kitapları okuyarak yazmıştır ; o kitapların pek çoğu havasız kütüphanelerin kokusunu taşır.Bir kitabı neye dayanarak değerlendiririz ? Kokusuna göre, zira bir dolu kitabın üstüne okuma salonlarının veya masalarının o küf kokusu sinmiştir.Havasız,ışıksız odalar…

..

”Yazarın fikirlerinin aklında nasıl belirdiğini;fikirlerin mürekkep hokkasının başında , karnı sıkışmış, kafası sayfalara gömülmüş haldeyken mi gelip gelmediğini çabucak anlarız ; ki bu durumda kitabıyla alakamızı da çabucak keseriz ! Kasılmış bağırsaklar kendini hızla ele verme konusunda – bundan hiç şüpheniz olmasın – ağır havadan ,alçak tavanlardan ve dar odalardan geri kalmaz .”

..

Duvarların arasında hapsolmuş ,sandalyelerine çakılıp kalmış yazarların kitapları hazmedilemeyecek kadar ağırdır.Masada duran diğer kitapların derlemelerinden doğarlar.Bu kitaplar semiz kazlara benzer; alıntılarla beslenmiş, referanslarla doldurulmuş,dipnotlarla oldukları yere çökmüşlerdir.Gülle gibidirler, obezdirler, sıkıcıdırlar ve güçlükle yavaş yavaş okunurlar. Satırların başka satırlarla karşılaştırılması ve başkalarının zaten etraflıca anlattıkları hakkında yazanların söylediği şeylerin tekrar edilmesi ile ortaya çıkan başka kitaplardan oluşan kitaplardır bunlar. Doğrular,açıklığa kavuşturur ve düzeltirler; bir cümle paragrafta ,koca bir bölüme dönüşür . Bir kitap ,bir başka kitaptaki tek bir cümle üzerine yazılmış yüz kitabın yorumu olmuştur.

..

Oysa eserini yürürken yaratan yazarın böyle prangaları yoktur, düşüncesi başka ciltlerin kölesi değildir,doğrulamalarla hantallaşmamış, başkalarının düşünceleri ile ağırlaşmamıştır. Başkalarının açıklamalarını ihtiva etmez, sadece düşünce muhakeme ve karardan ibarettir.Hareketten dürtüden doğan bir düşüncedir.

Düşünce ne kadar hafif ise o kadar çok yükselir ve kanaatin,takdirin,yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir. Kütüphanelerde doğan kitaplar ise ağır ve sığdır,birer kopya seviyesinde kalırlar ancak.

Yürümek spor değildir.


Spor teknik,kurallar,puanlama ve rekabet meselesidir,durmadan öğrenmeyi ve çalışmayı gerektirir,duruşları tanımak,doğru hareketleri bir araya getirmektir.Doğaçlama ve yetenek çok sonra gelir.

Spor skor tutmaktır.Hangi sıralamadasın ? Zamanlaman ne ?Sonuç ne ? Tıpkı savaşta olduğu gibi , kazanan ve kaybeden ayırımı burada mevcuttur. Sporla savaş arasında savaşta onur ,sporda utanca dönüşen bir benzerlik bulunur.Rakibe duyulan saygı ,düşmana duyulan nefret.

Spor aynı zamanda dayanıklılık kazanmanın,yılmadan denemenin ve disiplinden haz almanın öğrenilmesidir. Ahlaki bir sistem, bir iştir spor.

Elbette maddi yönü de vardır,yorumlamalara,gösterilere dayalı bir pazardır.Performanslardan oluşur. Spor,marka ve imaj tüketicilerinin üşüştüğü şaşaalı büyük törenlere zemin hazırlar.Para ruhları boşaltmak,tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu.

Yürümek spor değildir.Bir ayağı diğerinin önüne atmak çocuk işidir.Yürüyenler karşılaştığında ne bir sıralama vardır ne de puanlama.Yürüyen hangi yoldan geldiğini ,en güzel manzaranın hangi patikadan görüldüğünü anlatır,görüşün hangi noktada daha iyi olduğundan bahseder.

Buna rağmen bir aksesuar piyasası yaratılmaktan geri kalınmamıştır, devrim niteliğinde ayakkabılar,inanılmaz çoraplar, müthiş sağlam pantolonlar…Alttan alta sporcu ruhu da işe dahil edilir. Yürümüyoruz artık,”trekking yapıyoruz”. Yürüyenleri kayakçı özentisi gibi gösteren ince değnekler bile satılmaktadır. Ama bu iş çok yürümez. Yürümemelidir de.

Ağırdan almak namına şimdiye dek yürümekten daha iyi bir şey bulunamamamıştır. Yürümek için iki bacağınızın olması yeterlidir.Gerisi fasa fisodur. Hızlanmak mı istiyorsunuz ? O halde yürümeyin ,başka bir şey yapın,tekerleklileri kullanın ,kayın,uçun ! Yürümeyin.Ve unutmayın yürürken takdire şayan tek şey gökyüzünün parlaklığı ,manzaranın görkemidir. Yürümek spor değildir.

Bir kez ayakları üstünde dikildi mi olduğu yerde kalamaz insan…

İçsel Huzur İyi Yaşamın Kapısını Açar

Kendimizin Efendisi Olmamız Tanrısal İradenin ,Amaç Edinmemizi İstediği Şeydir

”Tanrısal Bilgelik ; zeka ,düzen ve akıldır.Her işimizi Tanrısal bilgeliğin ustalığına bağlanarak yapmalıyız.”Epiktetos

Kötülük dünya içinde ,olayların ya da insanların içinde doğal olarak bulunan bir şey değildir.Kötülük,unutkanlık,tembellik ya da dikkatsizlikle oluşur.Yaşamdaki gerçek amacımızı görme gücünü yitirdiğimizde ortaya çıkan bir şeydir.

Amacımızın ruhsal gelişim olduğunu anımsadığımızda ,kendimize dair en iyi gerçekleri ele geçirme çabasına geri döneriz.Mutluluğun kazanılma yolu budur.

Zihninize Hazineniz Gibi Davranın
Aklınızı Hep Anımsayın
Amacınıza Odaklanın

Tutkular nefsin hastalıklarıdır.Bedeniniz gibi nefsiniz de hastalanabilir.Nefsin hastalıkları zayıflıklardır.

Zihninizi kimseye teslim etmeyin.Eğer birisi sizin bedeninizi alıp yoldan geçen yaşlı birisine köle olarak verirse doğallıkla öfkeye kapılırsınız. O kişi sizi yerden yere vurduğunda üzülürsünüz.

O zaman herhangi bir kişi sizi etkilemek istediğinde ,çok değerli olan zihninizi verir iken neden herhangi bir utanç duygusu hissetmiyorsunuz? Sizinle iğrenç şeyler paylaştıktan sonra ,sizi kafası karışmış ve dağılmış halde bırakacak birisine zihninizi teslim etmeden önce ikinci bir kez daha düşünün.

Filozof cahile şöyle der :”Azgın arzularının sonu yok .Endişeleriniz bayağı.Düşünceleriniz sahte ve yanlış.Cahil öfkelenerek gider,aşağılandığını söyler.”

Kendinizi bilge bir kişi olarak tanıtmayın ve ruhsal amaçlarınızı onlara saygı duymayanlarla tartışmayın,kendinize saklayın.Karakterinizi gösterin.Kendi kişisel asaletinize ,soyluluğunuza olan adanmışlığınızı davranışlarınızla gösterin.

Zulüm Üzerinden Çıkar Sağlıyorlar

Fırat Yıldız bir hayvansever ve hayvan hakları aktivisti. Koruması altında onlarca köpek var, özellikle sakat, tacize uğramış, bakıma muhtaç hayvanlarla ilgileniyor. Köpek dövüştürenlerin elinden köpekleri kurtarıp rehabilite ediyor ve onları sahiplendiriyor. Sadece köpekler de değil baktığı hayvanlar arasında yaşlı olduğu için ölüme terk edilmiş iki at ve yolda başıboş bulunmuş bir koç da var. Tek başına bir ihbar hattı gibi çalışıyor, hayvanseverler tacize uğrayan hayvanları ona ihbar ediyorlar, Fırat da geceyarısı bile olsa hayvanı kurtarmak için harekete geçiyor.Hayvan hakları savunucuları arasında “Maddog” lakabıyla tanınan Fırat Yıldız ile Türkiye’de hayvan haklarının durumu, barınaklar ve hayvanlar üzerinden rant elde eden sözde hayvanseverler üzerine söyleştik

AYŞE DENİZ: Fırat sen bir hayvan hakları aktivistisin, hayvansever olmak ile hayvan hakları aktivisti olmak arasındaki fark nedir?

FIRAT YILDIZ: Ben Kolejliyim ve Mülkiyeliyim her iki okul da insana omurgalı bir duruş veriyor. İnandığın şeyler uğruna savaşmayı öğretiyor. Çocukluğumdan beri hayvanlar benim için çok önemliydi, daha küçükken bu işle ilgim hayvan bakmak ve beslemekle sınırlıydı, yaşım ilerledikçe tabii ki bu konuda yapabileceklerim konusunda potansiyelim arttı ve elimi taşın altına koydum.Hayvansever olmak ile hayvan hakları koruyucusu olmak farklı şeyler. Sokaktaki ya da barınaklardaki hayvanları beslemek hayvan haklarını korumak değildir aynen bahçenizdeki ağacı sulamanın doğayı korumak olmadığı gibi.

-Neden insan hakları değil de hayvan hakları? Bu soruyu sık sık duyduğunu tahmin ediyorum.

Haklısın, bize bu kadar insan acı çekerken neden hayvan hakları ile uğraşıyorsunuz diyorlar. Bir kere yaşam hakkı bir bütündür ve yaşam hakkına toptan saygı gösterilmesi gerekir. Bir hayvana bilerek ve isteyerek zarar veren bir kişi potansiyel olarak kötü ve tehlikeli bir insandır. Gücü o anda bir hayvana yettiği için ona zarar vermiştir. Yarın öbür gün bir çocuğa ya da bir kadına zarar vermiyeceğinin hiç bir garantisi yoktur. Kötü kötüdür.

Ayrıca insan ve hayvan sevgisi birbirinin alternatifi değildir.Bir kişi hayvanlar için duyarlıysa insanlar için değildir gibi bir çıkarım yapmak çok komik bence, hatta bunun tam tersi bir durum geçerli.

Hayvanlar, takdir edersin ki kendi haklarını koruyabilme imkanına sahip değiller. Bugün mecliste bütün hayvanları öldürebilecek bir yasa tasarısı bekliyor. Bunu biz engellemezsek kim engelliyecek?

-Türkiye’da hayvan hakları savunucuları arasında sürekli bir sıkıntı, bir problem yaşanıyor. Bu da kamuoyunda olumsuz bir imaj yaratıyor.Bu anlaşmazlıklar neden kaynaklanıyor?

Aslında hayvan hakları savunucuları birbirleri ile kavga etmiyor. Kavga edenler hayvan hakları savunucuları ile hayvanlar üzerinden rant elde eden hayvansever kisvesi altına gizlenmiş kişiler.

Ben mesela hiç bir canlının esir olmasını istemiyorum o yüzden barınaklara karşıyım ama bunu söylediğim zaman büyük bir tepki oluşuyor çünkü barınakların çoğunda bir”sözde” hayvan hakları derneği konuşlanmış durumda ve o dernek bu barınak üzerinden hayatını idame ettiriyor. Örneğin Ankara’daki hayvan hakları derneklerinin başkanlarının büyük çoğunluğu işsiz ya emekli ya da çalışmıyor. Mesela bir kişi “Ben hayvanlara daha faydalı olabilmek için işimi bıraktım” diyorsa bil ki o yalan söylüyordur.

ZULÜM ÜZERİNDEN ÇIKAR SAĞLIYORLAR

-Peki bu işte nasıl bir rant söz konusu ki insanlar işlerini bile bırakıyorlar?

Burada bir “vicdan ticareti“ söz konusu. Ben ve benim gibi kişiler hayvanlar zulüm görmesin diye uğraşırken bu tarz kişiler zulüm üzerinden çıkar sağlıyorlar. Bu kişilerin beslendiği iki ana rant kapısı var. Birincisi devlet çünkü devlat barınaktaki hayvanlara bakmakla yükümlü ve çok büyük bütçeler söz konusu. İkincisi de duyarlı insanların bağışları.

Hayvanlara karşı hassas ve duyarlı olan insanlar eziyet gören ya da zor durumda olan bir hayvan görünce doğal olarak tepki veriyor ve o tepkinin sonucunda da bağış geliyor. Mesela internet üzerinden yasadışı bağış toplanıyor.

-Evet ben de Facebook’ta sık sık bu tarz duyurularla karşılaşıyorum. Bu illegal bir durum yani …

Tabii. Zaten bu bir şekilde engellenebilse inan bana etrafta ben hayvanseverim diye gezenlerin büyük çoğunluğu ortadan yok olur.

Mesela hasta bir hayvanı X bir veterinere götürüyorlar ve tedavi masrafı, atıyorum 50 lira olacak bir işlem için 2000 lira tedavi parası topluyorlar Veteriner kliniği, bu paradan o hayvansever gibi görünen insana %30 komisyon veriyor. Aynı fotoğrafla bir sene sonra tekrar para toplandığını bile gördüm.

Bir süre çok uğraştım bu tarz düzenbazlarla ama artık uğraşamıyorum çünkü öncelik sıramda çok daha büyük sorunlar var. Aslında bu tip yasa dışı girişimlerin cezalarından biride dilencilikten veriliyor. Ben de bu insanlara “sosyal medya dilencisi“ diyorum zaten.

-Bir de barınaklardan bahsetmiştin.

5199 no’lu hayvanları koruma yasası sağlıklı hayvanların barınaklarda tutulmaması gerektiğini söylüyor, oysa bütün barınaklar sağlıklı hayvanlarla dolu.

Yasa her ay en az bir kere ya da her hayvan değiştiğinde de tekrar dezenfekte edilmesi gerektiğini söylüyor hayvan kafeslerinin. Oysa ben bunun neredeyse hiç bir zaman uygulanmadığını biliyorum.

Bir çok insan da barınakları iyi bir şey olarak düşünüyor. Sokaktaki yavruları ihbar ediyor belediye alsın da hayatları kurtulsun diye. Oysa barınaklar mikrop yuvası ve orda o yavruların hayatta kalabilme olasılığı neredeyse yok gibi.

-Peki yeterli kaynak olmadığı için mi barınaklar bu durumda?

Hayır olur mu öyle şey? Şimdi yine en başa dönmüş olduk. Yasa diyor ki barınakları STK’lar denetler. Bu denetimler ne yazık ki doğru şekilde yapılmıyor. Trilyonlarca lira bütçesi olan onlarca veteriner hekim ve işçinin çalıştırıldığı bir barınağın bu durumda olmasını kabul edemiyorum.

-Sosyal medyada barınaklar üzerinden de bağış toplanıyor…

Evet içler acısı barınak görüntüleri yayınlıyorlar. İnsanlar üzülüyor, genellikle gidip kendileri bifiil bir şeyler yapmak yerine de çoğu kişi maddi yardım yapmayı tercih ediyor. Ben görevimi yaptım diye rahat uyuyor.

Bir başka vahim durum da kısırlaştırma ihaleleri, barınaklarda kısırlaştırmalar ihele usülü ile yapılır.Yani toplanan hayvan ne kadar çok olursa , ne kadar çok hayvan kısırlaştırılırsa ihaleyi alan o kadar çok para kazanır. Ormanlara, dağlara toplu halde atılan köpekler çoğunlukla barınaklardan atılmıştır çünkü kısırlaştırmak için yeni köpeklere yer açmak gerekir.

Barınaklarda trilyonlar dönüyor. Gerçek hayvanseverlerin bu yolsuzluklar konusunda bilinçlendirilmeleri lazım. Bilinçlenme daha iyi, daha sağlıklı bir denetim getirecektir. Bilinçlendirme de sokakta eylemle ya da sosyal medya aracılığı ile yapılabilir. Kusura bakmasınlar ama hem hayvan hakları için mücadele ettiğini söyleyip “Hasdal barınağı ölüm kampıdır“ diye eylem düzenleyeceksin aradan bir kaç ay geçtikten sonra da barınağın bağlı olduğu belediye başkanı Kadir Topbaş’a teşekkür plaketi ve “Hayvan Oscar’ı” vereceksin… Ben bunu kabul edemem.Bu işler omurgalı bir duruş gerektirir.

-Senin PETA karşıtı olduğunu ve PETA Türkiye’ye girmesin diye büyük bir mücadele verdiğini de biliyorum. Bunun sebebi ne?

PETA dünya üzerinde organize olmuş, en büyük kedi köpek katili kuruluştur.Topladıkları köpeklerdeki ölüm oranı %98’dir. Bu hayvanları kendileri öldürürler. PETA’nın amacı evcil hayvan kategorisine giren hayvanları insanların kontrol edebileceği bir sayıya indirmektir ve bu yüzden katliam yapmaktan çekinmezler. Bu gizli saklı bir şey değildir.

PETA kürke karşı, ağır şartlarda çalıştırılan sirklerde çalıştırılan hayvanlara karşı yaptığı eylemlerle göz boyayıp sempati topluyor ve dolayısıyla da bağış akışı oluyor. Oysa arka bahçede ciddi bir hayvan katliamı var. “Ben PETA’nın şu işlerini beğeniyorum bu işlerini beğenmiyorum” gibi bir anlayışı asla kabul etmiyorum. Katil hayır işi de yapsa katildir. PETA’ya bağış yapmış olan herkes bir hayvanın öldürülmesine katkı sağlamıştır. Haytap mesela bir yandan hayvan uyutulmasına hayır diyor, bir yandan ben PETA ile işbirliği içindeyim diyor. Bu nasıl bir mentalitedir? Sadece Virginia’da otuz binden fazla hayvanı uyutarak öldürmüş eli kanlı bir oluşumdan söz ediyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nde kedi-köpek öldürmek suçtur. Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre PETA bir suç örgütüdür.

-Çok karamsar bir tablo çizdin, peki hiç iyi bir şey olmuyor mu bu konularda?

Oluyor tabii, son iki yılda iki tane çok önemli gelişme oldu. Türkiye genelinde barolar hayvan hakları ile ilgili kurullar kurarak bu konuyla ilgili etkin rol almaya başladılar. En önemli pozitif olay ise sadece son bir iki yılın değil Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en önemli hayvan hakları duruşu hatta daha ileri gidiyorum en önemli sivil duruşlarından biri olan “Ölüm yasasına Hayır” eylemleridir.

Ölüm yasası hiç bir şekilde kabul edilemiyecek bir yasadır. Eğer geçseydi, Türkiye sınırları içerisindeki sahipsiz tüm kedi köpeklerin toplanarak “doğal ölüm parklarına” kapatılacak dolayısıyla da acılı bir soykırım yaşanacaktı.

Başbakanın bizzat kendi imzası ve altında da eksiksiz tüm bakanların imzasıyla meclise sunduğu hayvanları koruma kanunundaki değişiklik teklifi büyük bir halk desteği ile organize ettiğimiz “ Ölüm yasassına Hayır” eylemleri sonucunda geri çekildi. Sen daha iyi bilirsin ama bildiğim kadarıyla bu iktidarın başbakan imzasıyla verdiği kanunlaşmamış tek teklif budur sanıyorum. Bu da benim ya da herhangi birinin kişisel başarısı değil Türkiyede’ki tüm hayvanseverlerin ortak başarısıdır.

-Hayvan hakları dedik ama daha çok köpeklerden bahsettik.

Yunus Parkları, hayvanat bahçeleri, sirkler, deney hayvanları, ağır koşullarda çalıştırılan hayvanlar bunların hepsi ayrı ayrı elzem bir durum, hiç biri bir diğerinden daha az önemli değildir.Fakat köpekler konusu başlı başına bir felaket. Türkiye’deki yunus parkları kapatılsın diye uğraşıyoruz, eğer bu parklar kapatılsa kurtarılacak hayvan sayısı 200-300 hayvan olur oysa sadece Ankara’daki barınaklarda bir ayda bu sayıdan çok daha fazla hayvan ölüyor.

Bu sorunların hepsiyle birden uğraşmam mümkün değil mecburen bir yoğunlaşıyorsun.

-Sana son olarak şunu sormak istiyorum, eğer elinde bir sihirli değnek olsaydı neyi değiştirirdin ?

Herkes “Dünya üzerindeki barınaklardaki bütün hayvanların kurtulmasını sağlardım” tarzı bir cevap bekler benden zannediyorum ama ben hayvan koruma derneklerine üye olmayan büyük çoğunluğun hayvan hakları konusunda benim kadar bilgili ve bilinçli olmasını sağlardım.

Ayşe Deniz

Antalya’da, iki hayvan koruma derneğinin temsilcileri birbirine girdi. Hortum, sopa ve biber gazlarıyla birbirine saldıran gruptan 3 kişi hafif yaralandı. Olayın görüntüleri, Antalya CanDostları Koruma Ve Sahiplendirme Dernek Başkanı Arife Yanık tarafından sosyal medyada paylaşıldı. Temsilciler, karakola giderek birbirlerinden şikayetçi oldu.

20 Ağustos 2017

Antalya’da hayvanseverler hortumla birbirine girdi

Olay, Cuma günü Antalya Büyükşehir Belediyesinin Kızıllı’daki katı atık depolama tesisinde yaşandı. İddiaya göre, çöplükte yaşayan yaklaşık 300 hayvanla ilgilenmek için bölgeye giden Antalya Sokak Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği (ASKODER) Başkanı Mehmet Orhan ile Antalya Candostları Koruma ve Sahiplendirme Derneği Başkanı Arife Yanık arasında sözlü tartışma çıktı.

Kısa süre sonra tartışma kavgaya dönüşünce, yanlarında bulunan dernek temsilcileri de olaya dahil oldu. Hayvanseverler birbirlerine sopa, hortum ve biber gazıyla saldırırken, 3 kişi hafif şekilde yaralandı. Kavganın ardından iki derneğin gönüllüleri Varsak Jandarma Karakoluna giderek birbirlerinden şikayetçi oldu.

hayvan2

Kavgayla ilgili konuşan Candostları Derneği Başkanı Arife Yanık, kavga ettiği Mehmet Orhan’ı daha önce ‘Hayvanlara kötü muamele ediyor’ diye şikayet ettiği için kendisine saldırdığını öne sürdü. Orhan’a daha önce şikayet yüzünden 54 bin lira ceza kesildiğini belirten Yanık, “Bu kişinin kedi evi vardı. Kedi evindeki hayvanlar açlıktan ve susuzluktan ölmüştü. Şikayet ettik ve 54 bin lira ceza kesildi. Bundan sonra bizi sürekli tehdit etmeye başladı. Bunun üzerine uzaklaştırma kararı verildi. Çöplükte karşılaştığımızda yanımda bulunan arkadaşımıza yumrukla, yanındaki kadın da hortumla bana saldırdı. Bende kavgayı önlemek için biber gazı sıktım” dedi.Askoder Başkanı Mehmet Orhan ise basına servis edilen fotoğraflarla olayın aynı olmadığını öne sürdü. Arife Yanık’ın 4 arkadaşıyla birlikte kendisini darp etmek için biber gazı, cop ve beyzbol sopasıyla saldırdığını iddia eden Orhan, “Haftanın 3-4 günü çöplüğe gidip oradaki canlara su ve mama götürüyorum. Temiz su kullanabilsinler diye 18 noktaya küvet yerleştirdik. Bunların böyle bir derdi yok. Oraya mamayla geleceklerine sopayla, biber gazıyla gelmişler. 4 kişi birden bana saldırdılar. Biri tuttu, biri vurdu” ifadelerini kullandı.

Hayvanlara kötü muamele ettiği için ceza yediği iddiasını da yalanlayan Orhan, “Kentsel dönüşüm için boşaltılan mahalleden toplayıp beslediğimiz kedilerin ‘Aşıları, karneleri yok, kapıları büyük üşür hasta olurlar’ diye ceza yazdırdılar. Dernek başkanı olduğum için ceza iki katına çıktı. Ama cezaya itiraz ettik. Hastalıktan ve yaşlılıktan dolayı ölen 4 kediyi mezarlarından çıkarıp, ‘İşte ölen kediler’ diye algı yaptılar” şeklinde konuştu

Sözcü

KENDİME ÖĞÜTLER

  • Bir çok şeyi sorguluyor ve eleştiriyorsun. İnsan denilen sosyal hayvanın düzenine çomak sokmak için dünyaya gelmiş gibisin.Sen eleştirdikçe çok sürüler bulacaklar.Kendisine güvenli bir konum edindiğini düşünen ve insanların cehaleti sayesinde bir yerlere gelmiş olduğunu gördüğün birçok insan seni ”derhal uzaklaştırılman gerektiğini ” düşünecek kadar sözde umursamayacak. Biraz güçlenir isen üzerine sürülerini salacak… Ben seni tanıyorum… ”Ne kadar da doğru düşündüğümü göstermekten başka bir işe yaramayan insan sürüleri ” olarak görecek ve hallerine güleceksin… Senin dostların dünyanın en güzel insanları olacak..Onlar sanacak,sen bileceksin…Sakın yolundan dönme…

Seni seviyorum…

…Kujuuu …

Bir Kedi aşktivisti olabilirim.

Kendi evimde baktığım iki tane kedim var.İsimleri Niki ve Marsi.İkisi de biribirinden güzel , biribirinden şirin.Oğlum ”Patinin yavrularını barınağa getirdim.” dediğinde derhal bana getirmesini söylediğim yavrulardı.Pati annelerinin ismi…Daha doğrusu ise oğlumun bir zarf atması benim de bunu pullamam sonucunda dört yavrudan ikisi benim ile kaldı.

Bugünlerde evcilleştirdiğimiz hayvanları ne zaman evcilleştirdiğimiz ve insan eli ile evcilleştirilmiş varlıklara karşı sorumluluklarımız üzerinde hem düşünüyor hem de araştırıyorum. Deney yapmak için ve üzerimize giymek için ürettiğimiz varlıkların, kendilerinin yanında olduğumu bilmeleri için kitap hazırlıklarına başladım.

Kediler hakkında yazılanlara baktığım zaman, en azından benim kedilerimin bambaşka olduğu sonucuna ulaşabiliyorum.Oysa sıradan sokak kedileri gibi görünüyorlar.Bu ifadelerimi kediler hakkında yazılan çizilen genel ifadelere göre belirtiyorum ancak eminim bir çok kedi sahibi kendi kedilerini benim ifadelerime benzer ifadeler ile anlatacaklardır..Kedilerim yanımdan hiç ayrılmıyor desem yeridir.Hele Marsi gibi bir kediniz var ise kendinizi dünyanın tek sevilecek varlığı olarak hissetmeniz kaçınılmaz.Marsi , kendimi bana böyle hissettiriyor.Aramızdaki bağ ikimize de iyi geliyor..Bunu niçin ifade ediyorum.Çünkü Marsi bugüne kadar sadece iki kişiye yaklaşmış olan bir kedi. Birisi annesinin sahibi olan Orina,diğeri ise ben.Bunun dışında başka hiç kimsenin yüzüne bile bakmayan, kendi bakış açımızdan bakılacak olunduğunda kimseyi sevmeyen diyebileceğimiz, kendisini de sevdirmeyen ve kolay kolay dokundurmayan bir kedim var. ”Ben giderim o gider yanımda tin tin eder ” diye bir bilmecemiz var.Ona baktığım zaman aklıma bu bilmece geliyor. ”Kujuuuum ” dediğim zaman ikisinin de bir koşturması var ki görülmeye değer.Henüz bebekler iken bana gelen ve tabiri caiz ise koynumda büyüttüğüm kedilerim ile öyle bir bağ kurdum ki görenler şaşırıyor… Ailem ise evde kedi beslemenin ölümcül sonuçları olabileceği yönündeki ön yargılarına karşı direnişimi görünce sonunda ”ama sen onları çok seviyorsun da onun için böyleler ” demeye başladı.

Şimdilerde kedilerim ile birlikte bir yolculuk yapıyorum.Kedilerim ile birlikte yeni keşiflere çıkıyorum.Bu keşiflerde kediler ile birlikte iken yaşadığım haz duygusunun ve bana hissettirdiklerinin nedenleri üzerinde beyin pratikleri yapıyorum. Bu iki küçük varlık ile sevgimi ve ilgimi hiç bir şikayetim olmaksızın paylaşıyorum ve onlar hayatımın önemli bir parçası haline gelmiş halde.Her zaman bebek kalacak ve kedi oldukları halde , her şeye rağmen sahibinden ayrılmayan bir köpekten bana daha yakın kızlarımla huzur buluyorum… Elbette ki köpekler ile kediler arasında gerçekten de keskin farklar olduğu gerçek ..Bir de erkek kardeşleri var. Benny …Anneleri var. Hepsinin de karakterleri ayrı ayrı…

Artık ”fark etmek isteyen ve fark etmeye hazır ” insanlar için samimi açıklamalarda bulunduğunu düşündüğüm herhangi bir aktivist – ki sözünü ettiğim aktivistlerden birisinin hayvanseverler hakkında yapmış olduğu sıra dışı ve cesur açıklamaları da hayatımda kayda değer bulduğum ve çok çok önemsediğim için kayıt edeceğim ki esasen konunun çok konuşulacağı söylenmesine rağmen çok fazla da konuşulmadığını gözlemledim- sıradan açıklamaların aksine kendi şahsına münhasır açıklamalarını yapan herhangi bir bilim insanı, bazı konuları araştırır ilen rastladığım ve fark ettiklerini paylaşan herhangi bir blog yazarı dışında kimseyi takip etmiyor ve okumuyor olduğumu söyleyebilirim. ”Sadece popüler ve ünlü ” olduğu için falcılar misali bize sürekli bildiğimiz veya kolaylık ile ulaşabileceğimiz sıradanlıkları satan , anlatan son derece vasat ( Atatürkçü şak şakçı arayan dinci şakşakçılarına oynayan vb. ) ,eleştirildiği zaman ise klişeleşmiş ”özgürlüklerin kısıtlanması ” başlığı altında açılacak taglar peşinde koşarak kitlelerin iki elinin şak şak sesine oynayan yazarları, köşe yazarlarını, okumuyor,şarkıcıları ise dinlemiyorum.

Ünlü Ayşe kişisi Ünlü Fatma kişisini tweetledi.. Ünlü Profesör diger ünlü Profesörü eleştirdi.Ünlü Doçent ise Ünlü Profesörün tarafında yer alarak hakkında olumlu tweet attı ” gibi zamanımı çalan boş işler ile uğraşmamak kararı aldım.

Genel alıcılar belli genel vericiler de.

Bu sözlerimi de ” ünlü filozofun dediği gibi ” ile başlayan sözler ile süslemeyeceğim… Görüldüğü gibi ünlü filozofun ,ünlü profesörün bir şey söylemesine gerek kalmadan düşüncelerimi rahatlık ile ifade edebiliyorum…

Elbette ki sevgili düşünürüm burada beni yanlış anlamayacağından eminim. Senin adın üzerinde sen bir düşünürsün,sen dostumsun,arkadaşımsın ,düşünmemizi isteyen bize yol göstermeye gayret edensin.Çok zaman yolu, bu kalınkafalı sadece kendisini düşünen bencil eşkıyalar tarafından kesilensin.Her zaman yanımdasın benim ilesin..

Çok eğlenceli bir konudur.Çok iğneleyicidir.Biraz acıtır.Kendilerinin hakkında çok düşündüm ,söyleyecek çok sözüm var.

Ancak benim kendi ansiklopedim var ve artık orada kedilerimin de ismi yazıyor…

AŞK PSİKOLOJİSİ

Zorlayıcı Deneyimlerin Aşka Etkisi

  • Eşinizin davranışlarına bağlı olarak açığa çıkan kaygı ve korkular
  • Duygu ve düşüncelerinizi ifade etmek ve ortaya koymaktan kaçınma
  • Yalnız kalma ve tek başına yaşamak ile ilgili endişeler
  • Eşinizin,sevgilinizin yetersiz,değersiz veya önemsiz hissettirici iletişim biçimleri
  • Bir taraf yeteri kadar sorumluluk almadığından ilişkiyi olumlu etkileyecek yaklaşımın sürekli aynı kişiden gelmesi
  • İlişkide kendinizi güvende hissetmeme
  • Yeteri kadar duygusal destek alamamak
  • Hayır demekte zorlanmak veya ”hayır” ınızın kabul edilmemesi
  • Üzüntü,mutsuzluk,acı ve benzeri duygularınızı görmezden gelme veya küçümseme
  • Eşinizin gerçekten ihtiyaç duyduğunuzda yanınızda olmaması
  • Eleştirilerin,suçlamaların olumlu geribildirimlerden daha fazla olması
  • Pasif agresif tepkiler
  • Zayıf duygusal paylaşımlar veya duygusal yakınlığın azalması

Bu belirtiler zorlayıcı bir ilişkinin göstergesidir.Bu ilişkilere maruz kalmak travma,depresyon,kaygı problemleri açısından zemin oluşturur.

Zorlayıcı İlişkilerin Yaşamınıza Etkisi

  • Yoğun ve zorlayıcı bir ilişki içinde iseniz zamanınızın,enerjinizin sınırlı olduğunun farkına varamayabilirsiniz.İlişki bittikten sonra geçirdiğiniz zamanı,fırsatları kayıp olarak görmek oldukça yaralayıcıdır.
  • Geçirdiğiniz kısa süreli mutluluklar için yaptığınız fedakarlıklar oldukça yorucudur.Hem fiziksel hem de psikolojik olarak tükenmeye neden olur.Depresyon ve kaygı problemleri açısından tetikleyicidir.
  • Zaman uzadıkça ilişkiyi bitirmek zorlaşır.Bu şekilde davranışlara farkında olmadan alışırsınız.Gelecekte benzer davranışlarla karşılaştığınızda da kabul etmek kolaylaşır.
  • Öz saygı ve Özgüveniniz önemli ölçüde zedelenir.
  • Gelecek olası ilişkilere yönelik endişe ve kaygılar yeni bir ilişkiye başlamada zorluklar yaşanır.
  • İnsanlara olan güvenin azalması